Hipnozun ameliyatta kullanımı

  • İlacın verildiği dakikadan tekrar odanda geri olana kadar…  sadece seninle direkt olarak konuşan sese dikkatini vereceksin…  Diğer bütün sesler uzakta gibi gelecek, teskin edici, yumuşak bir ses…  sanki arka fon müziği gibi…  ya da kıyıya yumuşak bir şekilde vuran rüzgarın sesi gibi…  seni daha da ve daha fazla rahatlan…
  • İlaçların, kendini güvende, huzurlu ve iddialı hissettiğin bir yerde gerçekleşen bir aktivitenin gündüz düşüne başlangıcın bir sinyali olabilir.

 

  • Ameliyat sırasında ve ameliyat sonrasında tamamen iyileşene kadar, bütün ameliyat alanı yumuşak, gevşek, güçsüz ve rahat kalacak.
  • Bakım odasında, sanki dinlendirici, huzurlu bir uykudan kalkar gibi uyanacaksın, zindeleşmiş, ve ameliyatının bitmesinden dolayı mutlu bir şaşkınlıkla, iyileşme sürecinde zaten her şey yolunda gidiyor.
  • Hissettiğiniz duyular iyileşme, ve tekrar bir araya konulanların hafif çekimdir…  hafif kramplı…  hafif bir ağırlık ve gıdıklanma size iyileşmenin başladığını hatırlatıyor ve o alanın yumuşamasına izin veren sinyal gibi hareket ediyor, tekrar gevşek ve rahat… ve onu o şekilde muhafaza edecek.
  • Hızlı, tamamen ve rahat bir şekilde iyileşebilirsin.
  • Ne kadar kolay bir şekilde tuvalete nasıl çıkacağını, bağırsaklarını hareket ettirebileceğini, yemeklerinin keyfini çıkarabileceğini, derin nefes alabileceğini keşfetmek seni memnun edecek.  Boğazını temizlemek için gerektiği kadar öksürebilir ve nefes almaya nazikçe, rahatça, derince ve kolaylıkla devam edebilirsin. Şimdi dinlenmek için zamanın var…  iyi şeyler düşünmek için- örneğin tekrar kendin gibi hissetmenin nasıl olacağını…  doktorların hemşirelerin ve senin iyileşmen için seninle beraber çalışan herkesin T.L.C lerinin keyfini çıkartma zamanı.
  • Oldukça sakin olacaksın, rahat ve baştan sona işbirliği içinde, sana yardımcı olması için verilen bütün komutları takip etmek kolay olacak.
  • Beklediğinden çok daha kolay ve çok daha keyifli bulunca huzurlu bir şaşkınlığa sahip olabilirsin.. ve çok memnun olacaksın!

AMELİYAT SIRASINDA

1. Hasta masaya yatırıldığında, BP alındığında vs. aynen ameliyat öncesi gibi.
2. Tübün takılması: Şimdi rahat nefes alabilmen için içeriye yumuşak bir hava vereceğim. Derin bir nefes al…”
3. Eklenmiş rahatlama: “ Ameliyat alanını yumuşak, gevşek ve rahat yap.”
4. Ensizyon’un kapanması

  • Ameliyat tamamlandı… durumun iyileşti… ferahladı.
  • İyileşmeyi bekleyebilirsin hızlı şekilde
  • Vücut iyileşmek için yapılmıştır.. çok hızlı, rahat ve tamamen yapabilir.
  • Anestezi etkisini yitirirken tüm vücut işlevlerini hızlı şekilde eski haline dönüyor.
  • Yumuşak bir şekilde uyanıyorsun ve dinlenme sürecinin keyfini çıkartıyorsun, seninle direkt konuşan sese cevap ver.
  • Rahat, derin şekilde nefes alıyorsun, boğazını temizleyebilir ve kolaylıkla ritmik ve doğal nefes almaya devam edebilirsin.
  • Küçük yumuşsak bir tüpün ——nda senin için gerekli olan işi yapmasından dolayı memnuniyet hissedebilirsin.

5. Kanser Hastası

  • Tümor çıkartıldı.  Şimdi bağışıklık sistemi iyileşmeyi tamamlamak için işe koyuluyor.  Enfeksiyon ile başa çıkmayı bildiği gibi diğer hücrelere de bakacak.
  • Çok daha iyi hissetmeyi bekleyebilirsin, daha iyileşmek, böylece hayatın keyfini çıkartmak.
  • Seni rahatsız edecek bir şey yok… seni hiçbir şeyin rahatsız etme ihtiyacı yok.
  • Yaşamının geri kalan kısmının hepsini yaşayabilirsin, çoğunu da yaparak.

AMELİYAT SONRASI

  1. Şimdi bakım odasındasın. Ameliyatın tamamlandı ve iyileşme sürecinde herşey yolunda gidiyor, durumuna iyi bakılıyor ve şimdi daha da iyileşebilirsin.
  2. Sadece seninle direkt olan konuşan sese dikkatini ver.  Diğer bütün sesler uzakta, yatıştırıcı ve teskin edici, sanki uzak bir TV gibi.
  3. Şimdi artık hızlı, tamamen ve rahatça iyileşebilirsin.
  4. Anestezi etkisini yitirirken tüm vücut fonksiyonların hızlı şekilde eski haline dönüyor… İyi yiyeceklerin keyfini çıkarmayı bekleyebilirsin ve o kadar tatmin edici bulursun ki bir şeyler içmek istersin.
  5. Hissettiğin duygular iyileşme sürecinde gerçekleşen hislerdir…  her şeyi yoluna kayarak.. böylece senin onları zihninde tutmana gerek yok…Sana o alanı yumuşak, gevşek ve rahat tutmanı hatırlatıyorlar.
  6. Derin ve kolaylıkla nefes alabilirsin ve yutkunarak boğazını temizleyebilirsin  Bu sindirim sistemine bir sinyaldir- “ aşağı inmek için tek bir yol” bu sebepten daha fazla ve daha fazla rahatlıyorsun.
  7. İyileşmek için hammaddeyi  o alana götürmek için vücudun yeterli kanı nasıl götüreceğini biliyor.
  8. Yakında bütün vücut fonksiyonlarının nasıl normale döneceğini fark et… nasıl rahatça ve idrar ve bağırsaklar üzerinde tam kotnrol kazanmak…  beklediğinden nasıl daha rahat işlevselleşti.

 ÖZEL İHTİYAÇLAR

  1. İdrar yolunda (burnunda/ ağzında vs.) yumuşak bir tüp olabilir, onu iltihapsız tutmak için, böylece tüp çıkarıldığı andan itibaren fonksiyonlarına devam edebilir.
  2. Kolunu sabit tutabilirsin (damar içi enjeksiyon ile birlikte) böylece gelen sıvı iyileşmeni hızlandırabilir.
  3. Ne zaman bandajın değiştirilmesi gerekirse o alanı yumuşak ve peluş oyuncağı gibi gevşek tutabilirsin, böylece rahat kalacaktır. Sonra da bunu kısa zaman gibi gösterecek rahat bir gündüz düşüne zamanın kalaca

İmgelerin İndüksiyon ve Derinleştirmede Kullanımı

D. Corydon Hammond, Ph.D.
Utah Üniversitesi Tıp Fakültesi
Teknikler İçin Öneriler: Kroger ve Fezler’in (1976) sahneleri hastaların hipnoz durumunda çoğul his imgelerinin katılımını sağlamada çok değerli örneklerdir. Tüm hastalarda aynı sahneleri kullanmak yerine, imgelerin hastanın ilgilerini ve hayat deneyimlerini yansıtması önerilmektedir. Hastanın hipnoz yetenek ve kapasiteleri hakkında yeterli düzeyde bilgiye sahip değilseniz, muhtemelen daha az spesifik ve daha toleranslı olmanız size yardımcı olacaktır. Benzer biçimde, çoğu hastalar sahil sahnesinde hafifleyip uçuyormuş hislerini geliştirebilmek için metinin önerdiğinden daha fazla süre talep edebilirler. Yazar aynı zamanda cümlelerle aktarım yaparken tedbirli olmayı önermektedir. Örneğin ikinci sahnede ölüm kelimesi gibi anımsatıcı bir kelimenin kullanımından kaçınmak faydalıdır.

Bazı hastalar sahilde sarı parlak düğün çiçeklerini görmeye alışkın olmayabilirler ve pembe yosun güllerinin nasıl göründüğü konusunda yabancılık çekebilirler. İmgelemedeki katılımı sağlamak için bir yöntem de, aşırı derecede spesifik olmadan benzer cümleleri kullanmaktır “belki kumsalda yürürken ilginç nesneler dikkatinizi çekebilir”. Hastanın hissetmek ya da koklamak gibi duygularını zorlamaktan çok, örneğin kumsal boyunca yürürken gerçekten neler göreceğiniz konusunda emin olamıyorum şeklinde bir cümle ile yardımcı olunabilir. Belki ayağınızın altındaki sert, ıslak kumun farkında olursunuz, ya da güneşin sıcaklığını fark edebilirsiniz, ya da okyanustan gelen hafif bir rüzgarın nazik dokunuşunu hissedebilirsiniz (duraklama) ve eğer bu duyguların birkaç tanesinin farkındaysanız ve hissettiyseniz bana bunu bildirmek için başınızı yukarı ve aşağıya doğru hareket ettirebilirsiniz. Buna benzer olan her duyu için bu sözler tekrarlanabilir. Bu metot hastaya eğer tüm duyusal şekillerin hissettirilmesinde yeterli değilse başarısızlık duygusu vermez ve hastanın muhtemel olarak nasıl karşılık vereceği konusunda çalışma örneği sağlar.

Kumsal Sahnesi
“Kumsal boyunca yürüyorsunuz; Temmuz ortası. Hava çok sıcak, saat öğleden sonra 5:00 civarı. Güneş batmaya başlamadı ama ufukta alçalıyor. Güneş altın sarısı parlıyor, gökyüzü parlak mavi, kum güneş ışınları altında göz alıcı ve parlak. Ayağınızın altındaki soğuk, ıslak sert kumu hissedin…. havadaki tuzun kokusunu tadın. Okyanustan serpilen tuz dudaklarınızın üstünde. Dalgaların vuruş seslerini duyun, ritmik çalkantılarla kıyıya gelip giden su. Uzaktaki bir martının çığlığını duyun….

“ Aniden bir kum tepeciğine geliyorsunuz, beyaz kum tepeciği, tepeciği kaplayan parlak sarı düğün çiçekleri, derin pembe yosun gülleri. Tepesine oturuyor ve denize doğru bakıyorsunuz. Deniz sanki güneşin ışınlarını yansıtan gümüşten bir ayna gibi, saf beyaz ışın yığınları ve bu ışığa doğru bakıyorsunuz. Suda güneşin yansımasına bakmaya devam ederken menekşeler görmeye başlıyorsunuz. Morun gümüşle karışmış benek benek lekelerini görüyorsunuz. Her yerde menekşe ve gümüş var. Ufuk boyunca menekşeler sıralanmış. Çiçeklerin etrafında menekşe renginde halka var. Şimdi güneş batmaya başlıyor. Güneşin denize doğru her hareketinde daha derin bir şekilde rahatlıyorsunuz. Fiziksel duyuları (nefes almak gibi) hayaldeki öğelerle birleştirmek önemlidir ki hayali öğeler rahatlamayı sağlayabilsin. Güneş batarken gökyüzü; kırmızı, kızıl, pembe, sarı, altın ve turuncu renklerine dönüyor. Derin mor, alacakaranlık içinde kayboldunuz. Kadife gibi mavi, ince sisi görüyorsunuz ve gece gökyüzüne doğru bakıyorsunuz. Parlak yıldızlı bir gece var. Dalgaların vuruşlarını, tuzun kokusu ve tadını, denizi ve gökyüzünü, uzaya doğru yükseldiğinizi hissediyorsunuz “evrenle bir bütünsünüz” (Sayfa 103).

Dağ Kulübesi Sahnesi
Dağlarda küçük bir kulübedesiniz. Gece yarısı. Kışın tam ortası. Dışarıda rüzgar uğulduyor. İçerde şöminenin önünde oturuyorsunuz. Korlara dikkatle bakıp kömürlerin tutuşmasına dalıyorsunuz. Ateşin sıcaklığını vücudunuzda hissediyorsunuz. Kütüklerin çıtırdamasını duyun. Çam ağacı kütükleri yanarken dumanını koklayın. Duvarda oynayan, gelip giden gölgeleri görün. Tek ışık kaynağı ateşten geliyor. Kulübenin geri kalanı karanlıklar içinde.

Şimdi kalkıyorsunuz. Pencereye doğru yürüyorsunuz. Pencere buz tutmuş. Sıcak parmak uçlarınızı pencerenin sert ve soğuk camına koyuyorsunuz. Parmaklarınızın sıcaklığının buzu erittiğini hissedin. Dışarı bakıyorsunuz. Ay gümüş renginde, kar ay ışığı altında göz kamaştırıcı ve parlak beyaz. Karın beyazlığını, uzun, koyu yeşil çam ağaçlarını görüyorsunuz. Çam ağaçları kar beyazlığına koyu, mor gölgeler oluşturuyor. Pencereyi açacaksınız. Pencerenin elinizin baskısına karşı koyamadığını hissedin. Pencere açılıyor. Serin temiz dağ havasından derin bir nefes alıyorsunuz (gerçeğe dönüyoruz). Konu aslında bu aşamada terapistin anlatımını yaparken hastanın derin bir nefes alması. Göğüs kafesinizin tamamen rahatladığını hissediyorsunuz. Derin bir nefes almak size çok iyi geliyor. Çam ağaçlarını koklayın!

Şimdi pencerenizi kapatıyorsunuz. Ateşe doğru yürüyorsunuz. Sıcaklığını hissedin. Ateşin yanına, ayı postunun üzerine uzanıyorsunuz. Üstünüze uyku çöküyor. Rüzgarın uğuldaması, ateşin sıcaklığı, dumanın kokusu, kütüklerin çıtırdaması…. tüm bu manzaralar ve sesler sizden çok çok uzağa gidiyor…. ve uykuya dalıyorsunuz…. ve bu kulübede, bu kış gecesinde rüyalara dalıyorsunuz.” (Sayfa 104).

Kaynak
Scenes from: Kroger, W.S, & Fezler, W.D. (1976). Hypnosis and Behavior Modification: Imagery Conditioning. Philadelphia: J.B. Lippincott. Reprinted with permission of publisher.

İdeomotor İnceleme

D. Corydon Hammond, Ph.D.
University of Utah School of Medicine

İdeomotor sinyal tekniği başlıca Erickson tarafından öncülük edilmiş, Cheek (Cheek&LeCron,1968) tarafından geliştirilmiştir ve, etiyolojik faktörlerin ve bilinç dışı dinamiklerin araştırılması için hızlı bir hipnoterapötik metod sağlar. Hipnotize edilen hastaya teknik aşağıdaki şekilde açıklanabilir:

‘Hepimizin bir bilinçli aklı ve bir bilinç dışı aklımız vardır; aklın bir öncesi bir de aklın sonrası. Bilinç dışı aklın senin ve problemlerin hakkında her şeyi bilir ve hayatın boyunca yaşadığın her şeyin anısına ulaşır. Ve senin bilinç dışı aklın bizimle iletişimin bir metodunu kurabilir. Şimdi senden parmaklarından herhangi birini bilinçli veya istemli olarak hareket ettirmeye çalışmanı isteyeceğim. Fakat aklının daha derin ve içteki parçası olan bilinç dışı aklına, sağ/sol elindeki parmaklardan birini seçip, ‘evet’ cevabı için basitçe bir sinyal olarak kullanmayı istemesine izin ver. Ve parmağını istemli olarak kaldırmaya çalışmaksızın, parmak ucuna sanki bir helyum balonu iple bağlanmış gibi, ve tamamen kendi kendine havalanan parmaklardan gittikçe daha hafifleyenlerin birini basitçe bulacaksın. Ve hangi parmağın hafiflemeye ve havaya kalkmaya başladığını belirt.’

[Eğer 20-30 saniye sonra bir cevap görülmezse, telkinler tekrarlanabilir]: ‘Senin bilinç dışı aklın ‘evet’ için bir sinyal olarak kullanmak isteyerek sağ/sol elindeki parmaklardan birini seçecek, ve o gittikçe hafifleyecek, hafifleyecek ve havaya kalkmaya başlayacak.’ [ Bir cevap sadece görünür olduğunda, kolaylaştırıcı onu kuvvetlendirmeden önce daha fazla tamamlanmış olana kadar beklemeyi isteyebilir, veya takip eden şekilde telkinler yapılabilir]: ‘Pekala. Kalkmaya başladı. Hangi parmak gittikçe daha hafif ve daha hafif oluyor ancak fark ediliyor [Solunumu ayarla] daha hafif ve daha hafif, daha yükseğe ve daha yükseğe kalktığını açıkça görebiliyorum. [Oluşan bir cevaptan sonra]: ‘Güzel. Ve bu parmak şimdi dinlenebilir.’

Benzer telkinler ‘hayır’ sinyali ve ‘cevap vermek istemiyorum’ sinyalini oluşturmak için verilebilir,’ (veya daha sonra güvenli bir zamanda basitçe belirlenebilir). Telkinlerin dilinin hastaya bir parmağını kaldır (istemli) sorusundan çok, istemsiz (disosiyatif) bir cevabı oluşturmasına dikkat edilmelidir. Eğer bir parmak düzgün, hızlı bir hareketle kalkarsa bu neredeyse her zaman istemli bir cevaptır. Aksine, bilinçsiz bir cevap titreyen veya hafif sarsıntılı nitelikle birlikte yavaş, kademeli bir hareketle karakterizedir. Sinyal için sağ, sol veya dominant elin kullanımı konusunda farklı fikirler vardır. Bazıları hastanın birbirine kenetli olan ellerinde en üstte bulunan ve en doğal görünümü veren baş parmağın belirlenmesi ve daha sonra sinyallerin bu elde oluşturulması gerektiğini önerirler. Yazar ve pek çokları en kolaylıkla görülen ve cevapsızlıktan etkileneceği düşünülmeyen eli basitçe belirler.

Israrlı bir şekilde birkaç dakika sonra bir parmak harekete geçmediğinde, bunu sormak değerli olabilir, ‘Hipnotik durumda kalmaya devam ederek, sadece bana sözel olarak söyle,sağ/sol elinde farkında olduğun ne var?’. Kalkmama durumuna rağmen, hastanın bir parmağında farklı bir duyum yaşadığı bazen ortaya çıkar. Bu vakada örneğin bir parmak ‘evet’, diğer parmak ‘hayır’ için bir duyum hissedildiği yerde ideomotor sinyalleri oluşturmak mümkün olabilir. Hastaya bundan sonra eğer parmağında farklı bir duyum algılarsa istemli olarak kaldırması öğretilebilir.

Parmak sinyalleri oluşturduktan sonra, araştırma takip eden telkinlerle başlatılabilir. ‘Şimdi senin bilinç dışı aklına   (semptom)  problemin ile ilgili bazı sorular soracağım. Sana sorduğum gibi cevaplar hakkında  bilinçli spekülasyon yapmadan, soruyu aklında bir daha ve bir daha sadece tekrarla, ve bilinç dışı aklının tamamen kendi kendine parmakların aracılığıyla cevaplamasına izin ver.’ Aşağıda bulunan soru türleri bilinç dışı araştırma için daha sonra kullanılabilir.

Belirli sorulara pozitif bir cevap aldıktan sonra, vebal cevaplar hipnotik bir durumu çoğu denekte hafifletmesine rağmen sadece idiemotor sinyallerin kullanımı sıkıntı verici olabilir. Terapist bu nedenle ara sıra sözel bir cevabı isteyebilir. Örneğin, kendi kendini cezalandırma amacına hizmet eden bir semptoma ‘evet’ cevabını takiben terapist telkin edebilir: ‘Kendi kendini cezalandırmana sebep olan düşüncenin basitçe bilinçli aklına gelmesine bilinç dışı aklın izin versin. Ve, transta derin kalmaya devam ederek, aklına gelen ilk şeyi sadece sözel olarak bana söyle’

Araştırma Alanları

I.Çatışma:

‘Bu probleme sebep olan bazı iç çatışmalar var mı?’

‘Bu probleme sebep olan senin bir iç parçan var mı?’ (Bu soruya müspet bir cevap, bilinç dışı görüşmenin hastanın bu parçası ile yapılabileceği hastada yeterli derecede bir disosiasyona ortaya koyar, veya disosiasyonun derecesi ego durumu ile sözel olarak konuşmaya yeterli olduğunda, Ego-Durum Terapisi (Ego-State Terapy) yürütülebilir.

II.Adaptif Fonksiyon: (İkincil kazanç):

‘……….’nın bazı faydaları var mı?’

‘Bu, seni korktuğun bazı şeylerden koruyor mu?’

‘Bu, bazı şeyleri yapmaktan seni koruyor mu?’

‘Bu, olan bazı şeylerden senin kaçmana veya kendini korumana izin veriyor mu?’

‘Bu, dikkat veya sempati çekmene hizmet ediyor mu?’

‘Bu, bazılarına etki etmene veya kontrol etmene izin veriyor mu?’

‘Bu, bazılarını cezalandırmana hizmet ediyor mu? Bu misilleme yapmanın bir yolu mu?’

‘Bu, seni sahip olduğun bir imajdan koruyor mu?’

‘İtibarını güvene almana yardım ediyor mu?’

‘Kendinin özel veya biricik olduğunu hissetmenin bir yolu mu?’

‘Bu, ihtiyaç duyduğun diğer herhangi bir amaca hizmet ediyor mu?’(Eğer cevap ‘Hayır’sa: ‘Eğer bu semptomdan kurtulmuş olsan ve bir daha sahip olmamış olsan, bundan sonra  her şey yolunda olacak mı?.’)

‘Bu semptomu korumaya herhangi başka ihtiyacın var mı?’ ‘Eğer onu devam ettirirsen, senin hayatında şu an herhangi bir probleme sebep olacak mı?’ ‘Senin bilinç dışı aklın semptomu bırakmaya gönüllü mü?’ ‘Bu semptomu bırakmaya gönülsüz bir iç parçan var mı?’‘Pekala, öyleyse eğer bu semptoma daha fazla ihtiyacın olmadığını senin bilinç dışı aklın biliyorsa, ‘evet’ parmağın havaya kalkacak’

III.Kendini Cezalandırma:

‘Bu semptoma sahip olmak, kendi kendini bazı şeyler için cezalandırmanın bir yolu mu?’

IV.İdentifikasyon:

(Hasta ailesinden biri gibi veya ailesinin özel bir yönü gibi olduğunu veya aynı isimde bir ebeveyniyle aynı olabildiğini söylemiş olabilir)

‘Bu probleme sahip olmakla, çocukluğundan bazıları ile özdeşleşiyor musun?’

‘Benzer problemli biriyle özdeşleşiyor musun?’

V.İntiba: (‘Yetki ifadeleri’ veya ‘prestij telkinleri)

Araştırmanın bu alanı hastaya takip eden telkinlerle tanıtılır:

‘Hislerimize ve duygularımıza etki eden aklımıza ara sıra bir fikir gelebilir. Bazen bu yetkili biri tarafından söylenmiş olan bazı şeylerdir veya aklımızda etkili olan duyguların güçlü bir atmosferinde söylenmiş bazı şeylerdir. Ve ben senin bilinç dışı aklına sormak istiyorum, bu probleme sebep olan senin  derin zihninde etkili sabit veya kazınmış bazı fikirler var mı?’

(Eğer öyleyse) ‘Bu sabit düşüncenin geliştiği geçmişte bazı olaylar veya deneyimler var mı?’ ‘Birden fazla bu gibi olay var mı?’ (Olayın yaşını sapta)

‘Sabit veya kazınmış bu düşüncenin olduğu zamanda bazılarının söylediği bazı şeyler var mı?’

[Kazınmış düşüncenin saptanmasından sonra]: ‘Şimdi bunu anlayarak, senin şu anki yetişkin bakış açınla, bu yanlış düşünceden vazgeçebilir misin?’

VI.Vücut Dili:

‘Bu probleme sahip olmakla, sen………mı çalışıyorsun? (ör:…….bir acı ile uğraşmak; bazı şeylere özlem duymak). (Örneğin: ‘Bu boyunda bir ağrıdır’ ‘Bu benim için büyük bir sorundur’, ‘Buna cesaret edemem’ ‘Bu beni yok eder’)

‘Bu semptom her nasılsa bazı şeylerin bir sembolü mü?’

VII.Geçmiş Deneyimler:

‘Bu problemin başlamasından sorumlu bazı geçmiş olaylar veya deneyimler var mı? [Eğer hasta ‘hayır’ cevabını verirse, sorarak iki kez doğrulamak gerekebilir]: ‘Bu problemin başlamasından sorumlu geçmiş bir olayı bilen senin aklının daha derin bir parçası var mı?’ [Müspet bir cevap verildiği zaman, olayın yaşını sapta]: ‘Bazı şeyler 10 yaşından önce mi oldu? Bu 5 yaşından önce mi ortaya çıktı? 4 yaşından önce mi ortaya çıktı?’ [En erken olayın tanımlanmasını aldıktan sonra, soru genişletilir]: ‘Henüz hatırlamış olduğun bazı daha erken deneyim basamakları var mı?’ ‘Bu semptomu yaşadığından önce bile bir süre var mıydı?’

‘Olay bilinçli aklında şimdi mevcut mu?’

‘Senin bilinç dışı aklın ile beraber geçmişe gitmek ve yüzleşmekle, ve anlamakla ve __yaşında her ne olmuşsa çözümüyle her şey bizim için iyi olacak mı?’

‘_______İÇİN HERHANGİ DİĞER SEBEPLER VEYA GÜDÜLER VAR MI?’

Direncin İdaresi:

Sinyalleri saptamak zor olduğu zaman, terapist bir sarkaç kullanabilir. Sarkaç dominant elin baş ve işaret parmakları arasında tutulur ve hasta ona sabit bakar. Sarkacın soldan sağa, önden arkaya,  veya bir yönde veya diğer yönde daire hareketi yapabileceği hastaya anlatılır.Daha sonra hastaya söylenir:’Sarkaca baktığın gibi, sadece kendi kendine, yeniden ve yeniden düşün, ‘evet’, ‘evet’, ‘evet’, ve bilinç dışı aklının evet cevabı için bir yön seçmesine izin ver.’ Çoğu hasta cevapları sarkaçla saptayabilir. Sinyaller oluşturulduktan sonra, terapist aşağıda veya yukarıda bulunan sorulardan her hangi birini sorabilir.Bu da hipnotik bir duruma girerken direnci araştırmada değerli bir metottur.

‘Hipnozunda derine inmekte bir korku var mı?’

‘Bu korkuya sebep olduğunu bildiğin şeyler senin için düzelecek mi?’

[Önce korku tanımlanır]:‘Bu korkunun ne olduğunu bilerek şimdi hipnozu rahat bir şekilde kullanabilir misin?’

[Eğer bir olay çok travmatik görünürse:] ‘198_’de bilgin, deneyimin ve bakış açının sınırları içinde bu olayı bilmek ve onu tartışmak iyi olacak mı?’

‘Bilinçli olarak bunun farkına varmaksızın, içsel olarak, kendi kendine bunu tümüyle daha iyi yapmaya çalışabilecek misin?’‘Gelecek görüşmemizden önce bunu yapabilecek misin?’

‘Senin bilinç dışı aklın önümüzdeki hafta boyunca seni hazırlayacak mı, öyleyse biz sonraki oturumda bunu araştırabilir ve çözümleyebiliriz?’

[Transı derinleştir ve daha sonra söyle]:‘Cevabın ne olabileceği hakkında düşünmeye çalışma. Sadece soruyu üst üste ve üst üste kendi kendine düşün ve bırak parmakların cevap versin.’

‘Ve her nefesle beraber, daha derine ve daha derine sürüklen. Ve daha derine in, bu parmaklar daha hafif olacak ve bunlar daha kolay havaya kalkacak.’

Yaş İlerlemesi: ‘Şimdi bilinç dışı aklından seni alıp zamanda ileriye götürmesini istiyorum, kendini tamamen iyi olduğunu bildiğin zamana doğru ileriye, bu problemi aş ve bu probleminin olmasından daha fazla korkmadığında geri gel.’ [Hastaya bundan sonra bir yöne doğru bakması, ve üzerindeki tarihle birlikte karatahtayı görmesi, ve size zamanı söylemesi direktifi verilebilir. Bu hastanın güveninde gittikçe iyileşme bir ölçüt gibi alınabilir].

Yaş regresyonu: ‘Lütfen bilinç dışı aklının bu problemin üstesinden gelemeyeceğin hissini veren bir şeylerin olduğu en önemli ana doğru zamanda geriye yönelmesine izin veriri misin? Ve orada olduğun zaman, senin ‘evet’ parmağın havaya kalkabilir. Ve onun kalktığı gibi, etrafına bak ve nerede olduğunu ve neler olduğunu bana söyle?’

Ego Durum Terapi & Yeniden Düzenleme:

‘Senin daha derin parçandan bile başka, hala daha acı çeken henüz yardım edemediğimiz birisi var mı?’

‘Senin iyiye gitmeni isteyen ve bana yardım etmek isteyen iç parçanın parmak sinyallerini almasını ve aldığında parmağı havaya kaldırarak ‘evet’ parmağının havaya kalkmasına sebep olabilmesini istiyorum.’

Hastanın diğer eline dokun, o elde aynı parmak sinyallerini kullanacağını ve cevap vereceğini onun derin parçasına telkin et.

‘Dinlemekte olan ‘isim’nin diğer parçası ile iletişime geçmek istiyorum. Ve yüzeye gelmeni istiyorum, ve burada olduğunda sadece söyle, ‘ben buradayım!’ (Bu ego durum terapisinin başlangıcıdır.)

Direnen bir ego durumu bulunduğu zaman, dirençli ego durumunun oluşmasına neden olan veya onun öfkeli veya dirençli olmasına sebep olan kritik deneyimi tanımla.

Akıl ile sohbet

  • Yazan:Berat Alanyalı
  • Zamanın içinde savur beni. Önceye ve sonraya. Geceye ve gündüze. Sen ki sahip olduğum en büyük güç ve sınırsızlığına inandığımsın. Uçurum kıyıları da sendedir, ana kucağının koruyuculuğu da. Ateş de sendedir rüzgâr da. Sorular da sendedir, yanıtlar da. Beni kendinle sınarsın, bilirim. Bilirsin, sen varsan ilerleyebilirim. Savur beni aklım, ama terk etme. Terk etme ki, sunduğun değerleri doğru seçebileyim.
  • Sana dürüstlüğü sundum, insan! Duru sabahlar gibi aydınlık, bahar dalları gibi sevinç veren… Onu seçersen, ışıklıdır yolun. En karanlık gecede bile yüreğinde binlerce yıldızla yürürsün. Dürüstlük, iç rahatlığının kalbidir. Ancak sonsuz bir bahar vaat etmez; çünkü o, keskin bir bıçaktır aynı zamanda. Kimi zaman, incecik sırtında desteksiz yürümeni ister senden. Ve o, tereddütlü adımları sevmez. Geçmeyi başardığındaysa, başına geleceklere hazır ol:  Çünkü o öyle keskindir ki, kalabalıklarla arandaki bağı kesip atabilir. Yapayalnız kalırsın. Gerçeği, daima gerçeği dile getirdiğinde, bazen kaybedeceksin. İşini, eşini, çevreni, hatta belki de hayatını… Ama kazanacağın onur, yaşamından değerlidir. Kat ettiğin yolun öte yanında, bıçak sırtlarını senden önce geçmiş onurlu insanlar seni bekleyecektir, içleri rahat ve gözlerini kimseden kaçırmayan insanlar. Onların sayıca daha az olmalarına bakma. Tarih, iki yandakileri de yazar; ancak beridekileri adlarıyla, ötedekileri zaaflarıyla anar. O her zaman çift taraflı bir bıçaktır. Sırtından yeni bir insan geçmeyi her başardığında, o, diğer tarafıyla onursuzluktan bir parça yontar. Bu yüzden her geçiş, insanlık adına bir yüceliştir. Fakat dikkat et! Yolun dürüstlükse, bir tehlike daha bekleyecektir seni: Hoyratlık. O, kabalığın ellerinde parçalanan bir sırça kolyedir. İncelikle işlenmesi, sabrın fırınlarında pişirilmesi gerekir. Hoyratça kullanırsan, tuz buz olur, hiçbir işe yaramaz. Ve onu bir kez boynuna taktığında hiç kaybetmemelisin.
  • Savrulduğum bu yerden senin gücünle geçtim. Boynumdaki kolyeyi sadakatle korumayı seçtim. Aklım, bir kez daha yanıtla beni, nedir kolyemin altında atan bu damar?
  • O, şahdamarındır; can suyunun aktığı yer… Yani dostluk; sana sunduğum bir başka değer… O varsa güçlenir, yoksa solarsın. Şahdamarı gibi yaşamsal ve ölümcüldür dostluk. Kesip atarsan, kan kaybedersin; çünkü kapanmaz yarası şahdamarının. Unutamayacağın zamanlarda bağışlamayı dene. Bu, kanayan yarana tek pansumandır. Yoksa, kökleri kesilmiş bir ağaç gibi kurursun. Ve daha yeğdir, karaçalılardan başka ot bitmeyen çorak topraklardansa, bereketli bahçelerde dolaşmak. Dostluğun bahçeleri, binbir meyve ağacıyla donanmıştır. Kimisinden sevgiyi, kimisinden bilgiyi, kimisinden destek olmanın/destek almanın hazzını devşirirsin. Dürüstlükle çapalar, sadakatle ışıtır, güvenle sularsın. O bahçede zaman zaman ayağına batan dikenler, sana öğretmek içindir. Öğrenmeyi dene. Yanlış dalları gelişigüzel kırma, budamanın mevsimi vardır. O fidanları kendin geçirmedin mi kapılarından, kendi ellerinle dikmedin mi kendi toprağına? Sabrı dene. Toprağını kendi değerlerinle belle ve iç rahatlığıyla bekle. Hasat, özlediğin tatları sunacaktır sana.  Ve ömrün, başka bahçeleri yeni baştan kurmak ve bilmediğin toprakların bereketini beklemek için çok uzun değildir. Bir daha dene. Ve yanılmak istemiyorsan, boynunda o sırça kolyeyi taşımayanları alma bahçene…
  • Aklım! Dürüstlük ve dostluk, seçtiklerimdir. Ve sayende bahçem, bereketlidir. Sadakat, dedin; atalet ve uykuya benzemez mi o?
  • Bir köpeğin sorgusuz sadakatinden çok farklıdır insanın sadakati. Ne koşulsuz tâbi olmaya benzer ne tembelliğe. İnsanınki kutsaldır; vefayla, emekle, iradeyle dokunmuştur. Sadakat üzerine kafa yoruyorsa bir insan, dikkat et, sadakatsizlik de yakınlarda bir yerde demektir. Ve kişi, o sırada kavuran bir çölden susuz, gölgesiz geçmektedir. Çünkü yoksunluğun evlâdıdır sadakatsizlik, ama çaresi değil. Sen o çölde seraplara koşanlardan değil, çölü sükûnetle geçenlerden ol. O yol, nefsini sınayarak gerçek ihtiyaçlarını tanıdığın ve içsel kaynaklarını keşfederek sınırlarını genişlettiğin bir güzergâh olsun. Her çölün sonunda gerçek bir vaha olduğu bilgisiyle ilerle. İhtiyaçlar değişir, algılar değişir; hırslar geçer, öfkeler durulur ve hazlar uçup gider. Hepsinin de dizginleri sendedir… Kalıcı olan, kendi kaynaklarındır, keşfettiğin. Sadakat, başarıya götürür. Ve sonuçta ihanet etmemiş olman, en çok kendin için anlamlıdır. Dürüstlük ve dostluğa, sadakat yaraşır. Üçü bir olur, iç rahatlığına varır.
  • Zorlu bir yol! Bir o kadar da gidilesi…
  • O, herkesin varmak istediği yerdir. Ancak hak edenleri alır yeryüzündeki cennetine. O güvenli kucak, kendini sunmadan önce türlü şeylerle sınar kişiyi. Zahmetlidir yolu; bıçak sırtlarını geçebilmenin deneyimini, sırça kolyeyi taşımanın zarafetini, hasadı beklemenin sabrını ve kızgın çölü içsel pınarlarının serinliğiyle aşabilmenin bilgisini ister senden. Bu sınavları verdiysen, açıktır yolun. Kucağını açar ve seni sonsuza dek sarmalar. Işıyan bir tebessüm gibi yaşarsın. İç rahatlığı, hayatın en değerli armağanıdır, çünkü. Mutluluk; dürüstlük, dostluk, sadakat ve iç rahatlığındadır çünkü…

Parapsikoloji ve metafiziği anlamak

Tahir Özakkaş MD, PhD
Bilimler gelişmeden, ayrışmadan, farklılaşmadan birbirinin içine girmiş durumdaydı. Teoloji, felsefe, psikoloji, insan bilimleri ve diğer bilimler içiçeydi. İnsan zihninin bir ürünü olan bilimler geliştikçe belirli alt disiplinler ortaya çıktı, birbsirinden bağımsızlaştı. Bu bağlamda bilinen ile bilinmeyen arasında kalın çizgiler ortaya çıktı.

Psikoloji insan varolduğundan bugüne varolan bir bilimdir. Ancak bilimsel bir disiplin olarak gelişmesi son yüzyılda olmuştur. Psikoloji “ruh bilimi” demektir. Burada kavram kargaşasına neden olmamak için teolojik bir kavram olan “Spirit” kelimesi  yani ruhtan; insan beyninin fonksiyonlarını ifade eden “psi” yi ayırmak gerekir. Psi kelimesi canlıların, özellikle insan beyninin nasıl davrandığını, nasıl düşündüğünü, nasıl duygulandığını, nasıl etkilenip, nasıl tepki verdiğini inceleyen ve bunun yasalarını ortaya çıkaran bir bilim dalıdır. İnsanın organik yapısı; elle tutulur, gözle görünür, laboratuvarda incelenebilir bir yapıdır. İnsanın zekasını, aklını, düşüncesini, davranışını, duygulanımını, bu manada ölçüp tartamıyorduk. Ancak yapılan bilimsel çalışmalar İnsanın tüm bu fonksiyonlarını ölçülebilir bir fenomen olduğunu bize göstermiştir. Yani insan ruhu rakamlara dökülebilir. Bu sonuç bilimin evrimsel gelişim sürecine paralellikte ortaya çıkmıştır. Matematik, istatistik, sinirbilimi (neuroscience), kimya, elktrofizyoloji, elktromanyetizmin gelişmesi ile beynin sınırlarıda çözülmeye başlanmıştır. Artık insan beyninin sırları hakkında bir çok bilgiye sahibiz. Ancak bilmediklerimizde çoktur. Fakat çalışmalar umut vadedicidir.

Psikoloji ilmi bir disiplin olarak evre evre gelişip evrensel bilim içinde yerini alırken, sınırları netleşmekte, berraklaşmaktadır.

Bu noktadan itibaren bilimsel bir disiplin olarak psikiolojinin mevcut gelişim düzeyi ile izah edilemeyen, açıklanamayan sorun ve sorulara karşı psikolojinin ötesinde, yanında anlamına gelen “parapsikoloji” ortaya konmuştur. Parapsikolojiyi iki bağlamda değerlendirebiliriz.

Birinci olarak; psikoloji bilimi ile izah edilemeyen bir takım fenomenlerin bilimin inceleme araçları ile inceleyerek bilime kazandırmak, aydınlatmak, izah etmek şeklindeki yaklaşım vardır.

İkinci olarak; bilimsel determinizmin karşısında, gerçekliğin ötesinde , farklı bir boyutta fenomenler dünyası olduğunu isbata yönelik parapsikolojik bir yaklaşım tarzı mevcuttur.

Birinci yaklaşım tarzı bilime hizmet amacı güderken, evrensel gerçekliği deşifre etme yöntemidir. İkinci anlayış ise bilimsel gerçekliğin ötesinde farklı bir boyut arama peşindedir.

Tarihsel gelişim sürecine baktığımızda yapılan araştırmalar sonucunda parapsikolojinin alanı daralmakta, izah edilemeyenler anlaşılır olmakta, bilimin sınırları içine girmektedir.

Diğer alandan fizik ve metafiziğe baktığımızda fizik evrensel gerçekliği temsil ederken, metafizik evrensel gerçekliğin ötesini temsil etmektedir. Psikolojide geçirilen evreler fizik ve metafizik içinde aynı şekilde gelişmektedir. Yine tekrarlayacak olursak teoloji, felsefe, psikoloji ve diğer insan bilimleri geçmişte içiçelik arzediyordu.

Tarihsel gelişim süreci ilebirlikte bilimsel disiplinler ve alt disiplinler farklılaştı. Fizik, matematik, astronomi, kimya, geometri gibi bilimler alt disiplinleri ile birlikte çok gelişti. Evrensel gerçeklikte bilimin sınırları genişledikçe, izah edilemeyenler izah edildikçe metafiziğin alanı daraldı, küçüldü. Aynı parapsikolojide olduğu gibi.

İki türlü yaklaşım tarzı tesbit edilebilir. Birinci yaklaşım tarzı evrensel gerçeklik ve bilimsellikle izah edilemeyen sorulara karşı, insan zihninin cevap arayıp bulamadığı fenomenlere karşı; evrensel gerçeklikle bütünleşmeye çalışan, bilimsel açılımlar peşinde koşan metafizik yaklaşım tarzı vardır. Yani yaratıcı gücün evrensel sisteminin deşifre edilmesi ile ilgili zihinsel egzersizler mevcuttur.

Buradaki metafizik yaklaşım; bilinemeyeni, açıklanamayanı, anlaşılamayanı mevcut evrensel gerçeklikle izah etmeye çalışmak veya evrensel gerçekliğin perspektifini geliştirmeye çalışmak söz konusudur. Burada bilimle karşı bir karşıtlık söz konusu değildir. Ancak  bilimsel izah tarzı bulmaya zorlamak veya bilimin gelişmesini gözlemlemek gibi iki seçenek vardır.

İkinci yaklaşım tarzı ise evrensel gerçekliği veya fiziği basite indirgeyip, onu ötesinde anlaşılmayan, izah edilmeyen, mevcut bilimsel yaklaşımlarla da izah edilemeyeceğine inanan bir alanın varlığını kabul etmek, bu alanı doğmatik düşüncelerle, yargılarla açıklamaya çalışan yaklaşım tarzıdır. Burada bilimle bir kavga, bir karşıtlak hali söz konusudur.

Bu tarzda bilimsel gelişmelerin, insanı doğayı izah etmesindeki muhteşem gelişmenin ulaştığı boyut karşısında şaşkınlığa düşen bireyin kendini koruma  gayreti veya farklı bir güçle donanma ihtiyacını bulabiliriz.

Psikolojinin karşında parapsikolojinin, fiziğin karşısında metafiziğin oluşmasının veya bu dört ayrı argümanın birbiriyle ilişkisini anlayabilmek, bağlantıların ortaya koymak gerekmektedir.

Bu farklılıklar çeşitli boyutlarda, bağlamlarda ela alınıp izah edilebilir. Bunlar arasında psikolojik, sosyolojik, felsefi, teolojik, ahlaki yaklaşım vd  sayılabilir.

Psikolojik yaklaşım

İnsanların bir kısmı determinal fiziği seçerken, neden diğerleri metafiziği seçer. (Fiziğin içindeki determinizm ve indeterminizm teorik tartışmasının dışındaki bağlamda.) İnsanların bir kısmı insanların zihinsel süreçlerini inceleyen psikolojiye taraf olurken, diğer bir kısmı mevcut yasalarla izah edilemeyen konularda parapsikolojiye yönelir.

Modern psikoloji ile bunu izaha çalışalim. İnsan doğduğunda gerçeklikten habersizdir. Zihinsel yapısı zamanın, mekanın, determinal ilişkinin, fiziğin dışındadır. Bir insanın gerçeklik ilkesini, zamanı, mekanı, fiziği kavrayabilmesi için doğumdan sonra asgari  beş yıllık bir süre gereklidir. Bunları kavrama yeteneği ile dünyaya gelir. Ancak insanoğlu doğduğunda bu bilgiler mevcut değildir. Bebek beyni zamanı, zamanın ardıcıllığını anlayamaz. Uzamsal mekanı kavrayamayan, sebeb sonuç ilişkisini idrak edemeyen, ahlaki hususiyetlerin hiçibirisine sahip olmayan sadece biyolojik refleksler ve dürtülerden ibarettir.

Bebeklik döneminde düşüncenin ilk oluşum evrelerinde, dünyayı algılayan bebek dünyayı yarattığını düşünmektedir. Fiziksel ve düşünsel ihtiyaçları gerçekleştirildiğinde (başkaları tarafından) çocuk bunları kendinin yarattığı gibi bir vehme kapılmaktadır. Yani bir nevi tanrı olduğunu düşünmektedir. Bir bebeğin kendini tanrı gibi hissetmesini nasıl anlayabiliriz? Tabiiki bebekle oturup konuşamayız. Bebeğin düşünce ve duygularını direkt olarak öğrenemeyiz. Peki bu kanıya nereden varıyoruz?

Birinci olarak  bu yargımızın izdüşümlerini düşüncemizde, davranışımızda ve fantazilerimizde bulabiliyoruz. Bunların bilimsel bir perspektifte gözlemleyip izah edebiliyoruz. Kimlik ve kişilik yapısının oluşması  süreci, dilin, simgenin, imgenin oluşmasının sürecinde bu yapıları inceleyebiliyoruz.

İkinci olarak; akıl hastalığı (psikozlar) insan ruhunun gelişim evrelerinin tersine işlemesidir.Psikoz hastası; çocuk ve bebek düşünce tarzına geri dönüşü simgeler. Yani bebek gibi düşünür ve hisseder. Geriye döndükçe zihinsel yetenekler dumura uğradıkça psikozlarda omnipotent (tümgüçlülük) bir yapı ortaya çıkar. Tüm eşyayı kontrol edebilme, değiştirebilme, fiziksel gerçekliğin ötesine geçebilme gücünü hissetmektir. Akıl hastasının patolojisi daha da derinleşir ve geriye doğru yani bebekliğe doğru gitmeye devam ederse omnipotent yaratıcı gücü hissetmenin ötesinde zaman ve mekan kavramı da kaybolabilir. Bunlardanda geriye gidilirse kaos başlar, anlamsızlık ortaya çıkar. Bu ilk bebekliğe dönüş durumudur. Kelimeler, imgeler, nesneler iç dünyamızda anlamsız bir şekilde kaos oluşturur. Bu bilimsel literatürde “okyanussal coşku” terimi ile adlandırılır. Böyle bir bireyin tedavisi de tam tersine işler.  Bu süreç her insanoğlunun geçmek zorunda olduğu gelişim evreleridir. Zaman, mekan, gerçeklik,toplumsal ve sosyolojik gelişimler insana ebeveynleri veya bakıcıları tarafından yüklenen bir sanal proğramdır. İnsanlığın ortak gelişim çizgisinde belirli bir ortak payda olmasına rağmen; bireysel gelişim ve dünyayı algılama ve anlamlandırma çoğu durumlarda kültüreldir. Ve bu konuda çok geniş bir yelpaze sözkonusudur. Aynı olaya karşı kültürel farklılıklardan kaynaklanan birçok doğruları (!) görmek mümkündür.

Bu gelişim evreleri içinde çekirdek olarak kalan omnipotent yapı tanrısal güce haiz olduğumuz duygusu, zaman, mekan ve gerçeklikle sınırlandırılmış küçük dünyaya karşı bir isyan içinde iken, metafizik veya parapsikolojik bir uğraşa dönüşebilir. Yani bize giydirilmiş olan gerçeklik ilkesinin ötesine geçme isteği, bebekliğe dönüşü  (regresyon) özleyen dürtüsel yapının tezahürüdür.

Çocuğun düşünce ile eyleme geçmeyi ayırt edebilmesi için yılların geçmesi gerekiyor. Yine çocuk ben ile ben olmayanı içten glenle dıştan geleni, hayalde ürettiği ile gerçek olanı ayırt debilmesi için çok ciddi bir eğitim sürecini yaşamalıdır.

Dört beş yaşlarına kadar düşünmek ile düşündüğünü eyleme koymak arasındaki farklılığı tam olarak fark edemez. Düşündüğünde eylem yapmış gibi kendini sorumlu hisseder. Ömür boyu hepimiz bunun izlerini taşırız. Düşünülmesi yasaklanmış olan şeylerden kaçınır ve korkarız.

İnsanın bir tarafı zamanı, mekanı, determinal yapıyı ve ahlakı öğrenirken; toplumsal bir uyum gösterip toplumun içinde sağlıklı bir birey olur.

İnsanın doğasındaki diğer taraf ise; bebeklik dönemine, zamandan ve mekandan uzaklaşmaya, determinal yapıyı reddetmeye ve omnipotent haline dönmeyi arzulamaktadır.

Bu durumda kendisini yüceltme (Sublimation), özdeşim (identification) savunma mekanızmaları ile fiziğin karşısında metafiziğe, psikolojinin karşısında parapsikoloji yönlendirmektedir. Bir nevi tanrı rolünü oynamaktadır.

Birey; evrensel sisteme nedenselliği oturtmak istiyorsa ve buna yönelmişse, metafiziği ve parapsikolojiyi bilim alanına çekmeye çalışmaktadır. Bilimsel bir perspektifte bu alanlara yaklaşmaktadır. İzah edilemeyenler zaman zaman suni de olsa bilimsel bir perspektife oturtulmaya çalışılacak ve kişi kendini güvende hissedecektir.

Dinsel inançlara baktığımızda (Musevilik, İsevilik, Muhammedilik vd.) takipçilerinin dini izah tarzlarına baktığımızda iki keskin çizgi görürüz. Bir kısmı dini rasyonel yapı ile izaha çalışırken, diğer kısmı ise batını, gizemli, farklı boyutlarda omnipotent bir şekilde izaha çalışırlar.

İki durumda insan ruhunun reel ve irreel yönlerinin tezahüründen başka bir şey değildir.

Medeniyetin oluşabilmesi için yaşadığımız dünyada gerçeklik ilkesinin benimsenmesi ve toplumsal ahengin yakalanabilmesi gerekmektedir. Bu da eşyanın sırrına vakıf olmakla mümkündür. Bilim ise bunun oluşmasının temin eden zemindir.

Evrenin devamı için fiziksel, belirleyici değişmeyen yasaları vardır. Bu yasaların geçerliliği ve varlığı sürdükçe evren varolacaktır. Bu yasalar değiştiğinde; muhtemelen bunun adı kıyamet olacaktır.

Bilimde izah edilemeyen şeyler parapsikoloji ve metafiziğin psikoloji ve fiziğe karşıtlığını oluşturmamalıdır. Yaratılışın yasalarını anlamak için, belki de yaratıcıyı gerçekten hissetmek için bir gayret ve cehd unsuru olmalıdır. Bunu da yapabilmek için düşüncenin, deneyimin hiç bir sınır tanımadan bilimsel bir perspektifte eyleme dökülmesi gerekmektedir. Ahlaki kaygılar, dinsel tabularla insanın düşünce ufkuna sınır konması bilimsel üretkenlikle bağdaşmayan bir tutumdur.

İnsanı bu manada özgürleştiremediğimiz sürece eşyanın sırrının deşifre edilmesi de mümkün değildir. Bilim adamı sıradan bir insan gibi düşünmemelidir. Tabuların ötesine geçebilmelidir. Herşeyi sorgulayabilmelidir.Ve herşeyi deneyimleyebilmelidir. Ancak o zaman bilimsel sıçramalar mümkün olabilir. Aksi durumda statükoyu, doğmatizmi, fanatizmi ve kısırlığı desteklemiş olur. İnsanın düşüncesini özgürleştirirseniz, ufkunu açarsanız insan; gerçek manada insan olur. Aksi durumda ise şablonlarla düşünen ve yaşayan köleler oluşturusunuz.

Bireysel korku ve zaaflarımızı yaratıcı gücün korku ve zaafları gibi algılayıp; statükoyu ve dogmatizmi savunmak, yaratıcı gücü hiç anlamamaktır. Eğer yaratıcı güç ve irade varsa; o güç varlığını hep sürdürecektir. İnsan gibi ölümlülerin bir yaratıcı gücü koruma ve kollama görevi olamaz. Ancak onu anlama ve kavrama ihtiyacımız olabilir. Bilimsel arayış ve inceleme de; yaratılışımıza anlam arayışından kaynaklanmaktadır. Varlığımızın; sorgulayan, neden ve niçin sorularına anlam arayan içsel varoluşsal ihtiyaçlarımız, bizi bilimin araştırma va anlama kapısına yönlendirmektedir.

Bilim adamı fenomeni inceler, inandığını isbata çalışmaz. Bilim mevcut olanı koşulsuz anlamak, kavramak düşüncesi ile yapılır. Aksi yönelimler bireyin psikolojik içsel çatışmalarından kaynaklanan ihtiyaçlardır.

*Ruh sağlığı ve hastalıkları uzmanı, Toplum Hekimliği Bilim doktoru, Siyaset Bilimci

Anksiyete Nedir?

ANKSİYETE BOZUKLUKLARI: GENEL BİLGİ
1.  Anksiyete Nevrozunun Tarihçesi

Yaklaşık yüzyıl önce, S. Freud “Anksiyete Nevrozu” terimini türetmiş ve anksiyetenin iki tipini tanımlamıştır(Breuer and Freud 1893 1895/1955). Anksiyetenin bir tipi kontrol altına alınamamış libido’dan kaynaklanır. Diğer bir ifade ile, fizyolojik olguların zihinsel yansıması olan, libidonun artmasına bağlı olarak ortaya çıkan seksüel gerilimdeki fizyolojik artıştır. Bu tip bir gerilimin normal boşalımı, Freud’a göre, cinsel ilişki yolu ile olur. Her nasılsa, diğer cinsel uygulamalar, öyle ki, cinsel yoksunluk ve koitus interruptus gerilimin boşalmasını önler ve güncel nevroz ile sonuçlanır. Libidinal blokaja bağlı olarak anksiyetenin yükselmesinin şartları sonucunda nevrasteni, hipokondriazis ve anksiyete XE “anksiyete”  nevrozu oluşur. Bunlar Freud’a göre biyolojik temele sahip görünümlerdir.

Anksiyetenin diğer formu, baskılanmış düşünce ve arzuların orijinal yapılarının sıkıntısının ve endişesinin yoğun olarak hissedilmesi olarak, en güzel bir şekilde karakterize edilebilir. Anksiyetenin bu formu, obsesyonel nevroz, histeri ve fobi XE “fobi”  gibi   psikonörozlardan sorumludur.

Freud, bilinen bu şartları ve onlarla bağlantılı olarak ortaya çıkan anksiyeteyi, fizyolojik faktörlerden ziyade psikolojik faktörlere bağlamaktadır.  İntrapsişik çatışmalar anksiyete XE “anksiyete”  ve psikonörozlara neden olur.  Freud aktüel nevrozda gözlediğinden daha az dramatik ve daha az yoğun bir anksiyete ile sonuçlandığını tespit etti.

“Inhibitions,. Symptoms and Anxiety” (Freud 1926) isimli 1926’da yayınlanan kitabında Freud, anksiyete XE “anksiyete”  ile ilgili yeni bir teori oluşturdu. Bu teoride, reel dış kaynaklı anksiyete ve nörotik iç kaynaklı anksiyetenin her ikisini de tehlikeli durumlara bir cevap olarak oluştuğuna inanıyordu.  Freud anksiyeteyi oluşturan durumların iki tipini belirledi. Bunlardan biri doğum olayı ile ilk prototipini yaşayan, içgüdüsel uyaranın karşı konulmaz etkisidir.  Bu tip durumlarda ego’nun koruyucu bariyerleri basınç altında delinerek dürtünün tüm etkinliğini ortaya çıkararak, travma ve mutsuzluk durumunu oluşturur.

İkinci ve daha yaygın olan durumlar ise, tehlikenin oluşturduğu durumlardan ziyade, tehlike beklentisi içinde gelişen anksiyetenin oluşmasıdır. Organizmaya yönelik yapılan bu tehdit, anksiyete XE “anksiyete”  belirtisi veya işareti olarak algılanmaktadır.Bu anksiyete bilinçdışı seviyesinde hazırlanır ve egonun kaynaklarını, tehlikeyi bir başka alana yönlendirecek şekilde mobilize etmeye hizmet eder. İçsel ve dışsal kaynaklı tehlikelerin her ikisi de düşmana karşı korumaya yönelik düzenlenmiş ego’nun özgün defans mekanizmalarına götüren bir sinyal sistemi olarak ortaya çıkmış olabilir veya içgüdüsel uyarının derecesini kontrol altına almaya yönelik olabilir.

2. Normal Anksiyete

Anksiyete duyusu hemen hemen bütün insanlar tarafından yaygın olarak tecrübe edilmiş bir duygudur. Bu his, endişenin belirsiz hissi, hoşnutsuzluk yaygınlık hisleri ile karakterizedir. Genellikle otonomim semptomlar vasıtası ile kendini ifade eder. Otonomik semptomlar baş ağrısı, terlemek, çarpıntı, göğüste sıkışma hissi, hafif mide rahatsızlığı şeklinde olur. Anksiyeteli bir şahıs, aynı zamanda huzursuzluk da hissedebilir.

Bu nedenle uzun süre boyunca ayakta veya oturma durumunda kalmaya muktedir değildir. Belirli semptom kümeleri halk arasında oluşan anksiyete XE “anksiyete”  esnasında çeşitli tiplerde olur.

a) Korku ve Anksiyete XE “anksiyete”  

Anksiyete, haber verici bir sinyaldir. O, tehdidin şiddet derecesini şahsa bildiren ve tehlikeyi haber veren şeydir. Korku, benzer şekilde haber verici bir işarettir. Anksiyeteden farklılaştırılmıştır. Korku bir tehdite karşı organizmanın cevabıdır. Bu tehdit bilinen, dıştan gelen, belirli veya kaynağında çatışma olmayan şeydir. Anksiyete ise yine bir tehdite cevaptır. Ancak bu bilinmeyen, içten gelen, belirsiz veya kaynağı tartışmalı olandır.

Korku ile anksiyete XE “anksiyete”  arasındaki fark olgu tarafından belirlenir. Freud’un ilk tercümelerinde “angst” sözcüğü, anksiyete olarak yanlış bir şekilde tercüme edilmiştir. Bu söz, Almanca’da korku için kullanılmaktadır.  Freud kendi kendine genellikle bu farktan habersizdi. Bu fark, korkunun bilinen, dışsal objelerden, anksiyetenin ise bilinç dışı obje ve baskılanmış materyalden oluştuğu bağlantısıdır. Farkı ayırt etmek zorluk arz edebilir.  Çünkü korku, dış dünyadaki diğer bir objenin yer değiştirmiş içsel bir objeye, baskılanmış ve bilinçdışı materyale bağlı olarak da meydana gelebilmiş olmasıdır. Mesela, bir genç köpek sesinden korkuyor olabilir. Çünkü o, köpek havlamasını babası ile bilinçdışı olarak alakalandırmakta ve baba korkusunu bu şekilde güncellemektedir.

Post-Freudiyan psikanalitik formülasyonlara giderken, korku ve anksiyetenin birbirinden ayırt edilebilmesi psikolojik analizle mümkündür. İkisi arasındaki temel fark anksiyetenin kronik bir olay, korkunun ise akut bir olay olmasıdır. Bir caddeden karşıdan karşıya geçerken hızla yaklaşmakta olan arabanın bizde oluşturduğu duygu korkudur.

Charles Darwin “Fear” sözcüğünü iki basit temel kelimeye indirgedi. Bunlar, aniden oluşan ve tehlike doğuran. Burada süre olgusu, korku ve anksiyetenin nörofizyolojik bir fenomen olarak yorumlanmasından hayati bir öneme haiz olduğu görülmektedir. 1896 yılında Darwin terör içinde olan akut korku olgusunu aşağıdaki parça ile psikofizyolojik tanımlamasını yaptı.

Korku genellikle, şaşkınlıktan önce gelmektedir ve birbirlerine yakın iki duygudur.  Bu iki duygu hemen aynı anda derhal bir canlanma duygusunu oluşturur.  Korku ve şaşkınlık esnasında gözler ve ağız geniş olarak açılmıştır ve kaşlar kalkmıştır. İlk etapta korkmuş olan şahıs, hareketsiz ve soluksuz bir vaziyette durmaktadır veya şahıs yere çömelmiş bir vaziyetle sanki içgüdüsel olarak kaçmaya hazırlanmaktadır.

Kalp atışları süratli ve şiddetlidir. Böylece çarpıntı ortaya çıkar veya kaburgaların üzerine vurgu yapar. Fakat bu durum genellikle alışkın olunan kalp çalışmasından daha verimli bir sonuç elde etmek konusunda oldukça yüksek tereddütler oluşturmaktadır. Böylece kanın büyük bir kısmı vücudun tüm parçalarına ulaştırılır. Bayılma durumu esnasında, vücudu korumaya yönelik olarak deriden kan çekilir ve deri hemen soluklaşır. Yüzeydeki bu soluklar, muhtemelen, derinin küçük arterlerinin kontraksiyonu sonucu olarak ortaya çıkan bu durum, vazomotor merkez tarafından duygulanıma göre oluşmaktadır. Derideki bu durum, büyük bir korkunun etkisi altında oldukça yoğun yüklenmiş duygulanım vasıtası ile oluşur. Biz bu olağanüstü ve açıklanmamış durum karşısında bu olguya bağlı olarak aniden oluşan terleme ile karşı karşıya kalırız. Bu mayi salınımı bütün durumlarda tespit edilen bir belirtidir. Bu esnada deri yüzeyi soğuktur ve bu yüzden soğuk bir ter ile karşılaşır. Deri üzerindeki kaslar erekte olmuştur ve yüzeysel kaslar titremektedir. Kalbin bozulmuş olan hareket düzeni ile birlikte solunum hızlanmıştır salgı bezleri kusurlu salgı işlemi yapar. Ağız kurumuş ve genellikle açılıp kapanmaktadır.  Biz görürüz ki, bu açık ve belirgin korku altında esnemeye doğru kuvvetli bir eğilim hissederiz. En iyi belirlenmiş semptomlardan biri, vücudun kaslarının tamamının titremesidir. İlk gözlenen ise dudakların titremesidir. Bu nedenden dolayı ve ağzın kuru olmasına bağlı olarak, şahsın sesi kuvvetli veya belirsiz veya kısık olabilir.

Terörün şiddeti ile birlikte artan korkuyu biz çarpıtılmış sonuçlarız, çok şiddetli duyguların etkisi altında gözlemleriz. Kalp şiddetli bir şekilde vurur veya bayılma ve hareketler sonucu düşebilir. Bu esnada sanki ölüm solukluğu vardır, solunum sanki durmuştur. Burun kanatları geniş olarak açılmıştır. Dudakların konvulsif hareketleri ve solunum vardır. Göğüs kafesi üzerinde bir titreme, gırtlak iç çekişi zor nefes alıcı bir durum, göz küreleri terör yaratan objeye odaklanmış veya onlar istemsiz bir şekilde bir yönden öbür yana dönüp durmaktadır. Pupiller şiddetli bir şekilde genişlemiş. Vücudun tüm kasları gerilmiş olarak veya istemsiz bir şekilde konvulsif hareketler yapabilir. Eller peş peşe açılıp, kapanabilir ve aynı zamanda genellikle seğirme hareketleri de eşlik etmektedir. Kollar dışarı uzatılmış olabilir. Sanki korkunç tehlikeye karşı bir tedbir alınmıştır.

Diğer bazı olgularda, aniden ve kontrolsüz bir yönelimle paldır küldür kaçar ve bu o kadar kuvvetli olur ki, en cesur askerler bile bu ani panik etkisi altına girebilir.

b)  Anksiyeteye Adaptasyon Fonksiyonları 

Anksiyeteyi haber verici bir sinyal olarak basit bir şekilde belirlediğimiz zaman, temelde korku gibi aynı duygusal yapıyı göz önünde bulundurmuş olabiliriz. Anksiyete, iç veya dış tehlikeyi haber veren bir uyarandır. O, hayat koruyucu bir özelliğe sahiptir. Daha alt seviyede, anksiyete XE “anksiyete”  aşağıdaki olumsuzlukları haber veren bir uyarıcıdır. Bu belirtiler arasında vücudun parçalanması, ağrı, mutsuzluk, muhtemel cezalandırmalar veya sosyal früstrasyonlar veya vücudun ihtiyaçları, sevilen birinden ayrılma, birinin durumuna veya başarısına gözdağı veya bütünlüğe birliğe olan tehditler sayılabilir. Bu şekilde şahıs yapılan tehditten korunmaya yönelik gerekli tedbirleri almaya ve bu olumsuzlukların etkisini azaltmaya gayret eder. Mesela, günlük hayatta tehditlerden korunmanın yolu, bir imtihan için hazırlanma çok ciddi ve yoğun sıkıntıyı azaltmaya yarayan bir uygulamayı içerir veya son trene yetişmek için koşmaya mecbur olmak gibi. Bu şekilde, anksiyete dağılmayı önler. Çünkü anksiyete şahsa gerekli tedbirleri alması için önceden tehlikeyi haber vermiştir.

c)  Stress, çatışma ve anksiyete XE “anksiyete” 

Egonun temel fonksiyonu iç dünyamız ile dış dünya arasında bir denge sağlamaktır. İçten gelen uyarılarla dış dünyanın realitesi arasında bir denge kurulursa ego fonksiyonunu başarı ile yapmış demektir. Eğer bir denge korunamaz ve dengesizlik ortaya çıkarsa, yani iç dünyamızın talepleri ile dış dünyanın gerçekleri çatışırsa dengesizlik ve kararsızlık meydana gelir. Bu da kronik anksiyete XE “anksiyete”  olarak algılanır.

Bu çatışma hastanın iç dünyasından gelen impulsif dürtüler(örneğin, sinirlilik, seksüel veya bağlanma ihtiyaçları v.s.) ile bilinç arasında, veya dış dünyanın gerçekleri ile kişinin egosu veya iç dünyası arasında oluşabilir. Bu denge bozukluğuna ÇATIŞMA demek mümkündür.

İnsanlar arası ilişkilerimiz, sosyal olaylardaki rolümüz, toplumdan beklentilerimizdeki iç dünyamıza uygun olmayan sonuçlar, çatışmaların kaynağını oluşturabilir.

d)  Psikolojik ve Bilişsel Semptomlar

Anksiyetenin iki temel parçasını tespit edilmiştir. Bunlar;

1-Farkında olunan fizyolojik duyumlar.(örneğin: çarpıntı ve terleme gibi)

2-Korku ve sinirlilik halinin hissedilmesi.

Anksiyetenin motor ve visseral etkilerine ilaveten; Anksiyete, düşünceyi, algılamayı ve öğrenmeyi de etkiler. Anksiyete konfüzyona, algılamanın çarpıtılmasına neden olur.  Algılamanın çarpıtılması sadece yer ve zaman adaptasyonu ile ilgili olmayıp tüm dış dünyadaki olaylar ve insanlarla bağlantılı olarak ortaya çıkmaktadır. Bu çarpıtmalar, konsantrasyon gücünün azalmasına bağlı olarak öğrenmeyi olumsuz yönde etkiler, hafızayı ve hatırlamayı zayıflatır, olaylar arasındaki bağlantıyı bulmakta zorluk yaratır.

Duygularının bilişsel düzey üzerine olumsuz etkilerinden biri de seçici algılama yapmasıdır. Kişi korkusuna ve endişesine bağlı olarak olayların veya olguların belirli yönlerini algılar, diğer kısımlarını algı dışı bırakabilir.

Dolayısı ile cevaplarda seçici algılama hatalarına bağlı olarak, korku ile birlikte yanlış ve hatalı, şekilde bir algılama ortaya çıkar. Bu da kısır bir döngüyü yaratır. Yanlış algılama, yanlış cevabı doğurur. Bunun sonucunda anksiyete XE “anksiyete”  daha da artar ve algılama daha da bozulur.

3.  Patolojik Anksiyete

a)  Psikolojik Teoriler

Psikolojik teorilerin temel üç okulu vardır. Bunlar;

  • i.    Psikanalitik    XE “Psikanalitik”
  • ii.    Davranışçı
  • iii.    Varoluşçu

Bu üç temel teori anksiyeteye bir bakış açısı getirmişler ve bu bakış açıları ile de tedavi planlarını şekillendirmişlerdir.

i.  Psikanalitik XE “Psikanalitik”  Teori

Freud’un anksiyete XE “anksiyete”  ile ilgili görüşlerini 1895’te yayınladığı “Obsesyonlar ve Fobiler”(Freud 1895b[1894]) 1895 teki kitabı “Histeri Üzerine Çalışmalar”(Breuer, Freud 1893 1895) ve en son 1926’da yayınlanan “İnhibisyonlar , Semptomlar ve Anksiyete”(Freud 1926) kitabında görmek mümkündür. Freud bu kitabında anksiyeteyi baskılanmış dürtülerin bilince çıkmak için temsil edilmesi ve deşarj yolları bulmak için egoyla verdiği bir işaret olarak değerlendirmektedir. Bu sinyal sistemi ile bilinçdışı dürtü ve duygular egonun bilinçli alanına çıkmak ister. Bu basınç gittikçe artar. Bu basıncın artması ile birlikte anksiyetenin yoğunluğu da artar. Bu basınç ve anksiyetenin şiddeti kritik değeri aşarsa, o zaman panik atak ortaya çıkar. Bastırmanın yalnız başına bir savunma düzeneği olarak kullanılması, egonun savunma düzeneklerinde semptom değiştirme veya ona eşdeğer diğer türevi olmadan başvurulan bir çözüm yoludur. Bu durumda represyon sayesinde bilinçdışı dürtüler, fanteziler ve duygular ve onların bağlantıları bilinçdışına tekrar geri gönderilir. Bir savunma düzeneği olarak represyon başarısız ise, o zaman diğer savunma düzenekleri devreye girer. Mesela konversiyon reaksiyonu,yer değiştirme, veya regresyon olabilir. Bu şekilde semptom formasyonu ile sonuçlanabilir. Başarılı olamayan represyon sonucunda ortaya çıkan diğer savunma düzenekleri ile bir semptom profili ortaya çıkar ki, bu da klasik nevroz hastalığının herhangi bir klinik görünümünü ortaya koyar. Bu durumda karşımıza histeri, fobi XE “fobi”  ve obsesif-kompülsif nevroz çıkar. (Cooper 1985., Michels ve ark. 1985., Nemiah 1988)

Psikanalitik XE “Psikanalitik”  teoriye göre anksiyeteyi oluşturan 4 ana parça vardır. Bunlar: (Klein 1948., Flescher 1955)

1)    İd veya impulsif anksiyete XE “anksiyete”
2)    Ayrılık anksiyetesi
3)    İğdiş edilme anksiyetesi
4)    Süper ego anksiyetesi

Anksiyetenin bu varyasyonları kişiliğin bu psikoseksüel gelişim ve büyümenin çeşitli türlerinde karşımıza çıkar. (Gabbard 1990)

İd veya impulsif anksiyete: (Freud 1895a [1894]/1962) Erken döneminde bebeğin talepleri perspektifinde ortaya çıkar. Bebek bu dönemde tamamen pasif ve annesinden ihtiyaçlarını gidermesini bekler. Olaylar üzerine herhangi bir kontrolü yoktur.

Ayrışma anksiyetesi ise preodipal dönemden, erken bebeklik döneminden sonra ortaya çıkar. Bu dönemde sevgi objesinin kaybından dolayı korkmaya bağlı ortaya çıkar. Bebek için önemli olan sevgi objesi ailesi veya annesidir. (Faravelli ve Pallanti 1989) Onun vasıtası ile dış dünya üzerine bir hakimiyet kurabilmekte ve varlığı ancak onun ile devam edebilmektedir. Bu sevgi objesinin uzaklaşması veya kaybedilmesi tehdidi bu anksiyeteyi oluşturan temel şeydir. (Klein D.F. 1964., Bowyby 1973., Cooper 1985) Bu çalışmayı köpek ve maymun gibi hayvan modellerinde göstermek mümkün olmuştur. (Scott 1975., Suami ve ark. 1978) Oluşturulan anksiyete XE “anksiyete”  ve panik atağı imipramin ile kontrol altına almak mümkün olmuştur. (Gittelman-Klein ve Klein 1971., Weisman ve ark. 1984)

Kastrasyon anksiyetesi ise odipal gelişme döneminde ortaya çıkan bir anksiyete XE “anksiyete”  türüdür. Çocuğun psikoseksüel gelişimi ile ilgili olarak geçirilen bu süreçte çocuğun hissettiği korkuları içerir.

Süper ego anksiyetesi ise odipal dönemi aşmış, prepubertal dönemdeki çocuğun gelişen süper egosunun baskısına bağlı hissedilen anksiyetidir.

Psikanalistler arasında anksiyetenin tabiatı ve kaynağı hakkında farklı görüşlerde ileri sürülmüştür.

Otto Rank, anksiyetenin temel kaynağını doğum travmasına bağlamıştır.

Harry Stack Sullivan anksiyetenin kaynağını erken çocukluk döneminde çocuk ile anne arasındaki ilişkilere bağlar. Annenin anksiyetesinin çocuğa geçtiğini kabul eder.

Sonuç olarak psikanaliz okul, anksiyete XE “anksiyete”  bozukluklarının tedavisini genellikle uzun süreli iç görü yaklaşımlı terapilerle veya transferans olgusu ile klasik-psikanalitik terapilerle yapmaya çalışırlar.

ii.   Davranışsal Teori XE “Davranışsal Teori” 

Anksiyetenin davranışsal veya öğrenim teorisi anksiyeti hastalıklarının tedavisinde çok yararlı bazı yaklaşım metotlarını geliştirmiştir. Anksiyete ile ilişkili olarak davranış teorisinin temelini, çevrede meydana gelen spesifik çevresel uyaranlara karşı bireyin oluşturduğu bir şartlanma cevabı oluşturur.

Klasik şartlanma modeli içinde mesela bir şahsın herhangi bir yiyeceğe karşı alerjisi yokken bir gün restoranda kontamine olmuş bir gıda yedikten sonra hastalanmış olabilir. Daha sonra bu şahıs başkaları tarafından hazırlanmış tüm gıdalara karşı tepkisellik içine girebilir.

Veya alternatif muhtemel bir sebep olarak ta ailesinden öğrendiği yaklaşım tarzları ile (sosyal öğrenme teorisi) bazı durumlara karşı anksiyete XE “anksiyete”  geliştirebilir.

Bu şekilde bu hastalar, anksiyejenik uyaranların tekrarlanan ekspojure tedavisi vasıtası ile desensitizasyonun bazı şekilleri ile tedavi edilir. Bu desensitizasyon programına bilişsel psikoterapik yaklaşımları da ilave etmek mümkündür. anksiyete XE “anksiyete”

Yılların gelişimi ile bozukluklarında bilişsel tedavilerde büyük yol kat etmişlerdir.Bilişsel teoriye göre anksiyete XE “anksiyete”  hastalıklarının temelinde düşüncenin yanlış yönlendirilmesi vardır. Düşüncenin deformasyonu ve yanlış düşünce şemaları ile bozuk davranışlar ve duygusal hastalıklar ortaya çıkmaktadır. Bu yanlış modelleme, mesela panik bozuklukta ortaya çıkar. Buradaki temel yanlış düşünce ölüm korkusu ve kontrolünün kaybedileceği yanlış inancıdır. Sonuçta anksiyetenin veya korkunun fiziksel belirtileri (çarpıntı, taşikardi) ortaya çıkar panik atağı meydana getirir. (Barlow ve ark. 1989., Beck ve ark. 1992., Michelson ve ark. 1990., Salkovskis ve ark. 1986)

iii.  Varoluşçu Teori

Varoluşçu teoriler genel anksiyete XE “anksiyete”  bozuklukları için bir model geliştirmişlerdir. Kronik anksiyete hissinde herhangi belirlenmiş bir uyaran yoktur.

Bunlara göre ölümün çaresizliği ve kaçınılmazlığı karşısında hissedilen ve derinden yaşanan memnuniyetsizlik hissi sonucu anksiyete XE “anksiyete”  ortaya çıkar. Anksiyete hayatı anlamlandıran ve var olmanın bir aracı olarak veya hissetmenin bir aracı olarak kullanılmaktadır. Varlığın ve anlamın, derin boşluğuna veya anlamsızlığına karşı kişinin geliştirdiği bir cevaptır.

Varoluşçu yaklaşım nükleer silahlar gelişiminden sonra daha çok dikkat çekici olmuş olabilir.

Bütüncül Psikoterapi Bağlamında Hastayı İyileştiren Faktörler

Uz.Psikolog Hülya Macit
Psikoterapi nedir? literatürdeki en genel anlamıyla psikoterapi; akıl hastalıklarının, ruhsal rahatsızlıkların, davranış bozukluklarının vb. tedavisi veya semptomlarının hafifletilmesi amacıyla kullanılan her türlü yöntemdir(Budak, 2003). Bugün dünyada psikoterapi adı altında bazıları birbirine benzer, bazıları taban tabana zıt yüzlerce farklı terapi yöntemi uygulanmaktadır. Bu psikoterapi yöntemlerinin her biri insanın gerçeğinin farklı yönlerini ortaya koymaktadır. Dolayısıyla her biri tek başına insanı bir bütün olarak izah etmekte yetersiz kalmaktadır.
Böyle bir açmazdan kurtulmanın tek yolu, geliştirilmiş olan psiko-terapötik yaklaşımların her birinin hangi hastaya hangi aşamada uygulanabileceğinin teorik temellerinin oluşturulmasıdır. Çünkü tek bir teoriye saplanıp kalmak hem kısırlığa neden olur hem de hastaya yeteri kadar yararlı olmayı engeller.

İnsanın ruhsal yapısını katman katman kabul edersek ; ruhsal aygıtın en basit, en anlaşılabilir kısmı ve katmanı dışta gözlemlediğimiz davranışsal kalıplardır. Davranışsal kalıplar en kolay çözümlenebilen, anlaşılabilen, bozukluğu varsa tedavi edilebilen yapılardır. Onun altındaki katman bilişsel katmandır. Bu bilişsel katman davranışla etkileşerek, davranışı etkilemekte ve davranıştan etkilenmektedir. Daha derin katmana indiğimizde dinamik yapıyla karşılaşıyoruz. Merkezdeki çekirdeğe ulaştığımızda varoluşsal katmana ulaşırız. Bu katman insanın içsel varoluşunda yaşadığı varoluşsal krizlerini barındırır. Bu dört katmanlı sistem bir bütün olarak varlığını sürdürmektedir.(Özakkaş, 2004).

Bunların yanı sıra batıda geliştirilen insan modellerinden ve tedavi yaklaşımlarından birini katı bir şekilde benimseyip uygulamamızı engelleyen ve böyle bütüncül bir modeli benimsememizi gerektiren bir diğer neden de yaşadığımız toplumun kültürel ve sosyal gerçekliği ile ilgilidir.

Batıda geliştirilmiş insan modelleri ve tedavi stratejileri evrensel insanı tanımlamakta çok net ve açık bilgiler vermektedir. Bu bilgileri bizim insanımıza da uygulamak mümkündür. Ancak uygulamadaki terapist hasta ilişkisindeki sıcaklığın derecesinden, terapi odasının düzenlenmesine; ücret ilişkisinden, terapi saatlerinin belirlenmesine, insanın kutsallarının konuşulmasından, mahremiyet alanına girmeye kadar çeşitli konulardaki zaman ve zeminsel yapıyı ancak kültürel bağlamda ele alabiliriz.

Psikoterapi süreci çok etkenli bir süreçtir. Bu süreci sadece hasta ve terapist arasında geçen bir süreç olarak tanımlamak eksik bir yaklaşımdır. özellikle yukarıda tanımlanan bütüncül bir modele dayanarak, amacı semptomun altında yatan asıl soruna ulaşıp onu ortadan kaldırmaya çalışmak olan köklü bir psikoterapi sürecinin içinde hastanın kendisinden, içinde bulunduğu reel şartlardan ve terapistin kendisinden buna bağlı olarak hastayla uyumundan ve etkileşiminden kaynaklanan pek çok faktör mevcuttur. Şimdi bu faktörlere kısaca bir göz atalım:

Dinlemek-Dinlenilmek 

Bir kimseyi dinlememekle suçladığınızda, alacağınız yanıt “söylediklerini kelimesi kelimesine tekrar edebilirim” şeklinde olabilir. Bu yanıt suçlayan kişiye bir miktar rahatlık vermekle beraber, dinlemek; bir kimsenin söylediklerini aynen tekrarlamaktan daha öte bir şeydir. Biz karşımızdaki kişinin söylediklerimizi hatırlamasını değil onun varlığının bizimle birlikte olmasını isteriz. Karşımızdaki kişinin tam olarak orada olmasını bekleriz. Beklediğimiz fizik varlığından ötede bir şeydir. Onun psikolojik varlığının orada olmasını isteriz. Kişiler arası ilişkiler kurabilmek özellikle de bir kimseye yardım edebilmek belli bir yoğunlukta varlığımızın orada olmasını gerektirir.

Terapi seanslarında terapist, varlığıyla orada olduğunu karşısındakine hisettirirebildiği ve bunun doğru ipuçlarını verebildiği ölçüde hastanın kendini açmasına olanak sağlar. Dinlemenin önemini daha iyi anlayabilmek için dinlemenin anatomisini tanımlamak faydalı olacaktır:

a) Ayırtetme: Carkuff (1969)’a göre ayırtetme, sosyal bir durumdaki değişik durumları anlama yeteneğidir. Ayırtetme kavramının içinde pek çok faktör vardır:

  • Kendinde ne olup bittiğini anlamak; örneğin, terapist hasta ile çalışırken kendisinin kaygı, kızgınlık, veya sevgi gibi duyguları ile ilişki içindedir.

  • Çevresinde ne olup bittiğini algılamak; örneğin, bir baba iki çocuğunun ondan sevgi almak için yarıştığını görür.

  • Diğer bir kimsenin dünyasında ne olduğunu algılamak; yani başkalarını kendinin değil, onların referans çerçevesinden anlamak. Örneğin, yardım istemeye gelen evli çiftin yaşadığı yabancılık duygularını, kendisinin mutlu bir evlilik yaşamasına rağmen hisseder.

b) Saygı: Bir kimse magazin okurken sizi dinlediğini söylüyorsa, bu kimsenin o anda size saygı duyduğunu pek hissedemezsiniz. Karşınızdakine dönük olma, gözüne bakma, kesmeden dinleme gibi dinlediğinize dair verilen ipuçları, terapi süreci dahil her çeşit insani etkileşimde önemli bir role sahiptir. Hastayı dinlemek, ona saygı duyduğunuzun, ona insan olarak değer verdiğinizin ilk göstergesidir.

c) Sosyal etki: Hastayı etkin bir şekilde dinlemek, terapistin hastaya ilgi ve özen gösterdiğini belirterek, onun hasta üzerindeki gücünün temelini oluşturmasını sağlar. Bu anlamda dinlemek hastaya görevler yükler. Terapist dinleyerek hastaya, “eğer ben tamamen seninle isem, kendimi sana veriyorsam, bütün bunlar senin bir tepkide bulunmanı gerektirir” mesajını verir. Yani hasta bir taraftan kendisini dinleyen ve saygı duyan bir kimsenin karşısında kendisini değerli ve önemli hissederken, bir taraftan da bu güzel iletişimin sona ermemesi için yapılması gereken her şeyi yapmaya çalışır.

d) Pekiştireç: Hastayı dinlemek ve dikkat etmek potansiyel olarak bir pekiştireçtir. Dinlenilmek her tür hasta için oldukça önemli bir yere sahip olmasına rağmen özellikle “sönmüş bir sahte kendiliğe”[*] sahip hastalar için daha da hayati öneme sahiptir. Bu bireyler, çocukluk dönemlerinde dikkate alınmayan, ilgilenilmeyen, duygusal olarak ihmal edilen bireylerdir. Dolayısıyla da kendilerine dair olumsuz ve negatif ön kabullere sahiptirler. Buna bağlı olarak da çevrelerindeki kimselerin kendilerini dikkate almaması, dinlememesi ve önemsememesi gibi beklentiler içindedirler. Aslında bu kimseler karşılarındakilere bu ön kabulleri doğrultusunda mesajlar verdiklerinden, gerçekten de kendi beklentilerine uygun tepkiler almayı başarırlar. Bu bireyler başarılı, mutlu olmak için gerekli olan yaşam enerjisine, atılganlığa, hırsa, motivasyona yeter derecede sahip değildirler. Bunun sebebi ise çocukluklarındaki negatif yaşantılardır. Bu bireyler, ancak sessiz, sakin, uyumlu oldukları zaman kabul görmüşler, dolayısıyla da bu davranışları pekiştirilmiştir. Bu noktada terapistin dinlemesi ve bu dinlenme sürecindeki önemsenme hissi onlar için hem kendilerini açmaları hem de yaşamın olumlu taraflarını yaşamaları açısından bir pekiştireç olmaktadır.

Bunun yanı sıra terapistin dinleme şeklindeki değişiklik de önemli bir pekiştireçtir. Terapistin, hastanın uygun ve dozunda konuşmalarını dinlemesi ve uygun olmayanları dinlemediğine dair tepkilerde bulunması yine bu pekiştirme sürecine katkıda bulunmaktadır.

Görüldüğü gibi sadece dinlemek bile bir terapi sürecinde çok önemli bir yere sahiptir. Etkin bir dinleme sürecindeki etkileşimler, hastalar üzerinde güven, destek ve teskin edici etkiler oluşturur. Fakat dinlemenin bu olumlu sonuçlarına ulaşabilmek için hasta kendisinin yargılanmadığına, engellenmediğine ve doğru anlaşıldığına inanmalıdır. Bunu gerçekleştirebilmek için de terapist, kendi inançlarını, düşüncelerini, dünya görüşünü, yaşantılarını bir tarafa bırakıp hastanın referans çerçevesini yakalamaya çalışmalıdır. Hastaya bir takım ön kabullerle yaklaşıp seçici dinleme yapmamalıdır.

Bunların yanı sıra terapist hastayı dinlerken; kelimeleri, cümleleri, kişiler arası durumları, kültüre ait belli mesajların tümünü algılamaya çalışır. Sözlü ifadelerin yanı sıra beden hareketleri, el kol hareketleri, yüz ifadeleri gibi sözsüz ifadeleri ve ses tonu, tonlama, kelimelerin yerleşmesi, vurgu, duraklama gibi paralinguistik ifadeleri de dinler ve hastanın sadece söylediklerine değil tüm mesajlarına tepkide bulunmalıdır. Zira sözsüz ve paralinguistik ipuçları kelimelerin görünen anlamını tersine çevirebilir. Örneğin sesin tonu, sözel olarak ifade edilen “hayır” kelimesini, gerçekte “evet”e çevirebilir (Egan,)?.

Anlamak-Anlaşılmak 

Dinlemenin amacı anlamaktır. Terapist karşısında yargılanmadan, engellenmeden, özgürce kendini ifade edebilme imkanı bulan kimse işin, büyük bir kısmını halletmiştir.

Preödipal veya ödipal dönemlerden birine fikse olmuş hastalar için dinlenmek ve anlaşıldığını hissetmek hayati önem taşımaktadır. Sınırda kişilik bozuklukları veya primer narsizim döneminde kalmış kişilik bozuklukları olan hastaların en çok ihtiyacı olan bu şekilde bir ilişki şeklidir. Bu hastalar aileleri tarafından özellikle anneleri tarafından yeterince ilgilenilmemiş, ihmal edilmiş, belli koşullara bağlı olarak sevgiye muhatap olmuş kimselerdir. Buna bağlı olarak kendilerine ilgi gösterilmeyeceği, kulak verilmeyeceği, anlaşılmayacağı, belki de kızılacağı ve itilecekleri ön varsayımlarına sahiptirler. Fakat terapistin, karşısındakinin söylediklerinden onun neler hissettiğini ve onun kendisi ile ilgili olarak ne demek istediğini anladığını gösteren tepkiler vermesi daha bu aşamada dahi birtakım ön varsayımlarını sorgulamasına sebep olur.

Fobik bozukluklar, cinsel işlev bozuklukları gibi sorunları olan hastalar başkaları tarafından sürekli korkularının anlamsızlığı ve yersizliği gibi konular yüzünden kendilerini anormal hissetmekte ve bu yüzden çoğu zaman bunları hiç kimseyle paylaşmama yolunu tercih ederler. Terapistin onları anladığını gösteren tepkileri, kendilerini açmalarına yardımcı olur.

Hissetmek-Hissedilmek (empati, eşduyum)

ilk bakışta sanki anlamak ve hissetmek aynı şeylermiş gibi görülebilir. fakat aralarında ciddi farklar vardır. Anlamak zihinsel bir işlevdir. Oysa hissetmek ruhsal bir işlevdir. aradaki farkı daha iyi ayırt edebilmek için Mayeroff’un şu sözleri önemlidir:

“bir başkasına özen gösterebilmek için onun dünyasını onun içinde imiş gibi anlayabilmeliyim. Onun kendisini ve dünyayı onun gözleriyle görüyormuş gibi görebilmeliyim. ona uzaktan ve ondan kopuk bir şekilde sanki gözlem yapıyormuş gibi bakmak yerine; onun için yaşamın ne olduğunu, neleri amaçladığını ve gelişmesi için gerekenlerin neler olduğunu anlayabilmek için onun dünyasına girebilmeli ve onun dünyasında onunla birlikte olabilmeliyim.” (Egan,?)

Terapist, hastanın dünyasına girerek onun referans çerçevesinden bakıyor ve dünyanın ona göre nasıl olduğunu hissediyorsa; onun duygularını ve bu duyguların altında yatan davranış ve yaşam örüntülerini bulabiliyorsa ancak o zaman hastayı anladığından söz etmek mümkündür.

Dinamik yaklaşım içerisinde empati (eşduyum) kavramına en fazla vurgu yapan Kohut olmuştur. Bu kavram, onun kuramını üzerine inşa ettiği bir kavramdır. Analist kendini hastanın yerine koyarak onun iç dünyasını kendi iç dünyasından görmeye çalışır. Kendilik psikolojisinde Kohut’un “uyumlu özdeşleşme” dediği etkin bir çaba gerektiren bu eşduyum sayesinde narsistik kişilik bozuklukları tedavi edilir. Psikanaliz sürecinde analist, hastanın eleştirilerini, saldırılarını eşduyumla ele alır ve hastanın tepkilerini kendi eşduyum yetersizliğine yanıt olarak yorumlar. Yani hastanın saldırıları karşısında yıkılmaz, karşı çıkmaz. hastanın tepkilerinin altında yatanı anlamaya çalışır. İşte analistin bu tutumu ile sergilediği olgunluk giderek hasta tarafından içselleştirilmektedir. Bu yaklaşım narsistik zedelenebilirliğin onarılması bakımından çok önemlidir (Kohut, 1998).

Kenberg de eşduyumdan söz etmektedir. Ancak Kenberg’in yaklaşımı Kohut’unkinden oldukça farklıdır. Kenberg’in tekniğinde, hastanın analistle etkileşim sürecinde kendisinin yaşadığı duygulardan ziyade analiste yaşattığı duygulara yoğunlaşılır. Kenberg bu yaklaşımına “tamamlayıcı özdeşim” adını vermektedir. Bu yaklaşım çerçevesinde analist hastanın kendisine ne yaşattığından yola çıkarak analiz edilenin aldığı tutumu, içsel güdülenmelerini kavramaya çalışmaktadır. Özellikle sınırda kişilik bozuklukları gösteren hastalarda kenberg’in bu yaklaşımı oldukça etkili bir tekniktir(Kebnberg, 1998).

Görüldüğü gibi eşduyum kavramı ile ilgili farklı yaklaşımlar söz konusudur. Bunların hepsi eşduyumdur. Her kuramcı, analist veya terapist kendi sistemine uygun bir anlayışla kavramın içini doldurmaya çalışmıştır. Fakat hepsinin ortak tarafı karşılarına gelen hastanın iç dünyasına nüfus etmeye çalışmak ve onu daha derinden anlamaya çalışmak hatta hissedebilmektir.

Hasta açısından bakıldığında, kendinde bir problem olduğunu kabul edip, bunu ortadan kaldırabilmek için bir yabancıdan yardım almayı kabullenmek, bir yabancının kendisini etkilemesine izin vermek çok zor bir durumdur. Böyle bir yardım alma süreci kişinin, bütünlüğünü, bağımsızlığını, kendine saygısını tehdit edici bir durumdur. Dolayısıyla hasta bu zor durumun üstesinden gelebilmek ve kendisini tam anlamıyla ortaya koyabilmek için yukarıda anlatılmaya çalışıldığı gibi hissedilmek ister. Pek çok hasta için bu bekli de hayatında ilk defa yaşantıladığı bir durumdur. Karşısında onu kendisinden bile daha fazla dikkate alıp anlayan birisi vardır. Bu açıdan bakıldığında sadece bu deneyimi yaşamak bile pek çok hasta için bir iyileşme sebebidir.

Güven Oluşturmak 

Terapist hastayı dinlediğinde, dinlerken onu anladığını belli eder şekilde hastaya tepkide bulunduğunda en önemlisi hastanın yaşadıklarını, hissettiklerini kendisi de hissedebildiğinde zaten ciddi manada bir güven iklimi oluşacaktır.

Böyle bir güven ortamının oluşmasında en önemli husus içtenliktir. Terapist karşısındaki hastaya bir yardım teklifinde bulunmaktadır. Bu yardım teklifi sahte olmamalı, spontan ve açık olmalıdır. Terapist rolünün arkasına gizlenmemeli, hastanın yanında, onunla insan insana olabilmelidir. Hasta öncelikle terapistin bu insani yönüyle etkileşime girecektir.

Terapistin içtenliği, spontanlığı, açıklığı, dürüstlüğü, karşısındakine insan olarak değer vermesi ve saygı duyması ne denli başarılı ise, hastanın terapiste ve terapi sürecine güven duyması ve bağlanması o denli güçlü olacaktır. Örneğin bazen terapistin dikkati dağılabilir ve karşısındaki hastayı dinleyemeyebilir. Böyle durumlarda terapist anlamış izlenimi vermeye çalışmamalıdır. İçten ve dürüst bir şekilde onun söylediklerini kaçırdığını itiraf etmesi en doğrusudur. Bu tarz bir yaklaşım, terapistin hastayla birlikte olmak istediğini ve karşısındakine özen gösterdiğini gösterir.

Bunların yanı sıra güven kavramının içine gizlilik ilkesi de girmektedir. Hasta seans odasında geçenlerin hasta ve terapist arasında kalacağına, bunların kişisel çıkarlar ve kötü amaçlar uğruna kullanılmayacağına kesin olarak inanmak ister. Zaman zaman, özellikle ergen hastalar, terapistin güvenilirliğini sınama ihtiyacı hissederler. Terapiste bazı sırlarını vererek bunları, aileleriyle paylaşıp paylaşmayacağını test ederler. Bu testleri başarıyla atlatmak güven iklimini güçlendirir.

Güvene dayanan böyle bir ilişki, hastanın zırhını düşürmesine ve incinebilir olmasına yol açar. İşte bu noktada güven kavramının bir başka boyutu ortaya çıkmaktadır. Hasta kendisiyle ilgili bir takım gerçekleri keşfederken yaşadığı acılı süreç sırasında terapistin yanında olacağına güvenmek ister. Aynı zamanda bu süreçte kendisine yardım edebilecek donanıma sahip bir uzman olduğuna dair bir güven söz konusudur.

Terapistin Uzmanlığı

Uzmanlık nedir? uzmanlık; hastanın terapistin ona yardım etme yeteneğine, becerisine veya bilgisine sahip olduğuna inanmasıdır. Normal olarak, hasta terapistin doğrudan onun yerine hareket etmesini beklememektedir. Örneğin; hastanın işvereniyle olan problemlerini, terapistin oturup hastanın patronuyla konuşarak bunları çözmesi gibi bir beklentisi yoktur. Hasta sadece problemlerine yanıt olabilecek veya yanıtları bulabilmesine yardımcı olabilecek bilgilere sahip olduğunu varsaymaktadır.

Uzmanlık kavramının farklı birkaç yönünü görmekte fayda vardır. Terapistin profesyonel veya yarı-profesyonel bir pozisyonunun bulunması ve onun uzman olduğunu gösteren bazı kredilerinin (diplomalar, dereceler, sertifikalar) olması, bürosunun olması, bir ünvanının olması hastanın terapisti kredili bir uzman olarak görmesine neden olur. Özellikle saplantılı ve mükemmeliyetçi yönleri olan hasta gurubu için bu uzmanlık göstergeleri çok önemlidir.

Bunun yanı sıra, dışarıdan insanlar terapistin iyi olduğuna tanıklık etmişlerdir. Bu tanıklık terapistten bizzat yardım almış olanlar vasıtasıyla olabileceği gibi meslektaşlarının terapisti işini iyi yapan biri olarak tanıtmaları vasıtasıyla olabilir.

Bütün bunlar terapistin uzmanlığının kesin göstergesi değildir. şurası bir gerçek ki; terapist böyle bir şöhreti hak edebilir de etmeyebilir de. Yine de her şeye rağmen terapistin uzmanlığına dair bu şöhreti, başlangıçta en azından da olsa hastayı etkilemektedir. Fakat asıl önemli olan terapistin uzmanlık kavramının içini doldurabilmesidir. Çünkü hasta terapistin şöhretine dayanarak, problemlerinin hallolacağına dair umuda kapılır. Eğer hastanın bu ümitleri terapistin yetersizliği nedeniyle suya düşecek olursa, hastanın bundan sonraki durumu daha önceki dönemden de kötüye gidebilir.

Terapistin Nötr Olması 

Klasik dinamik kurama göre terapist bürosunun düzenlenmesinden hasta ile ilişkisinin her türlü boyutuna kadar en ince ayrıntıya dikkat etmelidir. Terapistin görevi, mümkün olduğu kadar boş bir ekran halini muhafaza etmektir. Terapistin hiçbir fikri, düşüncesi, davranışı, tutumu, inancı, kanaati ve değer yargısı bu süreci engelleyecek şekilde olmamalı, tam tersi terapistin hastanın tüm düşünce, dürtü ve duygularını rahatlıkla ifade edebileceği bir serbest alan yaratılmalıdır. Onun için çalışılan mekan ve mekana konan objeler, olabildiğince nötr olmalı, terapistin bireysel kimliğini, inanç ve değer yargılarını yansıtmaktan uzak bulunmalıdır.

Hasta terapisti boş bir ekran olarak algıladığında, yargılanmayacağından emin olduğunda ve terapisti bir süper ego konumuna koymadığında daha açık ve konuşabilir hale gelir. Terapist bu durumda nesnel, bireysel kimliğinden sıyrılmakta ve artık boş bir ekran halini almaktadır. İşte bu boş ekran üzerinden kişinin aktarımı gerçekleşecektir(Özakkaş, 2004).

Terapistin Aktarım Oluşmasına İzin Vermesi : 

Aktarım, ilk nesne ilişkileri döneminde anne veya bakıcılarla yaşanan ilişkilerin, daha sonraki hayatımızda çeşitli insanlar üzerinde aynı bağlamda yaşantılanmasıyla ilişkili olarak kullanılan teknik bir terimdir ve klasik psikanalitik ve çoğu dinamik kuramın temel tedavi eksenidir. Aktarım oluşmadan bir tedaviden bahsetmek mümkün değildir.

Olaya insan ilişkileri bağlamında bakarsak; çevreyle ilişkilerimizde, diğer insanları objektif bir birey olarak algılayamayız. Çoğu zaman karşımızdaki insanın bize çağrıştırdıkları, bize hissettikdikleri, bir takım ilişkilerin o şahıs üzerinde canlanmasını sağlar. Yakinen tanımadığımız, iç dünyasını bilemediğimiz, iletişim içine girmediğimiz bu insanlar hakkında kısa sürede yargılara varır ve onlarla bir model üzerinde iletişime gireriz.o insanın gerçekliğini görmek yerine kendi zihnimizde o insana atfettiğimizi, o insana mantıklı bir şekilde giydirmeye çalışırız.

Terapi sürecinde aktarım, nötr olarak durabilen ve hasta için boş bir ekran oluşturabilen terapistin üzerinden gerçekleşir. Terapistle ilgili bir takım duygular ve davranışlar ortaya çıkar. Bunların hepsi, bireyin kendi geçmişinden tanıdığı aktarım malzemelerinin boş ekran olarak duran terapiste yansıtılmasından ibarettir.

Boş bir ekran olarak ortaya çıkan terapist veya analist, hastanın olumlu aktarım nesnesi olabileceği gibi olumsuz aktarım nesnesi de olabilir. Hasta öncelikle anne, ardından ödipal üçgendeki kişilerle ilişkiler ağına göre nesne ilişkilerini terapistine veya analistine yansıtacaktır. Dolayısıyla yansıtmanın içeriği ya pre-ödipal özellikler ya da ödipal özellikler taşıyacaktır. Pre-ödipal ve ödipal yansıtmanın içeriğinde ya olumlu ya da olumsuz bir aktarım süreci devreye girecektir.(Özakkaş, 2004).

İlk nesne ilişkilerindeki anne veya baba ile yaşanan olumlu duygusal yapılanma, hasta tarafından regrese olarak terapistin veya analistin şahsında tekrar canlanacaktır. Hasta oral dönemde annesi veya ilk bakıcısıyla olumlu bir süreç geçirmiş ise, terapi sürecinde bu yaşantılar terapistin şahsında canlanacaktır. Bu durumda terapist idealize edilerek, yüceltilerek algılanır. Bir bebeğin annesi ile kaynaşma özlemi gibi hasta da terapisti ile kaynaşmak ve iç içe geçmek ister ve terapistten de aynı şekilde karşılık bekler. Böyle bir karşılığı göremediği zamanlarda da ağır hayal kırıklıkları ve früstrasyon yaşar.

Olumsuz aktarımda ise nesne ilişkileri bağlamında ilk nesnelerle kurulan negatif duygulanmaların bu boş ekranda canlanması söz konusudur. Terapist veya analist çok kötü, kaba, adi, vahşi ve zalimdir. Hasta buna inanmaktadır. Fakat hastanın egosunun bir tarafı, terapiyi devam ettirmekte ve süreci tamamlamaya çalışmaktadır.

Olumlu veya olumsuz aktarımlarda aktarımın şiddet derecesi, basit bir rüya içeriği ile kendini ifade edebileceği gibi, terapiste karşı ilan-ı aşk etmekten, cinsel birlikteliği arzulamaktan, onu öldürmeye kadar varabilecek geniş bir spektrumda yer alabilir.

Dinamik teoriye göre bütün rahatsızlıkların kaynağı, pre-ödipal ve ödipal dönemdeki özellikle anne ile ve daha sonra baba ile ilişkili nesne ilişkileri sürecinin hatalı yapılandırılmalarından kaynaklanmaktadır. Ana kalıp, ana model, ana kurgu hatalı olduğu için daha sonraki tüm ilişkilerde bu hatalı modelin biteviye tekrarını görmek mümkündür. Birey bitmek tükenmek bilmeyen bir çaba ile sıkıntılarından kurtulmaya çalışmakta ama modeli değiştirmek gibi bir iç görüsü olmadığından aynı hataya her seferinde tekrar düşmektedir. Aynı patalojiyi terapistin şahsında tekrar yaşayan birey, terapistten bu sürecin devamını sağlayan patolojik yanıtlar ve davranışlar beklerken terapist bu sürecin yanlışlığını idrak ettirmeye çalışmaktadır. Yani terapistten doğru cevaplar, doğru yorumlar ve doğru şablonlar çıkmaktadır. Hayatında ilk defa bir master kalıp değiştirilmekte ve yeni nesne ilişkileri kalıbı oluşmaktadır. Bu bütün modelleri değiştiren, bütün nesne ilişkilerini yeni bir bağlama oturtan yeni bir yapılandırma sürecidir.

Terapistin Doğru Karşı Aktarım Geliştirmesi

Bir önceki maddede hastanın terapiste, sanki bir yakını gibi davranmasının aktarımın en belirgin niteliği olduğu, bu davranışa eşlik eden tasarım, duygu ve isteklerin terapi ortamında güncelleşip terapiste aktarıldığı ve buna kısaca aktarım dendiği belirtildi. Bu bölümde ise, terapistin aktarıma yönelik tepkisi üzerinde durulacaktır. Çünkü aktarım terapistin tutum, düşünce ve duygularını etkileyen bir olgudur.

Terapistin erken çocukluk dönemlerinden kaynaklanan yaşantıları, hastanın aktarımına tepkisini yani karşı aktarımı etkilemektedir. Bu nedenle terapistin kendi kişisel sorunlarının bilincinde olması çok önemlidir. Kendi kişisel sorunlarının fakında olması terapiste onların olumsuz etkilerini en aza indirme ve onlarla barışık olma olanağını sağlar.

Örneğin kendi saldırganlık dürtülerini tam olarak işleyememiş terapistler hastalarının öfkelendiği ve çatışma aradıkları durumlarda onları yatıştırma ve yumuşatma eğilimindedirler. Çatışmaya karşı dayanıksızlıkları onları anlayışlı, barışçı biri gibi görünme çabalarına yöneltir. Bu anlamdaki bir yetersizlik kendisini tedavide sadece olumlu aktarımın belirginleşmesi ile gösterir. Çünkü terapistin yatıştırma ve yumuşatma eğilimleri olumsuz aktarımın gelişmesini engeller.

Narsistik sorunlarını tam çözememiş terapistler için de hastalar bir doyum kaynağı olabilirler. Terapide beklenen, terapiste hayranlık duyulması ve tüm zamanların en üstün terapisti olduğunun onaylanmasıdır. Böylesi durumlarda hastanın olumlu aktarımı en üstün oluşun kanıtı, olumsuz yaşantıları ise değersizleştirme belirtisi olarak yorumlanır.(Odağ, 2001).

Kohut’a göre ise kendi narsistik sorunlarını çözememiş terapistler hastanın kendilerini idealize ettikleri olumlu aktarım (idealleştirme aktarımı)* eğilimlerini reddederler. Bunun altında çoğu kez, hastanın idealleştirmesiyle terapist veya analistteki bastırılmış büyüklenmeci kendilikle ilgili fantezilerin tetiklenmesi korkusu yatar. Bir terapi sürecinde bunlar gibi pek çok farklı kombinasyon gözlemlemek mümkündür. (Kohut, 1998).

Terapistin kendi kişilik yapısıyla ilgili bir takım problemlerinin karşı aktarıma etkilerinin yanı sıra karşısındaki hastanın kişilik yapısından kaynaklanan bazı faktörler de karşı aktarım sürecini etkiler. Böyle bir olguya tam olarak aktarım demek doğru değildir. Çünkü böylesi bir durumda hastanın ilk nesne ilişkileriyle zaman zaman tutarsızlık gösteren bir takım faktörler dikkati çeker.

Örneğin bazı hastaların tedavisinde terapistte çaresizlik ve yetersizlik duyguları, engellendiği, istediği gibi davranılmasına izin verilmediği, kontrol edildiği, tüm çabalara karşı olumlu bir adım atılamadığı, hep yerinde sayıldığı izlenimleri ağırlıktadır. Bu tür duygu ve izlenimler obsesif- kompulsif kişilik yapılarında yaşanır. Histerik kişilik yapılarıyla çalışırken ise anlatılan ve yaşanılanların içtenlikli olup olmadığına yönelik sorular, görülenlerin yapay ve abartılmış gibi bir izlenim vermesi, hızlı değişimler ve rol yapıldığı izlenimi karşı aktarımın başlıca özellikleridir.

Klasik dinamik kurama göre her analist analizden geçmelidir. Kendi içindeki problemlerini, çatışmalarını kavrama yeteneğine haiz olmalıdır. Çünkü terapist hastasıyla girdiği terapötik süreçte hastaya karşı bir takım duygu, düşünce ve dürtüler hissedecektir. Bunlar hastanın kendinde çağrıştırdığı aktarım duyguları mıdır, yoksa kendi içindeki patolojik bir yapılanmanın sonunda karşı tarafa yüklediği bir anlam etkisiyle ortaya çıkan aktarım duyguları mıdır?

İşte terapist kendi patolojilerinin fakında olup bu ayrımı yapabildiği zaman kendini terapötik süreç içersinde daha özgür hissedecek ve hastanın ihtiyaçlarına uygun tepkiler ve stratejiler geliştirebilecektir.

Terapistin Zamanında Bağlanmaya İzin Vermesi 

Psikoretapi süreci içersinde bağlanma (attachment) çok önemli bir aşamadır. Terapinin tedavi aşamasına geçişi ancak bağlanma gerçekleştikten sonra başlar. Bağlanma oluşuncaya kadar terapist daha çok hastanın duygu, düşünce ve yaşantılarını onun referans çerçevesinden değerlendirir. Bağlanma oluşana kadar terapist, hastanın çelişkilerini, projeksiyonlarını, abartılarını vs. yaptığı pek çok savunmayı ve yaşadıklarını nasıl kendini haklı çıkaracak şekilde çarpıttığını görmesine rağmen bunlar hakkında herhangi bir yoruma girişmek yerine, hastanın bunları yaşantılarken neler hissettiğini anlamaya çalışır ve ona destek olmaya çalışır. Çünkü bu aşamada (bağlanma gerçekleşmeden) farklı bakış açılarını göstermek adına yapacağı herhangi bir açıklamanın sürece yapıcı etkisi yerine yıkıcı etkileri daha fazla olacaktır. Hasta (hayatında sürekli olduğu gibi) yargılandığını hissettiği anda süreç sekteye uğrayacak veya tamamen kopacaktır.

Terapi sürecinde hayati önemi olan bu aşama hakkında biraz daha ayrıntılı bilgi vermekte fayda vardır:

Modern psikolojinin en önemli kuramlarından biri olan bağlanma kuramı; gelişen çocuk ile onun dışarıdan ihtiyacını gideren ve bakım veren kişi arasındaki ilişkiyi ifade eder. Bu ilişkinin tonu, kişinin erişkinlik dönemindeki ilişkilerinin temelini oluşturur.

Evrim olgusu içersinde, bağlanma sistemi, türün devamı için gereken davranış sistemlerinin (örneğin; bakıcılık, çiftleşme ve keşfetme) sadece birisidir. Fakat Bağlanma sistemi, diğer sistemlerin arasında en merkezi ve kritik öneme sahiptir. Bu davranış sistemi diğerlerinin düzenli ve sağlıklı çalışmalarını sağlar. Anneyi güvenlik üssü olarak kullanan bebek diğer davranış sistemlerini geliştirir(Şengül& Yahya, 2001.). Yani bağlanma davranışı, bebekler ve anneleri ile fiziksel yakınlığı güçlü tutarak hem kendilerini çevreden gelebilecek tehlikelerden korunmasına yardım eder hem de onlara çevreyi keşfetmeleri için gerekli koşulları sağlar. (Solmuş, 2003.). Annenin güvenliğinden mahrum kalan bebek sosyalleşme ve keşfetmeye yönelik davranışlarına son verir. Çünkü bağlanma davranış sistemi harekete geçmiştir, bebek tekrar annenin varlığını kazanmaya çalışmakla meşguldür Bağlanma sisteminin en temel unsurları, bağlanılan kişiye yakın olma ve bu yakınlığı korumaktır. Bebek ancak bu bağlanma figürünün varlığından emin olduğu zaman çevreyi araştırma ve yeni şeyler keşfetme gibi bir işlevi yerine getirebililr. Bağlanma figürü çevreyi araştırma ve keşfetme sırasında tehlike hissedildiği anda geri dönülebilecek ve sığınılacak bir liman, bir güvenli üs görevi görecektir.

Bağlanma kuramının psikodinamik yönü ise erken yaşlarda bağlanma figürüyle kurulan ilişkinin niteliğinin yaşamın sonraki yıllarında kurulacak yakın ilişkiler için bir temel oluşturduğu savına dayanmaktadır. bebekler, anneleri ile olan etkileşimlerini özümseyerek kendileri ve diğer insanlar hakkında “içsel çalışan modeller”(şablonlar) geliştirirler. Bu içsel çalışan modeller, birbirleriyle ilişkili olan iki farklı boyuttan oluşmaktadır: “kendilik modeli”, bireyin kendisini ne kadar değerli gördüğüne ve başkaları tarafından da ne oranda sevildiğine ilişkin algılarını içerir. Bir bebeğin kendisiyle ilgili bir yargıda bulunması, kendini tanıması ve tanımlaması, en azından kendisinin iyi bir şey mi kötü bir şey mi olduğu konusunda karar verebilmesi mümkün değildir. Bebek kendiliği ile ilgili ilk tasarımları annesinin veya anne yerine geçen, kendisine bakım veren kişinin gözlerindeki, yüzündeki ifadeden çıkarmaktadır.(Erten, 2004.). İşte bu tasarım, çocuğun kendilik modelidir. “Diğeri modeli” ise, bireyin ihtiyacı olduğunda yakın çevresindeki insanlardan ne oranda yardım isteyebileceğine ve kişilerin güven vericiliğine ilişkin değerlendirmelerini yansıtmaktadır. Bu modelin oluşmasının kaynağı da yine annedir. Annenin çocuğun ihtiyaçlarına zamanında ve duyarlı cevaplar verebilmesi çocuğun dünyaya güvenle bakmasına ve etrafındakilerin güvenilir olduklarına dair inancının oluşmasını sağlar.

Bowlby’a göre bağlanma sistemi doğuştan yürürlükte olan bir sistemdir. Dolayısıyla bebek, bu sistem dahilinde bağlandığı figürün kendisini koruyacağı, rahatlatacağı yatıştıracağı ve aynı zamanda da özerk davranış ve araştırmada bulunmalarına izin veren ve bunu destekleyen bir bakıcı beklentisi ile donanımlı olarak dünyaya gelir. Daha sonra anne baba ile etkileşim süreci içersinde bu beklentilerinin karşılanması veya karşılanmaması sonucunda yukarıda bahsedilen kendisi ve diğerlerine dair zihinsel temsilleri oluştururlar.(Bawlby, 1986.) Hasta terapistin karşısına bu ilk yaşantılarından getirdiği zihinsel temsillerle gelir ve bu zihinsel modeller ancak, mevcut zihinsel model ve gerçeklik arasındaki farklılık çok açık olarak görünür bir hal aldığında değişme eğilimindedirler. Tıpkı aktarımda olduğu gibi terapistin görevi hastanın “kendi” ve “diğerleri” hakkında oluşturduğu olumsuz içsel modellerini değiştirmektir. Bunu da hastanın olumsuz yaşantı ve reddedilme beklentilerini, tutarlı olarak doğrulamayan sürekli bir ilişki süreci ile başarabilir.

Hasta için bir bağlanma figürü olabilmenin terapi süreci için hayati önemine daha önce değinilmişti. Bunu gerçekleştirebilmek de bu bölüme kadar bahsedilen faktörlere dayanarak mümkündür. Hastaya “burada, her şeyimle senin için varım. Seni senden bile daha çok önemsiyorum. Seni karşıya ulaştıracağım” mesajını doğru bir şekilde verebilmek çok önemlidir. Terapide bağlanmanın kurulması demek, hastayı kendinden koruyacak, realiteden kopmasını önleyecek sağlam bir kazığın çakılması anlamına gelir. Özellikle ağır narsistik ve sınırda kişilik bozukluklarında bu çok önemlidir.

Çünkü hasta zaman zaman kontrolünü kaybedip dağılabileceği endişesini taşır. Böyle durumlarda onu koruyan tek şeyin bu terapi sürecine duyduğu güven ve terapistin şahsında yaşadığı bağlanma ilişkisidir.

Hasta ile terapist arasında bu tarz bir bağlanma ilişkisi kurulduktan sonra hasta terapisti ya kendisinin bir uzantısı ya da kendisine çok benzeyen dışarıdan bir kimse gibi algılamaya başlar*. Dolayısıyla terapistle zaman zaman negatif bir diyalog veya etkileşime girse bile onun vurguladıklarının önemine her zaman inanır ve sistemin dışına çok fazla çıkmaz.

Bilgilendirmek 

Terapi sürecinin asıl hedefi hastanın kendi sorunlarını ve sorunlarının kaynağını objektif olarak görebilmesini sağlamak ve ondan sonra bu sorunları ortadan kaldırabilmek için eyleme geçmesini sağlamaktır.

Hastanın böyle bir değişim sürecine girebilmesi için öncelikle içinde bulunduğu zaman diliminde kendisiyle ilgili gerçekleri objektif olarak, tüm çarpıtmalardan, savunmalardan sıyrılarak görebilmesi gerekir. Böyle bir içgörü aşamasına ulaşabilmek için de bir takım psikolojik ve psikiyatrik bilgileri öğrenmesi gerekir.

Bunun için de hasta bir ön eğitime alınır. Bu eğitimde hastaya insanın biopsikososyal gelişimi, hastanın anlayabileceği seviyede anlatılır. Biraz daha ayrıntılandırılacak olunursa bu eğitim aşamasında anlatılan konular şöyle sıralanabilir: ruhsal yapının davranışlarımızı nasıl etkilediği; davranışsal açıdan normal ve patolojik davranışın nasıl öğrenildiği ve uygulandığı; davranışsal hatalardaki sosyal öğrenme teorisi, modelleme ve genelleme gibi konular; bilişsel yeteneklerimizin nasıl geliştiği, algılarımızdaki öznelliğin etkisini göstermek amacı ile bilgi işleme sürecindeki sistematik hatalar; bunlar arasında selektif seçicilik, aşırı genelleme, küçültme, abartma, ya hep ya hiç tarzında düşünme, bireyselleştirme ve keyfi çıkarsama üzerinde oldukça yoğun durulur. Otomatik düşünceler ve afonksiyonel şemaların ne olduğu ve nasıl çalıştığı; düşünce ve duygulanım arasındaki etkileşme siklusunun nasıl bedensel yapımızı etkilediği ve otonom sinir sistemimizde ne tür etkilere yol açtığı anlatılır.

Dinamik formülasyona uyan hastalara daha ağırlıklı olmak üzere bebeğin psikoseksüel gelişimi anlatılır. Bu gelişim sürecindeki fiksasyonların ne tür ruhsal bozukluklara yol açabileceği; ruhsal yapımızın id, ego, süper ego ve bilinç, bilinç öncesi , bilinç dışı kavramları; bunlar arasındaki dengenin nasıl sağlandığı ve bu denge bozukluklarında meydana gelen anksiyetenin temel nedenlerinin neler olabileceği basitleştirilerek anlatılır. Egonun düzenleyici rolünün önemi ve bu rolünü yerine getirirken kullandığı savunma düzeneklerinin neler olduğu; hastanın kendinde olan rahatsızlığın iç görüsünü yapabilmesi için tüm savunma düzenekleri örnekleri ile anlatılır.

Bu anlatma süreci tamamlanınca hastaya verilen tüm bilgi ve eğitim materyali hastanın kendi hayatı ile ilişkilendirilerek, hayatından örnekler verilmeye çalışılır. Hastanın kendi hayat hikayesinden alınan çarpıtmalar, otomatik düşünceler,davranışsal kalıplar, savunma düzenekleri hastanın tolere edebileceği seviyede hasta ile birlikte işlenir (Özakkaş, 2004).

bu şekilde bir bilgilendirme sürecinin hem hastanın uzun zamandır yaşadığı kaostan bir nebze de olsa kurtulmasına katkısı vardır; zira hasta daha bu bilgilendirme aşamasında kendisiyle ilgili bir takım şeyleri kendi kendine görebilmektedir, hem de hasta ve terapist arasında geçen bu interaktif süreç raportun kurulmasına çok olumlu katkılar yapmaktadır. Hasta önce kendi hayat hikayesini hiç engellenmeden ve yargılanmadan anlatma fırsatı bulmuş daha sonra hayatıyla ilgili daha önce hiç farkına varmadığı bir takım şeyleri fark etmiş olmasının rahatlatıcı etkisiyle, bu aşamada olumlu yönde gelişmeler görülür.

Teşhisi Netleştirmek 

Hastaya bir teşhis koyup, onu kategorize etmek, etiketlemek ne kadar doğru bir tavırdır şeklindeki tartışmalar varlığını sürdürmeye devam etmektedir. Zira temelde her hastanın semptomları kendine özgü ve biriciktir. Birini diğerine benzetmek gibi bir yaklaşımın doğru olmadığını savunan bir anlayış söz konusudur. Bu anlayışa göre hastalık yoktur, hasta vardır. Buna karşın teşhis ve tedavi konusunda ortak bir bilimsel zemin oluşturma ihtiyacı kaçınılmaz olduğu için böyle bir sınıflama ve kategorizasyona gidilmek zorunda kalınmıştır.

Peki terapist tarafından tespit edilen teşhisin hastaya yararı ve zararı nedir? bunun hasta üzerinde stigma etkisi yaratmaktan başka bir işe yaramayacağını, zaten bir psikoloğa veya psikiyatriste gidiyor olmanın toplumsal baskısının sıkıntısını yaşayan hastaya bir de özellikle tedavisi oldukça uzun ve zahmetli olan, hatta bazı ekollerce tedavisi olmadığına inanılan bir kişilik bozukluğu teşhisini bildirmenin onu demoralize etmekten başka bir işe yaramayacağını düşünülebilir.

Fakat buna rağmen hastaya teşhisini net bir şekilde bildirmekten çekinmeyen terapistler de vardır. Çünkü net bir şekilde problemlerini ve bunların kaynaklarını gören hasta, ne ile savaştığının farkında olarak, egosunun hastalıklı tarafıyla sağlıklı tarafını ayrıştırıp, hastalıklı tarafını kontrol altına alabilmek için çaba harcar. Kendi gibi aynı teşhisi almış kimselerle iletişim içine girip hatta düzelme sağlayan kimseleri görerek motive olma imkanına sahip olabilir. Bunların yanı sıra toplumun büyük bir kısmı bu tarz patolojilere sahipken, tedavi görme imkanına sahip olduğu için kendini şanslı dahi hissedebilir.

Pek çok hasta yaşamının belli bir dönemine kadar sıkıntılarıyla yaşamını sürdürmüş, fakat artık mevcut yaşantısını devam ettirmesine imkan kalmamıştır. Bu şekilde gelen hastalar, terapiste gelirken sorunlarını halletmek amacıyla gelmektedirler. Sorunlarını halletmek isteyen hasta, sorununa odaklanarak onu nasıl çözeceğini düşünür. Böyle bir durumda ona sorunun ne olduğu fark ettirilir. Böylelikle problemin varlığı ve sınırlarının ne olduğu gösterilir. Problem net ise, içeriği belirgin ise ve problem ile ilgili datalar elimizde ise yapılacak tek şey problemi nasıl çözeceğimizle ilgili zihinsel egzersizler yapmaktır. Böyle durumlarda teşhisin net olması süreci oldukça kısaltmaktadır.

Fakat durum her zaman bu şekilde kolay değildir. bazı hastalar kendi rasyonel kimlikleri ile problemlerini çözmek için terapiste gelmelerine rağmen bir süre sonra amaçlarından sapıp, üzüm yemek yerine bağcıyı dövmeye kalkışmaktadırlar. Bunun nedeni henüz sonucunun ne olacağı belli olmayan bir sürecin belirsizliğinin yerine elde mevcut olan yapıyı koruma çabası olabileceği gibi terapiste yapılan ödipal temelli bir aktarımın neticesi de olabilir. Bu tarz bir hasta süreci baltalamak için her türlü malzemeyi kullanabildiği gibi kendisine bir teşhis konulmasını da kullanacaktır. Böyle bir durumda direncin ortadan kaldırılmasıyla ilgili ön çalışmalar yapılmadığı müddetçe tedavi ilerlemez.

Bunun yanı sıra bazı hastalar terapiye gerek kendi isteğiyle gelmiş olsun, gerekse başkaları tarafında zorla getirilmiş olsun; hastalıktan elde ettikleri bilinç dışı sekonder kazançları devam ettirmek, problemini çözdüğünde kaybedeceği bir çok şeyi olduğu için, şuurlu ve planlı bir şekilde problemin devamını sağlamak (temaruz), kendisini bu duruma sürüklediğine inandığı kimselerin ne kadar kötü olduklarını anlatmak (tedavi ücretini de kızdığı insanlara ödetmek suretiyle onlardan intikam da amaçlar arasında) gibi faktörler de terapi sürecini baltalamaya sebeptir. Dolayısıyla hastaya teşhis koyarken bütün bu faktörleri de dikkate almak gerekir

Eğitmek-Öğretmek

Yukarıda anlatıldığı şekliyle genel bir bilgilenme sağlandıktan ve teşhis net bir şekilde ortaya konduktan sonra hastaya probleminin davranışsal, bilişsel, dinamik veya varoluşsal hangi katmanda olduğuna göre bir tedavi stratejisi belirlenir ve terapi süreci boyunca hastanın tedavisi ile ilgili gerekli olan teknikler öğretilmeye başlanır. Hastanın mevcut yaşantısında sorunlu alanlar ve bunlarla ilgili sorunlarla karşı karşıya kaldığında yaptığı patolojik davranışları, düşünceleri, bunların dinamik formülasyona uygun düşen yönleriyle ilgili yorumları, kullandığı savunma mekanizmalarına dair farkındalık düzeyinin arttırılmasına yönelik bir eğitim sürecine girişilir. Fakat böyle bir süreçte (aşağıda daha ayrıntılı bir şekilde üzerinde durulacaktır) yorumlar yapılırken doğru zamanda ve dozunda olmasına, hastanın egosunun bunları tolere edebilecek güçte olmasına özen gösterilmelidir.

Bu süreçte terapist, hasta bunları kendi başına yapabilecek farkındalığa ulaşıncaya kadar otomatik düşüncelerini yakalamak, bilgi işleme sürecindeki hataları tespit etmek, kullandığı savunmaları fark etmek, yerleşmiş olan patolojik davranışların ayırdına varmak gibi becerileri, hastanın getirdiği güncel malzeme üzerinden tekrar tekrar işleyerek bunların hastada bir meleke haline gelmesini sağlamaya çalışır. Ayrıca bu aşamada ortaya çıkan dirençleri de tespit edip öncelikle bunlar üzerinde çalışmak gereklidir. Aksi takdirde süreç tıkanacak ve bir ilerleme sağlamak mümkün olmayacaktır.

Bunların yanı sıra bir taraftan varolan patolojiyi tedavi etme süreci devam ederken diğer taraftan da hastanın yaşamını devam ettirmesine yardımcı olacak yaşam becerileriyle ilgili bir eğitim sürecinin başlatılması gerekir. Zira bazı hastalar ağır patolojileri nedeniyle hayatlarının her alanında sorunlar yaşıyordurlar. Bu eğitimde daha çok davranışçı- bilişsel yöntemlere dayanan sosyal becerilerini arttırmaya yönelik bir program uygulanır (Özakkaş, 2004). Örneğin bir sosyal fobik hastanın semptomlarının kaynağı preödipal kaynaklı bir sönmüş kendilikle ilgili, ödipal çatışma kaynaklı bir narsistik yapı vs. (örnekler çoğaltılabilir) olabilir. Ya da sadece bir modelleme sonucu oluşmuş bir davranış örüntüsü olabilir. Fakat her durumda hastanın şu andaki yaşantısını etkileyen bir sosyal beceri eksikliği mevcut. Dolaysıyla mevcut patolojinin tedavisi devam ederken bir yandan da özellikle davranışçı yöntemlere dayanan bir sosyal beceri kazandırma sürecinin işletilmesi elzemdir.

Görüldüğü gibi hastanın terapi ve tedavi ile ilgili bir takım bilgileri edinmesi ile bunların içselleştirilip kişinin kendisine maledilmesi aynı şeyler değildir. hasta bu bilgileri aktif bir şekilde kullanabilme becerisine ulaşabilmek için terapistle birlikte uzunca bir süre böyle bir eğitim-öğretim sürecine ihtiyaç duyulur. Hasta ancak bir takım şeyleri kendi kendine fark edebilme becerisine ulaştıktan sonra bir değişim sürecine girme imkanı kazanır.

Zamanında Yorumlamak

Dikkatlerin bir davranışın bilinçdışı nedenlerine yöneltilmesi ve davranış ile onun bilinçdışı nedenleri arasında bir bağlantı kurulmaya çalışılması yorumsal bir yaklaşımdır. klasik dinamik kuramda içgörüyü ve tedaviyi gerçekleştiren yorumdur (Fenichel, 1975).

Yorum öncelikle savunma ve dirençlerin bilinçdışı nedenlerinin bulunup işlenmesinde büyük yararlar sağlar. Savunma ve dirençlerin işlenmesi, altta yatan dürtü ve patolojik birimlerin bilinç alanına ulaşmalarına sebep olur. Dolayısıyla zamansız yapılan bir yorum sonucu bilinç alanına ulaşan bu duygu ve dürtüler, ego tarafından ani bir baskın olarak algılanabilir. Hasta bu bilinçdışı baskına, artan içsel sıkıntı, ne yapacağını bilememe ve boşluk duyguları ile tepki verir; ya da iç sıkıntısı artmaz ancak savunmalar yoğunlaşır, ruhsal belirtiler şiddetlenir ve eyleme vurumlar artar. Bu durum ego gücü yetersiz olan hastalarda eyleme vurumların aşırı şiddetlenmesi, intihar düşüncelerinin yoğunlaşması ya da hastanın psikotik bir sürece girmesi gibi sakıncalı sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle yorumlamadan önce hastanın bilinçdışına atılan öğelere yaklaşmasını sağlayan hazırlık aşamasının mutlaka geçirilmiş olması ve aktarımın oluşmuş olması gerekir. Ayrıca terapistin hastalara “neyin” , “ne zaman” ve “ne kadar” bildirileceğini kestirmesi yorumdan çok daha önemlidir.

Yorumla ilgili üzerinde durulması gereken çok önemli bir başka konu da ödipal ve preödipal bozuklukların ayırıcı tanılarının yapılmasıdır. Zira preödipal dönemle ilgili bozukluklarda ego henüz yapılanmamış veya çarpık yapılanmıştır. Dolayısıyla bu tarz hastalar bu tarz yorumları kaldırabilecek ego gücüne sahip değildirler.

Bu durumu kısaca izah etmekte fayda vardır: Freud ruhsal bozuklukların çözülmemiş çatışmalardan kaynaklandığını düşünmekteydi. Ruhsal çatışmalar, doyum arayan dürtülerin süper ego ya da dış dünyanın yasakları ile karşılaşmaları ve engellenmeleri sonucu ortaya çıkmaktaydı. Yani çatışma, ruhsal aygıtın üç yapısal öğesi arasındaki uyuşmazlığın ürünüdür. Bu model geçerliliğini günümüzde de sürdürmektedir. Fobiler, obsesif- kompulsif bozukluklar, depresif bozukluklar gibi nevrozların tedavisinde bu modelden yararlanılmaktadır. Bu tür hastalıkların tedavisinde temel amaç bilinçdışı çatışmaları bilinçli hale getirmek ve bunaltıyı azaltıcı değişimleri sağlamaktır. Bunu yapmak için de kullanılan en etkili yöntem ( tabii az önce belirtildiği gibi uygun zamanda) yorumdur.

Ancak Ferud’un çatışma modeli ruhsal yapının belirli bir gelişim düzeyine ulaşmış olduğunu varsayar. Ödipal çatışmalar, üçlü ilişkiler ve bastırma gibi tanımları belli bir gelişim düzeyine (ödipal) ulaşmış ruhsal yapının özelliklerini taşır. Bu gelişim düzeyinde yapısı bozulmamış bir ego varsayılmaktadır. Freud ruhsal yapının bu gelişim aşamasına ulaşamamış yapılanmalarına psikoz demiştir. Oysa günümüzde nevrozlar ve psikozlar arasında yer alan büyük bir hastalık kümesinin var olduğunu biliyoruz. Psikotik bozukluklar yanında sınır bozukluklar, narsistik bozukluklar ve prepsikotik durumlarda da Freud’un varsaydığı gelişim düzeyine ulaşılamamıştır. Dolayısıyla Freud’un çatışma modeli bu bozuklukların tedavisinde yetersiz kalmaktadır.

Daha sonra ortaya çıkan ego psikoljisi, kendilik psikolojisi, nesne ilişkileri kuramı sayesinde tedavide dikkatler ödipal çatışmalar kadar egonun yapısına çevrilmiştir. Böylece ego ile kendilik, kendilik ve nesne tasarımları ve bu tasarımlar arasındaki uyuşmazlıklar; kendilik sınırları, ikili ilişkiler ve alt düzeydeki savunmalar da inceleme alanının kapsamına alınmıştır. Bu aşamada preödipal kökenli ağır ego bozuklukları da tedavi edilebilir duruma gelmiştir.

İşte bu tarz ağır ego bozuklukları gösteren hastalarda terapist ruhsal aygıtın yapısına daha çok dikkat etmek zorundadır. Egonun güçsüz olduğu durumlarda, yorumdan önce bunu kaldırıp kaldıramayacağı sorusu dikkatle ele alınmalıdır. Ego gücünün yetersiz olduğu durumlarda yapılan yorumun yerini bulmadığı, tedavi edici bir etki yapmadığı, hatta bazen hastanın durumunu kötüleştirdiği gözlenmiştir. Özellikle narsisistik kişilik bozukluklarında bu durum savunma kalkanlarının daha da güçlendirilmesine sebep olmaktadır. Çünkü hastanın egosu gerçeklikle yüzleşebilecek güce sahip değildir.

Peki bu tarz ağır perödipal döneme bağlı ego bozukluklarının özellikleri nelerdir: a) Alt düzey savunma düzenekleri olan bölme, yansıtmalı özdeşim vs. kullanmak, b) bastırma, yadsıma, yansıtma gibi daha üst düzey savunmaları çok aşırı ve sık kullanmak, c) ağır narsistik yaralanmalar ve d) tehlikeli dışa vurumlar. e) örgütleme, bütünleştirme ve sentez yeteneğinin zayıf olması. f) İkili ilişkilerin ötesine geçememe, g) kendilik sınırlarının dayanıksız ve çabuk değişebilir olması ve h) bütün bunlara yoğun duyguların eşlik etmesi. Bu tür hastalar ağır narsistik yaralanmalar yaşarlar, aşırı alıngandırlar, sık sık alınganlıklar yaşarlar (Odağ, 2001).

Bütünlüğü Kaçırmayıp Süreç İçinde Hastayı Taşımak : 

Terapist, terapi sürecinde kaybolmuşsa hasta da kaybolacaktır. Dolayısıyla terapiste bu süreçte rehberlik edecek bir yol haritası gereklidir. Aslında hastalığın gidiş ve sonlanışını baştan kestirmek çok zordur. Bu zorluğa karşın psikoterapi veya psikanalize başlamadan önce terapist, hastanın uygulanacak tedavi yönteminden yararlanıp yararlanmayacağını ve tedavi yönteminin uygun olacağını belirlemek durumundadır.

Psikoterapi olumlu ya da olumsuz yönde kolay değişmeler gösteren dinamik bir süreçtir. Hastalığın gidiş ve sonlanışı da bu değişmelerden etkilenir. Bu nedenle terapist, prognostik ölçütleri ruhsal sağaltımın her aşamasında göz önünde bulundurmalıdır.

Prognostik ölçütleri, nevrotik yapılarda ve kişilik örgütlenmelerinde ağır bozukluklar olan hastalarda olmak üzere iki farklı gruba ayırabiliriz. Nevrotik yapılarda hastalık belirtilerinin prognostik ölçüt olarak değerlendirilmesi:

a) Yakınmaların nitelik ve nicelikleri (bedensel, ruhsal, davranışsal):

Prognozun genellikle bedensel (somatik) yakınmalarda ruhsal yakınmalara kıyasla daha kötü olduğu, çünkü psikosomatik hastalığı olan kişilerin ruhsal sorunları (depresyon, fobi, obsesyon-kompulsiyon) olanlara kıyasla daha az duygusal daha çok akılcı bir yapıya sahip oldukları, çatışmalarını sözelleştiremedikleri gözlenir.

Yine aynı şekilde bir davranışın savunma işlevlerinde başat bir konuma gelmesi, süregenleşmesi olumsuz bir pronostik göstergedir. Bu tür hastalar çatışma konumlarında duygu sergileyeceklerine ya da semptom oluşturacaklarına, bir davranışla tepki verirler. Davranış belirtinin ya da duygunun yerini alır. Bu bir de egoya uyumlu (egosyntonic) daha da olumsuz bir prognozu gösterir.

b) Yakınmaların başlayış biçimleri, ortaya çıkarıcı etmenler ve süreleri:

Hasta hikayesini anlatırken “yakınmalarımın ne zaman başladığını bilmiyorum”, “bunlar kendimi bildim bileli vardı”, nasıl başladıklarından haberim yok ama galiba on senedir bunları taşıyorum”, “yakınmalarım dört yıl önce şefimle bir tartışmadan sonra başladı” gibi değişik ifadeleri değişik prognostik ölçütleri gösterir.

Ayrıca hastaların yakınmalarını kendilerine göre bir nedene bağlayıp bağlayamamaları, ortaya çıkarıcı nedenleri anımsayıp anımsayamamaları da önemlidir. Bir hastanın ruhsal yakınmalarını ruhsal nedenlere bağlayabilmesi, psikolojik zihinselliğin ve içgörünün bulunduğunu gösterir. Genelde yakınmalarıyla ailesi, kendi davranışları ya da anımsanan bir çatışma arasında bağlantı kurabilmek olumlu prognostik ölçütler arasında yer alır.

Hastaların yakınmalarının ne zaman ve hangi koşullarda ortaya çıktığını bilebilmeleri ve onları kendilerince anlaşılır bir nedene bağlayabilmelerinin yanı sıra bunlara eşlik eden duyguların da anımsanması iyi bir gidiş ve sonlanışa işaret eder. Ortaya çıkarıcı nedenlerle yakınmaların şiddetti arasında ters bir orantı olması olumsuz bir prognozu düşündürür.

c) Hastanın yakınmalarına karşı tutumu:

Prognozun asıl belirleyicileri yakınmaların süresinden çok, hastanın yakınmalarına karşı tutumu, hastalığından rahatsız olup olmamamasıdır. Örneğin hastanın yakınmalarından rahatsız olup onlardan kurtulmak istemesi, belirtilerin süresinden bağımsız ve olumlu bir prognostik ölçüttür.

Hastaların toplumda başarı kazanmaları ve bu başarılarının hastalıklarına karşın sürmesi olumlu bir ölçüt olarak değerlendirilmelidir. Öte yandan, hastalıkla başlayan başarısızlık, verimliliğin ve yaratıcılığın azalması olumsuz ölçütlerdir. Hastanın kendi kendisini nasıl algıladığı, kendisine saygısının azalıp azalmadığı da çok önemlidir. Hastalığa rağmen giyim, görünüş ve bedensel bakıma dikkat edilmesi de olumlu bir prognozu belirtebilir.

Bunlar dışında hastanın yaşı, zekası, yetenek ve içgörü düzeyi de prognostik ölçütler olarak belirtilmelidir. Yeti yokluğundan çok, var olan yetilerin hastalıkla azalması ya da yitmesi olumsuz bir prognozun işaretidir.

d) Olumsuz çekirdek belirtilerin varlığı: 

Çocukluk çağında ortaya çıkan tik, tırnak yeme, kekeleme, gece korkuları gibi belirtilerin; aşırı çekingenlik; ukalalık; aşırı sesiz ve uysal olunması gibi davranışların ergenlik döneminde kendiliklerinden yok oldukları gözlenir. Bu tür belirtilerin ve davranışların ergenlik döneminden sonra da sürmesi olumsuz prognostik ölçütler arasında yer alır.

Bütün bunların yanı sıra Freud olumsuz prognostik ölçütler arasında şunları da sayar: hastalıktan sağlanan ikincil kazançların olması, bilinçdışı ağır suçluluk duygularının olması nedeniyle tedavi sürecinde ortaya çıkan herhangi bir olumlu gelişmenin ardından hastanın durumunun birden bire daha da ağırlaşması (acımasız bir süper egoyu yumuşatma uğraşı).

Nevrotik yapıların yanı sıra borderline, prepsikotik ve narsisistik hastalar gibi kişilik örgütlenmelerinde ağır bozukluklar olan bir grupta bu ölçütleri belirleyip bir yol haritası belirleyebilmek çok daha zordur. Çünkü bu hastalarda çatışmalar, savunma mekanizmaları, ve nesne ilişkileri nevrotik yapılardan çok daha farklıdır. Kendilik entegre olmamış, kimlik bocalaması ve preödipal sorunlar ağırlıktadır. Tümünde belirtiler uzun süreli, ortaya çıkarıcı nedenler belirsizdir. Dış nesnelerden korkuları tedaviye karşı motivasyonu engellemekte ve hastalar ne yapacaklarını bilememektedirler. Ayrıca egonun güçsüz, nesne sürekliliğinin gelişmemiş olması, tehlikeli eyleme vurumlara neden olur ve tedavinin sürekliliğini güçleştirir.

Bütün bu prognostik ipuçlarını takip etmenin amacı; başta belirtilen, terapistin süreç içerisinde, terapinin bütünlüğünü, esas hedefini, vizyonunu gözden kaçırmayıp, nerde olduğunun sürekli farkında olmasına yardımcı olmaktır.

Winnicot (1962), annenin kucaklama, kuşatma, çocuğun her ihtiyacı olduğunda orada olarak çocuğunun kendiliği için güvenli ve kolaylaştırıcı bir çevre hazırlama işlevlerini düzenli olarak başarmak zorunda olduğunu ifade eder (Winnicot, 1962). Bunun klinik karşılığı terapist-hasta arasında yaşanan süreçte yaşantılanır. Bu süreç içerisinde hasta zaman zaman terapistin kendi alanına son derece ağır ve sarsıcı bir şekilde müdahalelerde bulunur. Hastalar terapötik çerçevenin sınırlarını aşmalarına rağmen terapist, hastanın yarattığı girdaba düşmez, bunları kendi egosunda abzorbe eder ve duygularını izleyerek gözleme geçer. Bu gözlemler sonucunda da bir takım terapötik girişimlerde bulunarak yoluna devam eder. Asla hastadan ya da terapiden vazgeçmez. Hastanın yaşantıladığı bu güvenli alan kaçınılmaz olarak yeniden yapılandırıcı bir işlev görmektedir.

Terapist bir taraftan hastaya “ne olursa olsun ben seninleyim” mesajını verirken, bir taraftan da “hastanın, patalojileri yüzünden üstü örtülmüş kapasiteleri ile derinden sezgisel bir iletişim içindedir. Terapist hastanın bu üstü örtülmüş kapasilerine bakarak, hastanın kendisinin göremediği geleceğini görebilme yetisi içerisindedir. Freud’un terapist veya analisti bir kayanın içinde saklanmış heykeli gören heykeltıraşa benzettiği analojisi de bunu vurgulamaktadır. Terapist her durumda süreçten kopmayarak ve hastanın süreç sonundaki durumunu görebilerek ve en önemlisi buna inanarak yürüttüğü içsel yapılandırma işlemi terapinin temel unsurlarıdır. Bir hasta terapistine çektiği acıların son bulup bulmayacağını sorarken aslında terapistinden “potansiyeline ve başarılı olacağına dair inancının olduğunu” teyid etmesini istemektedir.

Bütün bunlara dayanarak terapistin, hastanın her türlü direncine, işgaline, manipülasyonuna rağmen hayatta kalabilmesi, hastaya dair bir vizyonunun olması ve bu vizyonuna dair inanç taşıması bir terapi sürecinin bel kemiğidir. Bu temel tutumlara sahip olmak, gerek sürecin başında gerekse farklı aşamalarındaki prognostik ip uçlarına dair sürekli bir farkındalık haline ihtiyaç duymaktadır.

Sosyal Senkronizasyon

Kimlik ve kişiliğimizin oluşmasında pek çok faktörün etkisi vardır. Bunlar arasında içinde bulunduğumuz kültürün katkıları yadsınamayacak derecededir. Benliğimizin* yapısı, dünyayı, başkalarını ve kendimizi nasıl görüp algıladığımızı belirler, varoluşumuzun temelini oluşturur ve her türlü duygu, düşünce ve davranışımızı etkiler. Bu durumun temelinde de içinde bulunulan kültürün özellikleri yatar.

Kültürler-arası psikoloji literatüründe temel olarak iki tür kültürden ve bunlar içinde varolan iki tür benlik yapısından söz edilmektedir (Pepiton, 1987; Sampson, 1988; M.B, Smith, 1994). Bir çok batı kültüründe yaygın olan, ayrışık, başkalrından ayrışmış bir varlık olarak “bireyci benlik” ve batı dışındaki toplulukçu kültürde görülen başkalarıyla iç içe girmiş, sosyal bağlamdan koparılamayan, “ilişkili benlik”.

Bireyci kültürlerde; başkalarının arasından sıyrılmak ve kendini göstermek, farklı olmak, kendini ifade edebilmek, kişisel amaçları gerçekleştirebilmek, kendine ve iç güdülerine güvenmek, kendi başına karar vermek ve bu amaçların arkasında durmak önemlidir. Bireyci kültür, bu özelliklere sahip olmayı değerli kılar. Bu yüzden, böylesi bir insan olmak, kişinin özgüvenini ve özdeğerini arttırır; çünkü kültürün diğer üyelerinin beklentisi bu yöndedir. Kişisel yeteneklerin, zekanın , kişilik özelliklerinin, bireysel amaç ve tercihlerin dikkate alındığı bireyci kültürde bu özelliklere sahip olmayan insanların o kültürle barışık yaşaması zordur.

Toplulukçu kültürlerde ise, benliğin ayrışmışlığına değer verilmez. Bu kültürlerde başta gelen kural, başkalarına uymak ve onlarla bağlılığı sürdürmektir. Kişinin sosyalleşme şekli, onun ait olduğu gruplara ve genel olarak varolan ilişkilere uyum göstermesini, başkalarının duygularına duyarlı olup onların aklından geçeni okumasını, ona atfedilen görev ve rolleri ve ondan beklenen davranışları yerine getirmesini sağlar. Kişiden beklenen görevler ve roller belirlenmiştir ve kişinin başkalarıyla olan bağlarının güçlenmesine olanak sağlar.

İlişkili benlikler için, özgüven, özdeğer ve doyum kavramları batıda tanımlanandan çok başka anlam taşır. İlişkilere uyum gösterebilmek ve ilişkilerin bir parçası olabilmek, ilişkili benlikler için özgüven ve özdeğerin temelini oluşturur. Bu tür benliğe sahip olan insanlar, başkalarına bağlı olarak tanımladıkları statülerine uygun olarak davranırlar. Örneğin; A şahsının kızı, B okulunun öğrencisi gibi. İlişkili benlik, sınırları katı çizgilerle diğer benliklerden ayrışamamıştır. Başka benliklerle örtüşme görülür. Başka bir deyişle, benliğin tanımının bir kısmını başka benlikler oluşturur. Dolayısıyla düşünce, duygu ve davranışları öncelikle etkileyen kişisel özelliklerden çok, başkalarıyla olan ilişkilerdir. Toplulukçu kültürde, kendini öne çıkaran kişiler hoş görülmez. Kendi başına farklı bir birey olmaktansa, grubun bir üyesi olarak varolmak daha çok önem taşır (Kağıtçıbaşı, 2004).

Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde bu her iki tip benlik yapısını görmek de mümkün. Ülkenin doğu kesiminde daha çok ilişkili benlik hakimken batıya doğru ayrışık benlik hakimdir. Fakat durum, düşünüldüğünden çok daha karmaşıktır. Zira ülkemizde çok net çizgilerle doğuda belli tip, batıda belli tip benlik hakimdir demek çok kolay değildir. çünkü sosyal yapılar statik, olduğu gibi kalan yapılar değildir. sürekli bir dinamizm hakimdir. Örneğin doğudan batıya göç, doğulu ailelerin çocuklarını batı şehirlerine eğitim amaçlı göndermeleri vs. pek çok sebepten dolayı toplum içersinde bir etkileşim söz konusudur. Bu durumun bireysel olarak yansıması; topluma ve kendilerine yabancılaşma, kim olduğunu tanımlayamama gibi semptomlarla tezahür eden bir tür kimlik bocalamasıdır. Yine bu durum toplumsal açıdan çok daha kronik bir tabloya sebep olmaktadır. Toplum içinde farklı kişilik özelliklerine sahip, birbirlerinin önceliklerini, beklentilerini anlayamayan farklı kitleler arasında kutuplaşmaya neden olduğu gibi aynı aile içerisinde kuşaklar arası çatışmalara neden olmaktadır. Bu noktada farklı kültürel kodlara sahip bir terapistin bu tarz sosyolojik gerçekleri göz ardı ederek yürüteceği bir terapi süreci tam olarak hedefine ulaşmayacaktır. Terapistin aynı kültürel kodlara sahip olması hatta belki de toplulukçu kültürde yetişmiş ve ilişkili benlikten bireyci benliğe doğru geçiş sürecini tecrübe etmiş ve bunun bedellerini de ödemiş olması ve bu süreç sonucunda kimlik bütünlüğünü sağlamış olması hastaya içinde bulunduğu durumun anlaşıldığı hissini çok daha fazla yaşantılamasına ve ileriye yönelik umut kazanmasına sebep olur.

Bunların yanı sıra din, mitoloji, coğrafi konum (iklim, buna bağlı olarak geçimin nasıl sağlandığı, daha önce o topraklar üzerinde varolan medeniyetler), ortak yaşanan travmalar (gerek doğa olaylarından gerekse savaşlardan kaynaklanan) gibi pek çok faktörün de etki etmesiyle oluşan alt kültürler bireylerin psikolojik yapılarını anlamada çok büyük önem arz etmektedir. Bu manada öğelere yabancı olan bir terapistin istediği kadar akademik yetkinliği olsun hastasına yabancı kalacaktır. Örneğin alt kültürde önemli bir yere sahip olan cin çarpması, cinlerle ilişki, içine şeytan kaçması gibi vakalarla karşılaşan ve bunlara yabancı olan bir terapistin durumu bir psikotik tablo gibi değerlendirmesi olağandır.

Hayatı Anlamlandıracak Alanlara Yönlendirmek

İnsanoğlu elinde olmayan nedenlerle, kendine sorulmadan bu dünyada varolmuştur. Aynı zamanda insan, varlığını fark edebilen tek varlıktır. Varlığını fark etmeyle beraber varlığının neden ve niçinlerini sorgulamaya başlamıştır. Bu sorgulama neticesinde ulaşacağı nokta; bilmediği bir süreçte, belirsizlik içinde, anlamsız olan bir hayatta, yalnız başına, sorumluluğun kendine ait olduğu ve ölüm gerçeğinin her an kapının önünde olduğu bir gerçekle karşılaşacaktır (Yalom, 2001). Bu açmazlarla karşılaşan birey, büyük bir bunaltı, sıkıntı ve korku hissedecektir. İşte insanoğlu bu ağır bunaltıyı yaşamamak için varoluşun bu ağır gerçekleriyle yüzleşmemek için varoluşunu hissedeceği başka yollar aramaktadır. Aksi takdirde hissedeceği yokluk ve hiçlikle yaşamını sürdürmesi çok zordur. İşte varoluşçulara göre klinik tabloların pek çoğun bu yokluk ve hiçlik hislerini ortadan kaldırmak için üretilen semptomlardır. Kişi semptomlarını; yokluğa ve hiçliğe karşı varolduğuna, varlığının devam ettiğine dair bir delil olarak hep yanı başında tutar. Bu bireylerin semptomlarını kaldırmaya yönelik alınacak olan tedbirler onların yok oluşunu meydana getirir. Bu hiçliği yaşamaktansa semptomları ile birlikte bir varoluşu hissetmek tercih edilen bir yönelim olmaktadır. Dolayısıyla kişi hastalığına sıkı sıkıya sarılmakta ve bırakmak ismemektedir. İşte hastayı varoluşunu hissedebileği bir takım alanlara yönlendirmediğiniz sürece bir sonuca ulaşmak oldukça zordur. Bu durumun farkında olunmayıp sadece semptomlara odaklanıldığı takdirde ya çok ciddi dirençlerle karşılaşılır ya da semptomlar ortadan kalkmasına rağmen çözümlenmesi çok daha zor bir bunaltıyla karşılaşılır.

Değiştirilebilinir ve Değiştirilemez Öğeleri Ayrıştırmak, Değiştirilemez Öğeleri Kabullenmeyi Sağlayacak Bir Yaşam Felsefesi Kazandırmak

Bir terapinin hastaya kazandıracağı en önemli şey; eğer hayatta kabul edilmesi gereken bir takım gerçekler varsa bunları baştan kabul etmek ve onlara karşı donanımlı olmaya çalışmaktır. Bu hayata karşı yeni bir duruş, yeni bir hayat felsefesidir. Fakat bu hiç de kolay değildir. İnsanın eksikliklerini kabul edip onlarla yüzleşmesi hatta onları alaya alabilmesi çok güçlü bir ego gerektirir.

Bedensel engeli olan insanların bazıları coşku ile hayatı yaşarken diğer bir kısmının bedensel engelli olma nedeniyle bir ömrü depresyonda geçirdiği bilinmektedir. Aradaki fark nedir? Buradaki temel fark, kabul edilmesi gereken bir gerçeği kabul edip hayata onunla devam edebilme kararını alabilmektir. Zira hayatta birtakım gerçeklerden kaçmak mümkün değildir. Kişinin psikolojik veya fiziksel değiştirilmesi ve tedavisi mümkün olmayan bir problemi olabilir. Gerçekleri kabullenmek, hayatı daha kaliteli yaşayabilmek için alternatif stratejiler geliştirebilmeye olanak sağlar.

Adler (1946) bedensel eksikliği olan kişilerin durumu ve bu eksikliklerine karşı geliştirdikleri tepkiler üzerine önemli saptamalarda bulunmuştur. Adler’e göre önemli olan, böyle bir bedensel kusurun biyolojik niteliğinden çok, kişinin bu durumu nasıl karşıladığı ve onun hayatını nasıl etkilediği hususudur. Bir kısmı organ eksikliğine karşı yapıcı tepki geliştirmiş ve böyle bir eksikliği olamayan insanlara göre bu hayat koşusuna daha geriden başladıklarını kabullenmişler. Böylece oturup kaderlerine isyan etmek yerine bu farkı kapatmak adına çaba sarfederler. Bir kısmı ise, böyle bir durumla yüzleşmek yerine hayattaki başarısızlıklarına karşı bu eksikliklerini savunma olarak kullanırlar. Böyle bir kişi, eğer kekeme olmasaydı ne denli üstün bir varlık olduğunu düşler (Gençtan, 1998). Bu düş, özrünün yarattığı eksiklik duygularını bastırmada ona yardımcı olur. Böylece hayatı boyunca yarattığı fantezi dünyasında sahte bir üstünlük duygusuyla yaşamaya mahkum eder kendini. Fakat bu sahte üstünlüğün, gerçeklikten kopuk olmak gibi ağır bir bedeli vardır.

Bunların yanı sıra hayatta değiştirilemeyecek öğeler dendiğinde sadece fiziksel bir takım eksiklikleri düşünmek yetersiz kalmaktadır. Kişinin geçmişini, ailesini, yaşadığı travmaları, kayıpları da değiştirmesi mümkün değildir. kişinin yapabileceği tek şey vardır; o da bugününü değiştirmek. Bunu değiştirmenin tek yolu da kişinin hayata bakışını, yaşam felsefesini değiştirmektir. İşte terapinin kazandırmayı amaçladığı da bu bakış açısıdır. En basit olarak; bir sınavda başarısız da olunabilineceği gerçeğinin kabullenilmesi performans anksiyetesini ortadan kaldırır. Ölüm gerçeğinin her an yanı başımızda olduğunu kabullenmek yaşamın ne kadar kıymetli olduğu gerçeğini daha derinden hissetmemize neden olur.

Doğadaki tüm varlıklar “eksi bir durumdan”dan “artı bir durum”a geçmek için sürekli bir çaba içindedir. Adler bu durumu eksiklikten kurtulma çabası ya da üstünlük çabası olarak adlandırmıştır. Üstünlük çabası, eksiklik duygusunun doğal bir sonucudur. İnsan soğuktan rahatsız olduğu için bedenini koruyucu giysi ve barınaklar yapmış, hastalık ve ölümden korktuğu için tıp bilimini geliştirmiştir. Dolayısıyla eksiklik ve yoksunluk duygularının yarattığı hoşnutsuzluk duyguları gelişimin de yapı taşlarıdır.

Zamanında Ayrışmaya İzin Vermek

Bowlby’a (1960) göre bağlanma canlıların doğuştan getirdikleri bir eğilimdir. Yani tüm canlılar ilk doğduklarından itibaren bir bağlanma ihtiyacı içerisindedirler. Bağlanma ihtiyacı yalnızca biyolojik gelişimin değil aynı zamanda psikolojik gelişimin de en önemli besin kaynağıdır. Dolayısıyla bağlanma figüründen ayrışmak da her zaman sıkıntı yaratır.

Bağlanma ihtiyacı yaşamın ilk yıllarında çok daha yoğun hissedilir ve bu dönemde bebek kendisini annenin bir parçası gibi yaşantılamak ister. Daha sonra çocuğun oturmayı, ayakta durmayı, yürümeyi, konuşmayı öğrenme süreçlerinde bu ihtiyaç hep devam eder. Fakat tedrici olarak bir azalma da yaşanır. Çocuğun gelişim aşamalarında bağlama ihtiyacı uygun bir şekilde ele alınıp karşılandığında, kişiliğin yapı taşı halini alır; uygun olmayan bir şekilde karşılandığında patalojiye sebep olurlar. İşte terapi süreci travmatize olmuş bağlanma ilişkisini tamir etmeye çalışır. Süreç içersinde terapist bir bağlanma figürü olmuş hastanın çocukluğunda travmatik olarak yaşantıladığı bağlanma ilişkisi terapistle birlikte yeniden yaşantılanmıştır. Dolayısıyla bu bağlanma ilişkisinin doğru bir şekilde yaşantılanması kadar sonlandırılıp, ayrışma sürecinin doğru zamanda ve şekilde olması da çok önemlidir. Aksi takdirde master kalıp hep aynı şekilde devam edip gidecektir.

Tıpkı yaşamın ilk yıllarında bebeğin anneyle iç içe olduğu, kendiyle ötekini ayrıştıramadığı ve bu birliktelik sürecinde kendi iç ruhsal yapılarını oluşturmaya başladığı dönemden, kendi ve nesnenin farkına vardığı daha sonra yavaş yavaş yaptığı libidinal nesne yatırımını geri çekerek libidinal kendilik yatırımını arttırdığı ve sonunda özerk bir birey haline geldiği döneme kadarki süreçleri terapi sırasında terapistle yaşantılar. Terapist bu süreç içerisinde hastanın bir yardımcı egosudur. Masterson’a (2003) göre tedavide hasta derece derece libidinal nesne yatırmını azaltır ve libidinal kendilik yatırımını arttırır. Buna bağlı olarak işlevselliğinde gözlenebilir derecede artma ve semptomlarında azalma izlenir. Ayrıca egonun güçlendiği, otonomi kazandığı, yaratıcılık kapasitelerinin serbest kaldığı gözlenir. Özellikle sınır durum patalojilerinde en büyük ilerleme, kendilik temsilinin, nesne temsilinden tam olarak ayrılmasında ortaya çıkar.

Bütün bu gelişmeler gözlenmeye başladığında artık terapistin yardımcı ego olarak görevi tamamlanmıştır. Ayrışma süreci tıpkı gelişim dönemlerini sağlıklı olarak tamamlamış ve artık kendi ayakları üzerinde durabilecek duruma gelmiş bir gencin evlenmesi veya üniversiteye gitmek için yuvadan ayrılması gibi tatlı bir burukluk şeklinde yaşantılanır.

14) Zamanında ayrışmaya izin vermek :