Dr. Kamile CAN

İkamet Ettiği İl : Ankara
Medeni Hali : Bekar
Çalıştığı Kurum : Ayas Devlet Hastanesi Acil Servis
İş Adresi : Ömeroğlu Mahallesi Süzen Caddesi Ankara

EĞİTİM :
Lisans : Cumhuriyet Üniversitesi Tıp Fakültesi (1992)

ÇALIŞTIĞI KURUMLAR :

  • Ayas Devlet Hastanesi Acil Servis

Gülüm BACANAK

Psikolog Gülüm Bacanak Kimdir?Gülüm Bacanak

1979’da Eskişehir’de doğdum. İlk, orta ve lise öğrenimimi Eskişehir’de tamamladım. Çocukluğumdan beri insan psikolojisine dair ilgim ve meraklarım vardı.  İnsanı çözmek tıpkı bulmaca çözmek gibi, karşınıza ne çıkacağını bilemiyorsunuz.  Severek ve isteyerek girdiğim Hacettepe Üniversitesi Psikoloji bölümünden 2002 yılında mezun oldum. 4 yıl boyunca Ankara’da çeşitli özel eğitim ve rehabilitasyon merkezlerinde zihinsel engelli, otistik  ve konuşma güçlüğü çeken çocuklarla ve aileleriyle çalıştım.  Zihinsel engelli çocuklarla çalışmak gerçekten eşsiz bir deneyimdi, hala özlemle andığım anılarım ve çocuklarım olmuştur. Zihinsel engellilerde dil ve konuşma becerilerinin geliştirilmesi, artikülasyon bozuklukları, kekemelik ve otistik çocuklarda PECS yönteminin kullanımı konusunda deneyimlerim oldu.

CİSED’den Cinsel Terapi  ve Evlilik Terapisi Eğitimi, Omni Hipnoz Akademisi’nden Hipnoz Eğitimi ve EFT Emotional Freedom Technique – Duygusal Özgürlük Tekniği eğitimi, Türk Psikologlar Derneği’nden Klinik İlk Görüşme eğitimleri aldım. Psikoterapi Enstitüsü bünyesinde düzenlenen Bütüncül Psikoterapi Eğitimi’nin temel eğitimini tamamladım. Bireysel, çift ve grup terapileri yapmaktayım. Ağırlıklı olarak ülkemizde büyük bir eksiklik ve ihtiyaç olduğuna inandığım cinsel terapi ve evlilik terapisi konusunda çalışmaktayım. Ayrıca depresyon, sosyal fobi, anksiyete bozukluğu, obsesif kompulsif bozukluk ve kişilik bozuklukları konusunda da çalışıyorum.  Almanya’da 1971 yılından beri cinsellik konusunda araştırmalar yapan DGSS – German Society for Social Scientific Research kuruluşunun iki yılda bir düzenlediği konferanslara iki defa konuşmacı olarak katıldım. ‘Türkiye’de Cinsellik ve Medyanın Rolü” ve ”Türk toplumuna özgü Vajinismus tedavisi” konularında sunumlar yaptım. Çeşitli kurumlarda ”cinsellik, cinsel işlev bozuklukları, kadın- erkek cinselliği, evlilik sorunları ve cinsel sorunlar ” konularında seminerler vermekteyim. İyi derecede İngilizce ve orta düzeyde İtalyanca biliyorum.

Toplumumuzu cinsellik ve cinsel sorunlar konusunda bilgilendirmeyi amaçlayan  Cinsel Sağlık Enstitüsü Derneği’nin kurucu üyesiyim ve Genel Başkan Yardımcılığını yürütmekteyim.  21. yüzyılda olmamıza rağmen cinsellik ne yazık ki ülkemizde hala ayıp, yasak ve günah olarak algılanmakta ve okullarda ve ailede cinsel eğitim verilmemektedir. Cinsel işlev bozukluklarının temelinde de bilgisizlik ve deneyimsizlik yatmaktadır. Her geçen gün çığ gibi büyüyen ve çiftleri umutsuzluğa sürükleyen cinsel sorunların çözümüne CİSED olarak katkıda bulunmaya çalışıyoruz.

Her insanın zaman zaman kendi başına üstesinden gelemediği sorunlar  olabilir ve bir uzman desteğine ihtiyaç duyabilir.  Bu çok normaldir bir durumdur. Korkmanıza ve endişelenmenize gerek yok. Bir terapiste başvurmaya çekinmeyin, terapi hayatınıza çok şey katacaktır.  Psikoterapi kendinize verebileceğiniz en güzel hediyedir.

Bütüncül Psikoterapiye Giriş

Not: Aşağıdaki metin Kenneth R. Evans ve Maria C. Gilbert Bütüncül Psikoterapiye Giriş Kitabından Tercüme edilmiştir.
Tercüme: Psikoterapi Enstitüsü Çalışanları

 Bütüncül bir ilişkisel psikoterapi modeli için önsöz 

Entegrasyondan bahsederken, “bütüncül” teriminin pek çok tanımı ve kullanım alanı vardır. Genel olarak, terim, psikoterapide örnekleyen veya kavramsal olarak tutarlı, ilkeleri belli iki veya daha fazla yaklaşımın kombinasyonuna doğru giden veya yeni bir meta-teorik entegrasyon modelini temsil eden her türlü yönelime atıfta bulunur. Literatürde genellikle “entegrasyon” ve “eklektizm” arasında bir ayrım yapılır; entegrasyon kapsamlı ve iç tutarlılığı olan bir süreç olarak kabul edilirken, eklektizm genellikle belirli bir durumda “işe yarayan” her türlü yöntem arasından, orjinal yaklaşıma teorik olarak uygunluk veya teorik tutarlılık derdi gütmeksizin, gelişigüzel bir seçim yapma olarak tanımlanır. Oysa, pratikte çoğu klinisyenin kullandığı bütüncül yaklaşımdaki dinamik tarza bakıldığında, ikincisi, kişinin geliştiği, değiştiği ve zaman içinde kendine has bir çalışma tarzı geliştirdiği sürecin aşamalarından biri olarak görülebilir. Bu gelişim süreci içinde çoğumuz “ hastanın ihtiyaçlarına göre farklı yaklaşımlardan yararlanırım” dediğimiz bir aşamadan geçmişizdir. Bu gelişim süreciyle ilişkili olarak Norcross ve Goldfried’un entegrasyon hakkında yaptığı yorum şudur: “Temel ayrım ampirik pragmatizm ile teorik esneklik arasındaki farka dayanır. Entegrasyon, eklektizmdeki çok çeşitli süreçlerin pragmatik bir harmanlanmasının ötesine geçen bir kavramsal ve teorik yaratım taahhütünde bulunur” (Norcross ve Goldfried, 1992, sf. 12). Bu kitabın amacı, okuyucuya, farklı hasta ihtiyaçlarına uygun yaklaşım esnekliğini içinde barındıran yaratıcılıkta ve ilişki paradigmasına dayalı  bir entegrasyon modeli için çerçeve sunmaktır.

 

Birinci bölümde entegrasyonun felsefi temeli gözden geçirilmektedir. İkinci bölümde entegrasyonun tarihi ve entegrasyon sürecinin alanda nasıl kavramsallaştırıldığı incelendikten sonra üçüncü bölümde bütüncül yaklaşımın psikoterapideki kullanımına bakılmaktadır. Dördüncü bölümde, kendilik ve kendilik-gelişimini farklı boyutlarıyla inceleyen bir yaklaşıma dayalı  gelişimsel-ilişkisel entegrasyon modelimizi sunuyoruz. Beşinci bölümde ise psikoterapi sürecine, ilişki-içinde-kendilik yaklaşımıyla bağlantılı öznelerarası bütüncül (intersübjektif entegratif) bir yaklaşımdan bakılmaktadır. Altıncı bölümden dokuzuncu bölüme kadar modelimizin terapötik pratikte uygulanışı ile ilgili vaka örnekleri verilmiş, onuncu bölümde ise aynı süreçler süpervizyon açısından incelenmiştir. 11. bölümde bütüncül psikoterapistlerin klinik eğitimi ile ilgili meseleler tartışılmakta ve bütüncül psikoterapist olabilmek için gerekli temel yetkinlikler ile ilgili bir liste sunulmaktadır. Son olarak 12. bölümde ise, alanda çalışan bütüncül psikoterapistleri etkileyen bazı mesleki endişeler gözden geçirilmektedir.

Bizin entegrasyona yaklaşımımızda, farklı yaklaşımlar veya yaklaşım kombinasyonlarının  ortaya konulması önemlidir ancak öncelikle bütün psikoterapilerlerde ortak olan özelliklere, özellikle de terapötik ilişkinin merkeziliğine vurgu yapılır. Entegrasyona getirilen bu ilişkisel yaklaşım, hasta ve terapist tarafından yeniden yaratılmış öznelerarası bir alanda, içinde gelişim ve sağaltımın gerçekleşebileceği taşıyan/tutan (holding) bir çevre sağlamanın önemini doğrulamaktadır. İlişkiyi yeniden yapılandırmaya yapılan bu vurgu, terapiyi “iki-kişilik” bir süreç olarak gören bir yaklaşımla ele aldığımızı göstermektedir. Bu yaklaşıma göre, terapi, her iki katılımcının da, ortak bir ilişkiye katkıda bulunduğu ve karşılıklı bir etkileşimin gerçekleştiği nazik bir dans halidir.

Burada değişimin mimarı olarak hastanın konumunu vurgularken, aynı zamanda terapistin ilişkideki varlığının kalitesine önem veriyoruz. Terapötik süreç zincirleme bir çaba olarak ve her terapötik ilişki kendine özgü ikili niteliği açısından biricik görülür. Terapötik ilişki her zaman belirli bir toplumsal, politik, tarihsel ve tinsel bağlamda gerçekleşir. Bu bağlam, insanların arasındaki etkileşimin doğasını belirler. Bu nedenle biz, terapötik ikiliğin yer aldığı daha geniş bağlamı bütün boyutları ve karmaşıklığı ile ele alırız. Bu yaklaşım, terapötik sürecin merkezine terapötik ilişkiyi koyar, aracısız, doğrudan bir karşılaşma olan bu ilişki sürekli değişim yaşanan bir alanda kapsayıcı bir işlev görür. Bu süreçte, teknik ve stratejilere dair yaratıcılık için alan açmak önemlidir çünkü bunlar ilişkisel bağlam içinden çıkarlar ve organik olarak terapötik süreci kolaylaştırırlar.

İlişkisel-gelişimsel yaklaşımımızda bizi entegrasyona götüren temel kavram “gelişen kendilik”tir. Burada ilişki-içindeki-kendilikten söz ediyoruz çünkü kendilik ve çevre ayrılmaz bir şekilde ilişkilidir ve birbirleriyle bağlantılıdır. Kişinin, yaşamı boyunca, farklı gelişim evrelerinde yeni ilişkiler ve yeni zorluklarla karşılaştıkça,  “kendiliğinin” gittikçe karmaşıklaşan bir şekilde geliştiğini ve evrildiğini düşünüyoruz. Temel olarak ilişki-içindeki-kendiliğe odaklanıyoruz çünkü kişinin çevresinden bağımsız varolamayacağını veya gelişemeyeceğini düşünüyoruz. Kohut (1977) ve onu izleyen kendilik psikologları gibi biz de, “kendilik” deneyimimizin biricikliği ile kişiliği örgütleyen temel şey olduğunu düşünüyor, bir taraftan da etrafımızdaki doğal hayat ve insanlıkla aramızda bir köprü oluşturduğuna inanıyoruz. Hepimiz, kendimizle, ötekilerle ve dış dünyadaki canlı cansız varlıklarla kurduğumuz ilişkilerimizde bir istikrar sağlayabilmek için sürekli bir “tutarlı kendilik” yaratmaya ve korumaya çalışırız.

İlişki-içinde-kendilik kavramını geliştirirken, kendilikle ilişkiye dair altı farklı alana bakıyoruz:

1.Biyolojik alan: kendiliğin bedenle ilişkisi. Bu ilişki “Benim, kendimin kendi bedenimle ilişkim”. Burada kişinin kendilik deneyimine yaşayan, nefes alan bir mevcudiyet olarak bakarız; kişi kendi bedenini nasıl hareket ettiriyor ve kendi bedensel kendiliği ile ilişkisi nedir.
2. İntrapsişik alan: Kendiliğin kendilikle ilişkisi. Bu, kişinin iç dünyasındaki deneyimleri ile ilgilidir; kendiliğin farklı kısımlarının birbirleriyle diyalogları, bunların nasıl yapılandığı ve zaman içinde nasıl geliştiğini inceler.
3. Kişilerarası alan: Kendiliğin ötekilerle ilişkisi. Burada kişilerarası ilişkilere ve ötekilerle ilişkilerimizi nasıl düzenlediğimize bakılır. Bağlanma süreci ile erken dönem ilişkilerinin öznelerarası, karşılıklı etkileşim içinde olan niteliğinin yaşamın ilerleyen dönemlerinde ilişki kurma tarzını ve kendilik-nesnesi ihtiyaçlarını belirlemesi üzerinde durulur.
4. Kültürlerarası ve bağlamsal alan: Kendiliğin içinde bulunduğu bağlamla ilişkisi. Burada kendilik deneyimimizin bağlamla ne kadar içiçe geçtiğine bakılır. Sürekli gelişim içinde olan kendilik üzerindeli sosyal, politik, tarihsel, ekonomik, kültürel ve örgütsel etkiler incelenir.
5.Ekolojik alan: kendiliğin fiziksel çevre ile doğa ile ilişkisi. Burada kişinin doğal hayat ile kurduğu ilişkiye bakarız,  doğaya gösterdiği duyarlılık veya duyarsızlığının kendi varoluşunu nasıl etkilediğini inceleriz.
6. Transandantal alan: Kendiliğin kişilerüstü ve ruhani dünya ile ilişkisi. Burada insanın kendi varlığını aşan daha büyük bir anlam arayışını ve kişinin ruhani kendiliğini geliştirme yollarını inceleriz.

Yaşam boyu gelişim gösteren ilişki-içindeki-kendilik hakkındaki tartışmamızın merkezinde, Buber’in (1996) “I-Thou” ilişkisi kavramı vardır. Bu ilişkinin, sağlıklı bir canlı ve tutarlı kendilik gelişimi için elzem olduğunu düşünüyoruz. Bu tarz bir ben-sen ilişkisel sürecinde kişi, kendine de ötekine de karşılıklı bir etkileşim içinde değer verir. Bu saygılı karşılıklılık olmadığında, kişi utanç duygusu ve kendiliğin dağılması tehlikesine açık hale gelir. Bu anlamda, modelimizin kendi-öteki ilişkisinde meydana gelen yoldan sapmalar ve bunların birey üzerindeki etkileri üzerine de söyleyeceklerimiz var. Sonra da bu sapma veya noksanlıkların verimli bir terapötik ilişki içinde nasıl sağaltıldığına bakacağız.

Bütüncül psikoterapinin felsefesi ve değerleri

Not: Aşağıdaki metin Kenneth R. Evans ve Maria C. Gilbert Bütüncül Psikoterapiye Giriş Kitabından Tercüme edilmiştir.
Tercüme: Psikoterapi Enstitüsü Çalışanları

 Felsefe ve değerler üzerine neden bir bölüm koyduk? 

Epistemolojinin (bilgi teorilerinin) psikoterapideki her türlü yaklaşımı anlamakta çok önemli bir yeri olduğunu düşünüyoruz. Bir psikoterapi modelinin felsefi temeline dair elimizde en azından genel bir bilgi olmadığında, modelin dayandığı teoriyi veya modelin klinik alanda uygulanışına dair değerleri eleştirmemiz mümkün olmaz. Bir psikoterapistin değerlerini yok sayacağını varsaymak garip olur; bu değerler her zaman açıkça ortaya çıkmasalar da aslında her zaman davranış veya tavırlarında zımnen vardırlar. Bilgi, iktidarın aracıdır ve hiçbir zaman politik olarak masum değildir (Tanesini, 1999). Bu nedenle,  bir bilgiye dayandığını ileri süren bir psikoterapi yönteminin, hastaya nasıl (değerleri içinde açıkça veya gizil bir şekilde var olan) bir güç taşıyacağı sorusu çok anlamlıdır.

 

Bütüncül psikoterapiye bakış açımızı belirleyen temel unsur psikoterapistin “eleştirel öznellik” pratiğine dayalı “reflektif bir uygulayıcı” olmasıdır (Reason, 1994). Fonaghy et al.(2002), reflektif fonksiyonu (özdeğerlendirme işlevi) “kendi ve ötekindeki zihinsel durumları tasarlayabilme kapasitesi” olarak tanımlar. Bu sayede kişi, “ötekilerin inanç, duygu, tutum, arzu, umut, bilgi, hayal, gösteriş, hile, niyet ve planlarının” kendininkinden farklı olduğunu kavrayabilir (sf.24). Bu nedenle, bu bölümde bütüncül psikoterapi yaklaşımımızın dayandığı felsefeleri ve onlardan çıkarttığımız değerleri gözler önüne sermek istiyoruz, çünkü ancak böylece yaklaşımımızın daha iyi anlaşılacağını ve yapıcı bir şekilde eleştiriye açılabileceğini düşünüyoruz. Bunun yaratıcı yeniliklere ve diyaloğa bir davet olarak duyulacağını umuyoruz.

Öncelikle sormak zorunda hissettiğimiz soru şu: Karuso’nun (Dryden ve Norcross, 1990, sf.184) belirttiği gibi gerçekten 480 farklı terapi türü var mı? Yoksa farklı psikoterapi modelleri kullanan bazı teorisyenler temelde aynı prensiplerle çalışırken bunları farklı terapötik dillerle mi ifade ediyor? Psikoterapileri entegre etmeye yönelik gittikçe artan hareketliliği, farklı modeller arasında zannedilenden daha fazla ortaklık olduğunun işareti olarak görmek herhalde yanlış olmaz. Ya da bu durum bilinmekte olmasına rağmen bir sonuca varılamamıştır çünkü terapistler teori, model veya yaklaşımlarının altında yatan varsayımları nadiren sorgularlar; bu nedenle de karşılaştırma yapmak zorlaşır (Mace, 1999). Goldfried’in vaka formülasyonları için ortak bir dil kurma iddiası, kavramsallaştırmalar arasında var olan ortaklıkları bulup, farklı oryantasyonlar arasında köprü kurma çabası olarak görülebilir (Goldfried, 1995b).

Görünen o ki terapistlerin belirli terapi ekollerine çekilme nedenleri arkasında “nötr nesnellik ve mantık”tan çok kişisel sebepler yatıyor (Barton, 1974). Hatta Frank ve Frank (1991)’e göre, herhangi bir psikoterapik yaklaşımı anlamak ve uygulamanın temelinde inanç var. Her ne kadar terapötik ilerleme için gerek hasta gerekse terapist açısından terapötik yönteme inanmak gerekse de, bu inançların geçici ve eleştiriye açık değil de değişmez doğrular olarak görmenin tehlikeli olacağı noktasında Downing’e katılıyoruz (Downing, 2000). Elbette belirli bir yaklaşıma yatırılan zaman ve para düşünüldüğünde, onu eleştirel bir yaklaşımla ele almak zorlaşıyor da olabilir.

Geçmiş 20 yıl içinde, UKCP (United Kingdom Council for Psychotherapy) ve EAP (European Association for Psychotherapy) bünyesinde yapılan psikoterapiler arasında ekumenik bir ruha doğru eğilim görülmekte; profesyonel konferanslarda, The psychotherapist, the journal of UKCP, The International Journal of Psychotherapy EAP, ve Journal of Psychotherapy Integration (SEPI) gibi dergilerde kapsamlı olarak tartışılmaktadır. Bu üç organizasyon arasında diyalog sağlayabilmek ve koruyabilmek için farklı yaklaşımlar arasında işbirliği kurmak gereklidir. Ne var ki bu gelişmelerin önemini fark etmemize rağmen, pek çok psikoterapi ekolünün “rakip” teorilere ulaşmak ve ilgilenmekten uzak;  birbirlerinden soyutlanmış bir şekilde var oldukları çok açık. Aslında “farklı” psikoterapi ekollerinin çoğalması, Roma Katolik Kilisesi tekelinin dağılmasından sonra türeyen dini mezheplere benzetilebilir. Her bir psikoterapi “mezhebi” içinde, evrensel olarak hep geçerli olacağına dair bir inancı da içinde barınıdıran, değişmeyen köktenci bir unsur varmış gibi görünüyor. Bu da destekleyici diyalog ve eleştiri yerine dogmanın hakimiyetini getiriyor. Bu duruma karşı çıkma cesaretini gösterenlerin, görüşlerinin sapkın bulunduğunu hissedip, yeraltında kalmayı tercih etmelerine şaşmamak gerek. Belki de yeni “ekollerin” türemelerinde katkı sağlayan bir taraf da var çünkü tartışmalı bir fikir son kertede başka bir yerde kendine mesken bulmak zorunda kalabilir.

Halka açık bir konferansta Sophie Freud, Carl Jung ve büyükbabası Sigmund Freud’u “sahte peygamberler” olmakla eleştirdi çünkü kendilerine taraftar çekebilmek için bağımlılık ve sorgusuz sadakati teşvik ettiklerini düşünüyordu (Freud, 2002). Sophie Freud’un, psikoterapi uzmanlarının liderleri ile “baba veya annelerimiz” yerine “kız ve erkek kardeşlerimiz” ile yaptığımız gibi ilişkilenmeye ihtiyacımız olduğu yönündeki iddiası, bizim de psikoterapisti bir mürit yerine kendini değerlendirebilen bir uygulayıcı olarak görme eğilimimizi destekler nitelikte. Psikoterapistlerin eğitim ve öğretimi bu sürece uygun bir sorumluluk taşımak zorunda. Downing’in de iddia ettiği gibi,

Bir eğitim programı bazı şüpheleri kaldırabilir gözükse de, yaklaşımın temel varsayımına yönelik bir karşı çıkış genelde cesaretlendirilmez, yok sayılır ya da “direnç” olarak yorumlanır. Eğitimden geçen kişi, çok geçmeden, neleri yaparsa ve söylerse övgü ve ödül, neleri yaparsa kaşların kalkması, sessizlik ve hatta azarla karşılaşacağını öğrenir (Downing, 2000, sf.39).

Verdiğimiz eğitimlerde, farklılıklar arasında diyaloğun ve gelişmekte olan çerçeve ve düşünce tarzlarında bireyselliğe saygı göstermenin yollarını açmak zorundayız.

Çağdaş felsefi akımların psikoterapi üzerindeki etkisini anlayabilmek için, önce bu felsefi akımların nasıl bir tarihsel bağlam içinden çıktığına bakmak gerekir. Kuhn (1962), bizi, kendimize ve dünyaya nasıl baktığımız, hayatımızı nasıl anlamlandırdığımız ve bütün bir kültür çağının nasıl şekillendiği ile ilgili olan paradigmalar fikriyle tanıştırdı. Var olan teori veya teorilerle çelişen ve zıt düşen yeni teoriler ve yeni varsayımlar ortaya çıktığında, ve bunlar, alan içinde araştırmaya değecek asli değişikliklere yol açtığında, bir paradigmadan diğerine geçiş gerçekleşir.

Batı felsefesi, din ve bilimi içinde üç paradigmadan söz etmek mümkündür. Platon’un tüm hakikatin, insan aklını aşan ideal ve formlara dayandığı fikrine dayalı Klasik veya Modern-öncesi Çağ (M.Ö. 429-347) Yunanistan’da doruklarına ulaşmıştır. Hakikat evrenseldi çünkü güzellik, iyilik, adalet gibi evrensel formlar üzerine kurulmuştu. Bu formlar metafizikti ve insan bilgisi bu formların varlığı üzerine kuruluydu. Musevi ve Hristiyan geleneklerinde bu,Tanrının yaratan olması ve insanlar da dahil diğer herşeyin, Tanrı’nın varlığından çıkıyor olması fikrinde açıkça görülebilir. Günah, tanrı ile ilişkimizi bozar ve ilişkiyi tamir etmek için vahiylere göre davranmamız, pişman olmamız ve inanç sahibi olmamız beklenir. İnanç yeni bir bilgi biçimi olarak ortaya çıkar-tecelli eden bilgi. Hakikat evrenseldir çünkü kaynağını ezeli ve ebedi bir yaratıcıdan alır.

Onyedinci ve  onsekizinci yüzyıllarda Modern Çağ veya Aydınlanma Çağı, bilgiyi batıl itikat ve dini dogmalardan ayıklayıp yerine aklın gücünü koydu. Gözlem, hesap, sonçları kontrol etme, sonuçlara varma, fikirleri test etme, teoriler geliştirme gibi pek çok faaliyet, teleskop ve prizma gibi icatlar sayesinde olanaklı hale geldi. Batıda insanlar dogma hapsinden ve ilahi bir cezanın korkusundan kurtulmaya başladılar. Deneysel yöntemler, kör inançlardan gözlenen gerçeklere geçişi sağladı. Evrenin dayandırıldığı merkezde bir kayma gerçekleşiyordu. Teosentrik bir paradgimadan, rasyosentrik bir paradigmaya geçilmişti. Evren rasyoneldi ve akıl yoluyla anlaşılabilirdi. Hakikat evrenseldi çünkü insan rasyonel bir varlıktı. Descartes (1596-1650) dogmadan akla geçişi “Tanrı var demek ki ben de varım” sözlerinin yerine şu ünlü sözleri koyarak özetledi: “Düşünüyorum öyleyse varım.”

Bugün nam-ı diğer postmodern çağda, bilgi ve bilimsel araştırma yoluyla özgürleşme ve ilerlemeye olan inancımızı yitirmiş gözüküyoruz (Kvale, 1992). Kişilsel bilgi ve öznellik desteklenirken, nesnellik kuşku ile karşılanıyor. Rosen’e göre, “bilgi ve anlam belirli bir zaman ve sosyal matriks içinde yapılandırılır ve tekrar yapılandırılır. Tüm zamanlar ve kültürler için geçerli, evrensel ve değişmez özler veya nesnel hakikatler oluşturmazlar” (Rosen, 1996, sf.20). Dolayısıyla doğanın aslî gerçekliği, dışarıdan nesnel olarak gözlenebilecek ayrı veya tamamlanmış bir gerçeklik değildir. Postmodern bir yaklaşımla bakıldığında, herhangi birşeyi anlamanın tek bir, evrensel, imtiyazlı, doğru, hakikatli ve güvenli yolu yoktur; buna insanı anlamak da dahil! “Postmodernizm, bilimsel entelektüelizmin ipliğini pazara çıkardı, insana uygulanmaya kalkıldığında bunun Viktoryen ahlakçılığın kılık değiştirmiş halinden başka bir şey olmadığını gözler önüne serdi.” diyen Loewenthal’a yakınız. (Loewenthal, 1996).

Postmodernizmin genel tonu meraklı, kafası karışık, çoğulcu, parça parça ve açık-uçludur ve Tanesini’ye (1999) göre postmodern fikir, büyük idealler ve teorilere inancını büyük ölçüde kaybetmiştir. Lyotard (1996) postmoderni “anlatılarüstü bir duruma doğru giden kuşkuculuk” olarak tanımlar. Artık postmodern çağda, psikoterapinin, kullandığı teorik dil, terapötik yöntemler, veya kullanım alanları açısından bilimselmiş gibi gözüken doğası yoluyla “kasıtlı veya kasıtsız” bilim paltosunu giymesi mümkün değildir (Downing, 2000, sf.237). Hatta Heath’e göre “psikoterapötik teoriler teori değildirler: zihinden-zihine mitlerdir ve bu nedenle amprik olarak test edilemezler.”

Psikanalizin ve dolayısıyla da kökenleri, hipotezlerin doğrulanabilirliğine inanılan ondokuzuncu yüzyıl liberal hümanizminin modernist çerçevesi içinde konumlanmıştır (Tolman, 1994). Liberal hümanizm Schopenhaur, Kierkegard, Marx ve Nietzche tarafından, daha yakın bir geçmişte ise Freud’un fikirleri, feminist yazarlar tarafından  kültürel olarak Juda-hristiyanlık içinde hapsolmakla eleştirilirken, avrupamerkezli yaklaşımlar içinde yükselişe geçen paternalistik varsayımlar “ geleneksel rolleri onaylayan ve yaradılıştan kaynaklı farkları doğrulayan cinsler arası gücendirici ilişki”leri destekler niteliktedir (Millett, 1969, sf.78). Psikoterapiye yöneltilen başka bir eleştiri de (benzer bir şekilde) kullanılan farklı yaklaşımlarda bağlamsal/sosyal faktörleri dışarıda bırakarak sadece bireysel deneyim üzerine odaklanılması ile ilgilidir. Bu yaklaşım, bireyi çevresi, bağlamı ve sıkıntısının kaynağında yer almış olabilecek dış etkilerden soyutlayarak ele almaktadır.

Buna alternatif olarak postmodern yapısalcı paradigmanın temelleri “göreceli bir ontoloji (birden çok gerçeklik), öznel bir epistemoloji (bilen ve karşılık veren anlamı yeniden yaratır) ve doğalcılık ile ilgili (doğal bir dünyada) bir dizi metodoloji” üzerine dayanır (Denzin ve Lincoln, 2000). Bunun gündelik yaşantımızdaki karşılığı Cushman tarafından özetlenmiştir; “hayat sadece bir köprüdür, hem de dar bir köprü. Sallantılıdır, fırtına çıktığında ileri geri yalpanır durur. Bir sorun çıktığında, bu köprünün bir köprüden daha fazlasını olmasını isteriz; ona sabit bir zeminmiş gibi davranırız. Hatta, korkularımızı hafifletmek için üzerine değişmezi kalıcı bir bina inşa etmeye çalışırız…hiç bir teori değişmez bir ev olamaz” (Cushman, 1995, sf.330).

Postmodernizm, “modernizm denilen büyük anlatının gizemini açığa çıkararak” bildiğimizi sandığımız şeyin ne olduğunu ve onu nasıl bildiğimizin temellerini sorgular (Gergen, 1992, sf. 28). Bütün fenomenlerin sorgulanmasını,  pratisyenin kendini değerlendirme ve sorgulama halini teşvik eder.

“Bugün çoğu psikolog ve felsefeci tüm deneyimlerin … yapılandırılmış olduğu… gözlemin teori-yüklü olduğu ve önceden varsayılmadan bilmenin olanaksız olduğu konusunda hemfikirdir” diyen Orange’ye (1995, sf.46) katılıyoruz. Ancak, “…hikaye veya anlatılardaki postmodern vurgu her ne kadar bir tevazü gösterme niyeti taşısa da, kolaylıkla, anlatının, temeline sağlam bir şekilde oturmuş bir bilgi biçimi olarak şeyleştirilmesine dönüşebilir. Bu da, hastalar için “daha iyi” ve daha “uygun” anlatıların var olduğu varsayımına ve terapinin bir hikaye değerlendirme ve tamir biçimi olarak görülmesine yol açar. Böyle bir durumda, post-modern çoğulculuk gerisingeri modern tekilliğe dönmüş olur” (Lowe, 1999, sf. 82). Terapistin kendi yargısının daha üstün olduğuna ve nihayetinde “hikayenin akışını” yola sokacağına dair inancı bir baskı biçimi haline gelebilir.
Mutlak hakikat ne mutlak, ne de sandığımız kadar hakikidir ancak diğer uçta yer alan hakikatin bir kanıdan farklı olmadığı düşüncesi de “hiçbirşeyin gerçek olmadığı, hiçbirşeyin hakiki olmadığı ve hiçbirşeyin önemli olmadığı anlamına gelir” (Holland, 2000, sf.3). Holland’a göre modern skeptisizm, örneğin Jacques Derrida’nın yazılarında yaptığı gibi, yeni bir hayat felsefesi geliştirme değil, ötekilerin teori ve önyargılarını eleştirme çabasındadır. Ancak herşeyi söküp dağıtırsak o zaman herhangi birşeyi, hangi otorite/yetke üzerinden değerlendireceğiz? “Postmodern felsefe vardığı en uç noktada hiçbir yetkeyi kabul etmez, yetkesi içinden iddia ettiği tek şey hiçbir yetkenin var olmadığıdır” (Holland, 2000, sf. 365). “ne büyük anlatıların basitliği ne de kuşkuculuk, gerçek yaşamın karmaşıklığı, tutarsızlıkları ve paradoksları ile başedemez” sonucuna varan Holland’a katılmamak elde değil (Holland, 2000, sf. 360). Belki de sonuçta önemli olan bu kutuplar arasındaki gerilimi ayakta tutma becerisine sahip olmaktır; bir taraftan kendi anlatılarımızın da kültürel olarak belirlenmiş olduğunu unutmamak ama aynı zamanda düşüncelerimizin değişmez kalması korkusuyla hiçbir değerin veya kişisel inanç sistemimizin olmadığı bir konuma savrulmamaktır!

Lawson şöyle soruyor, “olduğumuz yerde kalamayacağımıza ve belirli bir gerçekçilik biçimine dönmemiz olası bir strateji olmadığına göre, varolan kötü durumdan kurtulmak için başka bir yerlere bakmalıyız. Ama nereye bakabiliriz ve nasıl?” (Lawson, 2001, sf. Xxxvii).

Yapıbozumculuğun kuşkuculuğu ile yapısalcılığın saflığı arasında bir yerlerde durmamız gerektiğine inanıyoruz. Bazıları “ortayolu” pragmatizmde bulmaya çalıştılar. Örneğin, Black ve Holford, postmodern bir perspektiften birşeyin doğru veya yanlış, gerçek veya sahte olması değil işe yarayıp yaramaması önemlidir (Black ve Halford, 1999). Benzer birşekilde Polkinghorne “Merak edilen şey bilginin doğruluğu, yani hakikatin eksiksik bir şekilde sunulup sunulmadığı değildir. Daha çok merak edilen şey, bu bilgi üzerinden hareketle sonuca ulaşmakta başarılı olunup olunmayacağıdır” der (Polkinghorne, 1992, sf. 151).

Holland gibi başkaları da, liberal demokrasinin kayıtsız bir hale geldiği, ruhani ihtiyaçları anlamak ve beslemekte başarısız olduğu ve insanî değerler pahasına bunları ticarete kurban ettiğine inanıyor. Yine de varolan yapıları, yerlerine koyabilecek uygun bir şeyler bulmadan yok etmek yerine, onlara yeni soluklar getirmek mümkün olabilir. Körükörüne inanç ile tümüyle belirsizlik arasında bir “ortak zemin” bulmak gerekliliği konusunda Downing ile hemfikiriz. Onun gibi biz de hem varsayımlarımızın dogmalar içinde şeyleşmesinden hem de sonu hareketsizliğe varacak boyuneğmez bir kuşkuculuk haline girmekten kaçınarak başlamak gerektiğine inanıyoruz (Downing, 2000). Bernstein gibi biz de mutlakiyetçilik ile kuşkuculuk arasında asli bir ilişki olduğunu düşünüyoruz çünkü her ikisi de uç noktlarda diğerini ketliyor ve dogmatik olmaları kaçınılmaz bir hal alıyor (Bernstein, 1992). Bu nedenle, bu kutupları zıtlaştırıcı bir yaklaşım yerine paradoksal bir yaklaşımla ele almanın daha açıcı olacağı bir yoldan gitmeyi öneriyoruz.

Perls ve çalışma arkadaşları (Perls et al.,1951/94) kutupların, bir sürekliliğin iki ucunu oluşturan diyalektik bir ilişki içinde olduklarına inanıyordu (Clarkson ve Mackewn, 1993). Biri olmadan diğeri de olamazdı, örneğin iyi-kötü, doğru-yanlış, yapısalcılık-yapıbozumculuk, mutlakiyetçilik-kuşkuculuk; biri diğerini tanımlıyordu. Zıt karakter denilen şeyler birbirleriyle çelişmezler; madalyonun iki yüzüdürler. Perls’in paradoksal bakışaçısına göre, bir karakteristik öne çıktığında diğeri arkaplanda kalır ve her iki karakteristiği de farkındalığa taşıyarak ikisiyle birlikte çalışmak mümkündür. Böylece kutuplaşmanın her iki ucunun da geçerli olduğu görülebilir. Kutuplaşma “ya o ya bu” şeklinde bir kategorileştirmey, getirir ve değişim olamayacak bir noktaya saplanıp kalmayla sonuçlanır (Kelly, 1955). Bu kategorilere göre olaylar veya algılar sınıflandırılır ( Korb et al., 1989, sf. 14).  Tutumların, duyguların ve davranışların kutuplaşması kişinin kendi, öteki ve dünyaya dair görüşlerindeki esnekliği kaybetmesine neden olur. Kutuplaşma çekicidir çünkü kesinlik ve dolayısıyla da belirsiz bir dünyada güvenlik vaadeder-“…duyguların, tutumların ve değerlerin kutuplaşması bireyin dünyaya ilişki kurarken tanımlayıcı temeller kurmasını sağlar” (Korb et al., 1989, sf. 14). Kutuplaşma köktenciliğin de önkoşuludur çünkü bireyler bir kutupla güçlü bir şekilde özdeşleşirken diğerini inkâr ederler. Kutuplara diyalektik bir bakış, hakikati basite indirgeyerek görmenin önüne geçer.

Bu “orta yol” hakikate diyalektik bir yaklaşım ve tutum içindedir. Gerçekliğin paradoksal doğasını kabul eder ve böylece kutuplar arası devamlılığı araştırmaya açıktır. Bu, kendi zayıflıklarına bakabilme ve belirsizlik içinde kalabilme cesareti, isteği ve açıklığını gerektirir (Gilbert ve Evans, 2000). Bir bakıma, Buber’in Ben-Siz fikrinin, olgular, kanılar, inançlar, kanıtlar ve insanları da kapsayacak şekilde genişletilmesidir (Buber, 1923/96). Sürekli araştırmaya hevesli postmodernite ruhunu yakalayan da, anti-rasyonalizm adına saçmalamaya götürecek olan bir kuşkuculuğun nihilizmi değil, işte bu kapsamı genişletilmiş ben-siz diyaloğudur (Holland, 2000). Bu felsefenin şiarı da “Sen varsın öyleyse ben de varım” olabilir!
Aşağıda entegratif (bütüncül) terapiye yaklaşımımızı hangi epistemolojik temellere oturttuğumuzu anlatıyoruz. Hem bunların doğruluğuna inanıyoruz, hem de “şu an için geçerli” olduklarını söyleyen eleştirilere açığız. Bu tutumumuz sayesinde metaanlatılara eşlik eden tahakkümcü bir uygulama içine girmeyeceğimizi, aynı zamanda da bizi hareketsiz bırakacak kadar aşırı yapısalcı veya insanî değerlerini yitirmiş bir noktaya savrulmayacağımızı umuyoruz.
Bütüncül psikoterapi yaklaşımımızın epistemolojik temelleri, birbirleriyle ilişkili ve karşılıklı destekleyicidir. Birlikte var olarak hem teori ve yöntemimizi şekillendirirler hem de yaklaşımımızın değerlerini kurarlar. Bize kalırsa hangi psikoterapötik yaklaşım olursa olsun, epistemolojisi, teorisi ve pratiği tutarlı, anlaşılır ve böylelikle eleştiriye açık olmalıdır.

Fenomenoloji 
Fenomenolojik yaklaşımla bakıldığında insan davranışı, dışsal nesnel bir gerçeklik tarafından değil kişisel deneyim tarafından belirlenir (Cohen ve Manion, 1994). Doğrudan deneyim ve bağlantılara vurgu yapılır “…hayatta en mühim kavrayışlarıma, kitaplar veya ötekilerden duyduklarım sayesinde değil, en azından öncelikle, doğrudan algıladıklarım, gözlemlerim ve sezgilerim sayesinde ulaştım” (Moustakis, 1994, sf. 41). Fenomenolojik araştırma yöntemi öznel deneyimi geçerli bir bilgi kaynağı olarak önemser. Fenomenoloji, alan teorisi ile bağdaşır.

Alan teorisi 
Lewin’e (1952) göre alan teorisi, insan olgusunun örgütlü, birbiriyle bağlantılı, birbirine dayalı, birbiriyle etkileşimli doğası olarak tarif edilebilecek “bütün vaziyet”e bir bakış tarzıdır (Parlett, 1991). Bu bağlamda, alanın ürettiği şey kendi içinde anlamı ve değeri olan birşey olarak görülür. Bir deneyim o günkü alan şartları ile yakından ilişki içindedir ve bu şartlardan soyutlanmış bir şekilde anlaşılamaz. Bu nedenle hastanın hayatının nasıl bir bağlam içine oturduğuna bakmak önemlidir. Alan teorisinde farkındalık kazanmanın aslî yeri vardır çünkü bireye etrafındaki seçeneklerin farkında olması ve aralarından seçim yapması yetisini kazandırır. Bu farkındalık içinde bireyin, çevresi  ile kendini zenginleştirici bir etkileşim içinde olabilmesi için,  kendi zayıflıklarını görebilme ve deneyime açık olma kapasitesi vardır. Gestalt terminolojisiyle konuşursak figür ile fon ilişkisi içinden, deneyimin bütünlüğünde neye odaklanılacağına karar verilir. Deneyimlerimizin herhangi bir anında bazı ihtiyaçlarımız diğerlerinden öncelikli hale gelebilirler; kimileri figür olurken, kimileri fonda kalabilir. Dikkati figürde olana yoğunlaştırmak, o anda fonda yer alan olası bütün deneyimler içinde boğulmamızı engeller. Herhangi bir anda, deneyimin bütünlüğüne odaklanan alan teorisi, holizm ile bağdaşır.

Holizm
Holizme göre bütün olan, onu oluşturan parçaların toplamından daha büyük bir şeydir. Holistik bir yaklaşımdan bakıldığında, hiçbirşey kasıtlı olarak görmezlikten gelinmez. Dış dünyada meydana gelen olaylar hakkında yapılan gözlemler, bireyin öznel iç dünyasındaki gözlemlerle parallellik taşır. Dolayısıyla holistik gözlem sadece “bakmak” değildir; düşünerek ve derinlikli bakmaktır. Holistik süreç, bilişsel, duyusal ve duygusal dahil bireyin varoluşuyla ilgili her türlü gözlemde aktif katılım olduğunu düşünür. Kişinin yapmaya çalıştığı kendi bütününü, dünya ile ilişkisi içinde figür konumuna getirmektir. Bu, kişinin bütün deneyimi bağlamında, “diyalektik-intrapsişik” deneyim ile “diyalojik-interpersonel(kişilerarası)” deneyim arasındaki arayüz/kesişim alanı olarak görülebilir.

Diyalog 
Görüldüğü gibi bütüncül psikoterapiye yaklaşımımızın epistemolojik temelleri, alan teorisinin doğrusal-olmayan, çok-nedenliliğine, fenomenolojinin öznel kişisel deneyimlerden aydınlanmasına, ve holizmin kişinin hem içsel deneyimi hem de dış dünyayla etkileşimini eş zamanlı olarak araştırmasına dayalıdır.

Varoluşçu felsefeci Martin Buber’in geliştirdiği diyalojik yaklaşım, yukarıdaki bütün epistemolojilerle bağdaşır ve bunlara bütüncül psikoterapi yaklaşımımızda büyük önem taşıyan yeni bir boyut ekler-kişilerarası boyut. Buber, bireysel varoluş üzerine yapılan aşırı vurguyu eleştirerek, insanlar arası varoluşun unutulduğunu ileri sürmüştür. Buber’in kişiler arasına yaptığı vurgu, hem ben-sen hem de ben-o kutuplarını kapsar ve kutupları paradoksal bir yaklaşımla ele almanın insanlık durumunu anlamanın en iyi yolu olduğu konusundaki fikrimizi pekiştirir. Buber, hayatta kalmak için ben-o gereklidir der; aynı zamanda ben-sen olmadan gerçek anlamda yaşamadığımızı söyler! (Buber, 1996).

Diyaloğun yeniden yaratılması ve iki-kişilik bir psikoterapi anlayışına doğru
Buber’in ben-sen üzerine yaptığı vurgu, doğal olarak, tüm ilişkilerin yeniden yaratılması veya yeniden yapılandırılması gerektiğine dair bir inanca yol açar. Bizim psikoterapi anlayışımızın merkezinde terapötik ilişkinin, her iki tarafın da katıldığı etkileşimli bir olay olarak yeniden yaratılması yatar. Bu, bir tarafın ötekine bir şeyler yaptığı, diğerinin ise edilgen bir alıcı olduğu tek taraflı bir ilişki değil, hasta ve terapistin birlikte katkıda bulundukları sürekli gelişen ve yeniden yapılanan ilişkisel bir süreçtir. Bu iki-kişilik bir psikoterapi anlayışıdır, hastanın da yol boyunca terapisti etkileyebileceğinin farkındadır. Yaklaşımımız “karşılıklı etki”ye vurgu yapan öznelerarasılık teorisi (Stolorow ve Atwood, 1992, sf.18) ile , gestaltçı psikoterapide sağaltıcı diyaloğa vurgu yapan çağdaş diyalojik yaklaşımlarla, ve çağdaş ilişkisel psikanaliz ile pek çok paralellik taşır. İlişkisel psikanalizin görüşü şudur: “İleri sürdüğüm ilişkisel yaklaşım hasta-analist ilişkisini, hem hasta hem de analistin sistematik olarak etkilediği ve birbirlerinden etkilendikleri, sürekli olarak kurulan ve tekrar kurulan bir ilişki olarak görür” (Aron, 1999, sf. 248). Stolorow ve Atwood (1992) ise kendi konumlarını şu şekilde özetlemiştir: “…bize göre…kendilik deneyiminin yörüngesi, gelişimin her aşamasında, kristalize olduğu öznelerarası sistem tarafından şekillenir” (sf.18). Psikoterapi ve gelişimde karşılıklılığa dayalı bu süreci tanımlamak için “birlikte belirlemek” terimini kullanırlar (a.g.e., sf. 24). Bu üç yaklaşım, kullandıkları teknik, aktarım ve karşıaktarıma bakışları ve ilişki kurma tarzları bakımından farklılaşsa da, üçü de  terapötik süreçte karşılıklılığa vurgu yapmaktadır.

Değerler
Aşağıdaki değer beyanları yukarıdaki felsefelerden çıkmıştır ve özel olarak klinik uygulamada kullanılmak üzere yapılandırılmışlardır.
1.    Hastanın öznel deneyimi onun gerçekliğidir ve araştırmaya başlama noktasıdır. Bütüncül psikoterapide verileni kabul etmek ve hastanın dünyasına olduğu şekliyle saygı duymak, terapistin birincil sorumluluğudur.
2.    “Şimdi” hastanın o anki farkındalığıdır ve doğrudan kontrol sahibi oldukları tek andır. “Şimdi” aktarımda görüldüğü gibi, geçmiş tarafından veya kaygı durumlarında görüldüğü gibi gelecek tarafından etki altına alınmış olabilir ancak bu deneyimler “şimdi”dedir. Hasta kendi seçim ve değerleriyle uyumlu olanın ne olduğunu “şimdi”de keşfeder.
3.    İnsanlar sorumlu olma becerisine sahiptirler, kendi davranışlarını belirleyen esas faillerdir. Ancak, insanları, içinde yaşadıkları ve önlerindeki seçenekleri sınırlayan, görmelerini zorlaştıran bağlamları içinde ele alırız.
4.    En iyi şekliyle ahlak, örgensel ihtiyaçlara dayalıdır- başkalarının ne düşündükleri üzerinden kafalarına göre empoze edilmeye çalışılan “zorunluluklar” üzerine değil, gerçekte olan şeyin tam olarak ne olduğuna dair bir bilgiye dayalıdır. Bu, kişilerarası ilişkiler, intrapsişik regülasyon ve sosyal gruplar içindeki regülasyon için de geçerlidir.
5.    Hastanın “şimdi” de davranışları üzerinde söz sahibi olduğunu verili bilgi olarak kabul eden terapist, onun öncelikleri, örgensel tepkileri ve davranışlarının sonuçları hakkındaki farkındalığını artırmak üzerinde çalışır. Dolayısıyla terapist davranışları “şekillendirmek” yerine “araştırmak” çabasındadır.
6.    Terapötik ilişki, hastanın “dünya-içinde-varolma biçimi”nin bir temsilidir ve bu nedenle hasta bunların terapist tarafından nasıl deneyimlendiğini görebilir ve duyabilir. Dolayısıyla terapistin aktif katılımının otantik ve enerjik, dürüst ve doğrudan olması önemlidir. Bu, terapistin karşı-aktarımdan haberdar olmasını ve süreci izleyebilmek, özellikle de terapötik ilişki içinde gücü kötüye kullanma tehlikesine karşı uyanık olabilmek için kendine dair gelişmiş bir farkındalığa sahip olmasını gerektirir.
7.    Örgensel öz-düzenlemede (organismic self-regulation), seçmek ve öğrenmek zihin ve bedenin, düşünce ve duygunun, fiziksel ve ruhanî olanın, ben ve çevrenin doğal entegrasyonu sayesinde yani holistik olarak gerçekleşir.
8.    Kişi, gerçekte olmadığı biri olmaya çalıştığında değil, gerçekte olduğu kimse veya şey olmaya çalıştığında değişim mümkündür ve holistik (bütünsel) olarak gerçekleşir. Paradoksal olarak kişi değişimi zorlama sonucu değil, kendi olmak için kendine zaman tanıdığı ve çaba gösterdiği zaman yakalar (Beisser, A. R., 1970).
9.    Hayat sürekli akar. Sadece terapi dünyayı etkilemez, dünya da terapiyi etkiler. Kişisel gelişim ve büyüme mümkündür ancak bilgiyi, farkındalığı ve anlayışı yapı sökümüne uğratıp yeniden yapılandıracak intrapsişik, kişilerarası ve sosyo-politik farkındalık gerektirir.
10.    Çevresel faktörler önemli bir stres, güçsüzleşme ve yabancılaşma kaynağıdır. Bu durum özellikle fırsat eşitsizliği ve baskıcı pratiklerde görünür hale gelir. Bütüncül psikoterapi kişinin farklı olma hakkını korur ki bu da ırkçılık, cinsiyetçilik, yaşlılık ve sınıf sorunuyla yülzeşmeyi gerektirir.
11.    Diyalog, ilişkiye varoluşsal bir yaklaşımın tezahürüdür. Buber’in karşılaşma yoluyla “anlama” nosyonu terapiyi bir “yeniden yaratma” süreci olarak anlamlandıran görüşü destekler- bu görüşe göre “hakikat” için iki taraf gerekir. Ben ancak öteki ile ilişkisi içinde, ben-sen diyaloğunda veya ben-o teması içinde anlamlıdır. Diyalog, ötekini oldukları şekliyle deneyimlemek ve kendini (karşılıklılığı ve işbirliğini paylaşarak bunun karşılığında ise sorumlu ve sahici olmaya hevesli olarak)deneyimlemek  üzerine dayalıdır. Diyalog, modern feminist düşünce tarafından da desteklenir. Buna göre, kimlik ve diyalog geliştirmek için ilişki ve yakınlığın önemi, anlam peşinden giderken karşılıklılık ve işbirliğinin önemi vurgulanır.
12.    Dolayısıyla olgunluk, kendiliğin özerkliği hakkında değil, ilişki-içinde-kendlilik hakkındadır ve yaşam boyu süren yaratıcı bir uyum sağlama sürecidir. Aslında sağlık, birey ve çevresi arasındaki yaratıcı ve karşılıklı etkilenme olarak tarif edilebilir. Yaratıcılık olmadan uyum sağlama dış standartlara körükörüne tebaiyettir ve fenomenomoloji ile çelişir. Uyum sağlamadan yaratıcılık ise nihilizmdir ve diyalog ile çelişir.
13.    Gerek soyutlanmış kendilik gerekse çevresini olumsuz bir şekilde manipüle eden kendilik baskıcı olabilir- kendine veya ötekine şiddet gösterebilir. Şiddet, kendiliğe veya ötekine yönelik bir yok etme çabasıdır ve farkındalık ile ben-senin açıkça ifadesine zıt düşer.
14.    Kendiliğe ve öteki(ler)e, olumsuz yargılar yerine merak ve sevecenlik ile bakılabilir.
15.    Bütüncül psikoterapi, terapi sonrasında ve terapistin “yokluğunda” da gelişmeye devam edecek bir entegrasyon seviyesini yakalamaya çalışır ve bunu  en üst düzeye çıkarmayı amaçlar. Bu, hastanın kendini tayin hakkının ve kişisel saygınlığının teminatıdır

Psikoterapide entegrasyonun tarihçesi

Not: Aşağıdaki metin Kenneth R. Evans ve Maria C. Gilbert Bütüncül Psikoterapiye Giriş Kitabından Tercüme edilmiştir.

Tercüme: Psikoterapi Enstitüsü Çalışanları

Psikolojide üç temel düşünce akımının gelişimi, önce birbirlerinden tamamen soyutlanmış ve birbirlerine zıt düşerek sonra da bu gelenekler arasında yavaş yavaş köprülerin kurulmasıyla, entegratif hareketin tarihine damgasını vurur. Bütün gelenekler insan zihninin işleyişine dair paha biçilmez görüşler kazandırmıştır. Psikanaliz bilinçdışı süreçlere ve bunların bütün deneyimlerimizi nasıl etkilediğine dair bir bilgi sağlamıştır. Aktarımın önemine yaptığı vurgu ile geçmişten gelen ilişkilerin, bugünkü bilinçli farkındalığımız içinde nasıl yeniden yaratıldığını ve hayatlarımızı etkilediğini göstermiştir. Davranışçılık ise öğrenme süreci içinde olumlu ve olumsuz pekiştireçlere nasıl duyarlı olduğumuzu anlatmıştır: davranışın olumsuz dahi olsa pekiştirilmesiyle kalıcı hale geldiğini göstermiştir. Ancak öğrenilmiş şey geri döndürülerek daha adaptif davranışlarla yer değiştirebilir. Bunlara ek olarak, hümanistik psikoloji, kişinin kendini gerçekleştirme dürtüsü sayesinde kendini sağaltma potansiyeli ve kapasitesine olan inancını kazandırmıştır. Psikoloji içindeki üç geleneğin haritasını çıkartan Clarkson (1992), psikanalizin “Neden?” sorusuna odaklandığını ve anlam ve içgörü arayışı içinde olduğunu söyler. Davranışçılık “Ne?” sorusuna odaklanır, ve işlevsiz ve değişim gerektiren davranışlara bakar. Hümanizm ise “Nasıl?” sorusunu sorar; yani kişinin nasıl hissettiği ile duyuları, duyguları ve dünyanın duyusal deneyimlenişini araştırır (Clarkson, 1992, sf.3). Bunlara, kişinin içinde yaşadığı bağlama, sorunun her zaman bir sistem sorunu olduğu varsayımı üzerinden sorunun hangi zaman ve mekanda varolduğuna bakan ve “Nerede?” sorusunu soran sistem-teorisi ile bütün insanlara dair oldukları düşünülen anlam, ölüm ve soyutlanma meseleleri üzerinde uğraşan ve “Ne için?” sorusunu soran, insanın varoluşsal anlamının nerede yattığını soran varoluşçuluk akımını ekleyebiliriz.

Entegrasyon arayışı kısmen bu üç temel psikoterapi ekolü veya geleneğindeki noksanlıklar sonucu ortaya çıkmıştır. Psikanaliz sağaltım süresinin uzunluğu ve belirli davranışlara odaklanmaması nedeniyle eleştirilmiştir. İnsanlar analiz sürecinde kendilerine dair pekçok içgörü kazanmalarına rağmen eski yıkıcı davranış örüntülerini tekrarlamaya devam etmektedirler. Davranış terapisi, belirli davranışların istenilen yöne çekilmesi üzerinde durmasına ve semptomun çözülmesini sağlamasına rağmen altta yatan yapısal sorunlarla uğraşmamaktadır. Altta yatan soruna dokunulmadığından bir semptom ortadan kalkmasına rağmen diğeriyle yer değiştirmekte ve “semptom ikamesi” diye adlandırılan durumla sonuçlanmaktadır. Hümanistik terapiler, gelişim potansiyeli, en üst seviyede işleyiş ve kendini-gerçekleştirme üzerinde yoğunlaşırken fazla iyimser olmak, deneyimin gölgede kalan olumsuz taraflarını görmezden gelmek ve insanlık durumunun varoluşsal gerçekliklerini hafifsemekle eleştirilmiştir. Entegrasyon hem bu eksikliklere bir tepki olarak hem de alandaki klinisyenlerin hastalarına yardım etmek için daha verimli yollar bulma ihtiyaçlarından doğmuştur.

Yaklaşımlar arası diyalog eksikliği ve bu yaklaşımların insan deneyimlerine dair söyledikleri arasında hiçbir yokmuş gibi görülmesi, yazarlarımızdan birinin 1950lerin sonlarında psikoloji alanında ilk çalışmalarını yaparken yaşadıklarına bakıldığında açıkça görülebilir. Yazarımız, psikoloji dersini aldığı ilk yıl, birinci sömestr davranışçılık ikinci sömestr ise psikanaliz üzerine eğitim almıştır. Davranışçı sömestrin sonunda aklında kalan tek şey şudur: “sadece gözlenebilir davranışa dikkat edin; deneyime dair sadece gördüğünüz ve ölçülebilir olanla ilgilenin, başka hiçbirşeyle değil.” ve “ Kişilik yoktur, sadeve davranış vardır”. Psikanalitik sömestrden ise aklında kalan şudur: “Hiçbirşey yüzeyde göründüğü gibi değildir; davranışa dair hakikate ancak rüyalardan, dil sürçmelerinden ve bilinçdışından gelen diğer dolaylı mesajlardan ulaşabiliriz.”; “Yüzeyde görülen davranış, bilinçdışının derinliklerinde yatan bastırılmışı malzemenin şekil değiştirmiş halidir; görünen davranışa odaklanmayın yoksa sadec semptomun ortadan kalkmasını sağlarsınız derinlikli bir  yapısal değişim değil.” Bu ifadeler yaklaşımlar arasındaki temel farkları gösteriyor; Messer’in deyimiyle davranışçılığın “komik yüzü”, psikanalizin ise “ironik ve trajik yüzü” gözler önüne seriliyor (Messer, 2001). Her iki yaklaşım da kişilik gibi bir kavram olmadığı konusunda hemfikir gibiler ve hiçbirinin pek fazla (hatta hiç) sosyal etkileşimden söz ettiği söylenemez. Bu derste ne bu akımlar üzerinden bir tartışma ne de aralarındaki büyük farklara dair bir yorum yapılmamıştı. Neyse ki o zamandan beri bütüncül hareketin tarihi, birbirleriyle asla buluşamayacaklarmış gibi gözüken bu akımlar arasında pek çok yakınlaşma sağladı ve aralarında zengin ve çok renkli bir diyaloğun yollarını açtı!

Goldfried’in (1995a) entegrasyonun yetmiş yıllık tarihi ile ilgili ilginç ve kapsamlı çalışmasına çok şey borçluyuz, aşağıda sunduğumuz kısa özette bu çalışmadan önemli olduğunu düşündüğümüz birkaç noktayı alıntıladık. Goldfried’in (1995a) de dikkat çektiği gibi davranışçılık ve psikanaliz arasındaki yakınlaşmanın 1932’lere kadar uzanan bir geçmişi vardır. 1932’de French, APA’nın 88. buluşmasında, psikanalitik bir kavram olan bastırmayı davranışçı bir kavram olan sönümlenme ile karşılaştırarak, benzer bir anlam taşıyıp taşımadıklarını sorgulamıştı. French, yazdığı büyüleyici makalesinde, öğrenme sürecinde travmatik etkiler hakkındaki çalışmaları üzerinden Pavlov ile Freud arasındaki benzerlikler ve bağlantıları gözler önüne sermişti. French, Pavlov’un çalışmasında deneysel olarak sönümlendirilmiş şartlı refleksin kalıcı olarak yok edilmediğini söylüyordu, “tıpkı psikanalitik deneyimimizde birbirinden farklı bastırma derinlikleri olduğu gibi.” (French, 1933, sf. 1169). French’in makalesi, farklı yaklaşımlarla benzer süreçlere bakıyor olabileceğimize dair fikriyle tarihi bir söz söylüyordu; bu, farklı yönelimler arasındaki diyaloğu kolaylaştırmak için psikoterapide ortak bir dil yaratma çabasında olan entegrasyona doğru atılmış bir adımdı (Goldfried, 1995b).

1936’da Rozenweig psikoterapideki farklı yönelimler arasında üç ortaklık bularak yukarıdaki ile ilgili ama biraz daha farklı bir katkıda bulundu. Yönelimden bağımsız olarak sürecin verimliliğini etkileyen şeyin terapistin kişiliği olduğunu; yorumların hastalara alternatif bakış açıları kazandırdığını; ve bir alandaki değişimin diğer alanlarda da değişimlere neden olduğunu, bu nedenle farklı yönelimler farklı alanlarda yoğunlaşmalarına rağmen her birinin olumlu sonuçlar doğurabileceğini söyledi (Goldfried, 1995b).

Dollard ve Miller’in (1950) klasik kitabı “Kişilik ve Psikoterapi” bütüncül harekette bir başka yapıtaşıdır. Burada da yine psikanaliz ve davranışçlık arasında bir köprü kurma niyeti vardır. Dollard ve Miller regresyon, kaygı, bastırma ve yer değiştirme gibi psikanalitik kavramların nasıl öğrenme teorisi çerçevesinde anlaşılabileceğini detaylı bir şekilde anlatır(Goldfried, 1995b). Farklı yönelimler içinde kullanılan farklı teorik kavramların entegrasyonu ile ilgilenen yazarlar, ortak bir psikoterapi dili yaratma çabasının öncülerindendirler. Goldfried (1995b), Dollard ve Miller’in kitabının 30 yılı aşkın bir süre boyunca baskı yaptığını söylüyor; entegrasyon için gösterdikleri çabalarının kalıcılığının herhalde en büyük kanıtı bu! Özünde, entegrasyonları, psikolojik süreçlere bakışlarında birbirini tamamlayan yollar bulma çabası ve psikanaliz ve davrnışçılık arasında köprü kurmak olarak görülebilir.

Bu ilk denemeleri, 1960 ve 1970’lerde terapiler arasındaki ortaklıkları bulma çabaları izledi; Frank’in (1982) çıkardığı terapide kullanılan ortak “sağaltım faktörleri” listesi gibi. Bu listede hastanın beklentileri, yardım edilme umudu ve psikoterapinin insanların kendileri ve ötekilere dair yanlış algılarını düzeltme eğilimi gibi maddeler yer alıyordu. Zaman içinde, hümanizm, davranışçılık ve psikanaliz takipçilerinden olup da diğer geleneklerden gelen çalışma tarzları ve kavramlara açık olan kişilerin sayısı arttı. Örneğin Wachtel (1977) psikanaliz ve davranış terapisinin, hastanın yararına olacak şekilde, birbirlerini tamamlayabileceğini söyledi.

Zamanla bütüncül hareket o kadar güç kazandı ki, belirli sorunlar için belirli tedavilerin kullanılması gerektiğine dair bir araştırmanın eleştirisini yapan Roth ve Fonaghy (1996) bile entegrasyonu destekleyen şu yorumu yaptılar: “Eninde sonunda teorik yönelimler bir şekilde entegre olmak zorunda kalacaklar çünkü aşağı yukarı birbirine yakın olan bütün bu modeller aynı fenomenle ilgileniyorlar: bunalmış bir zihin ”(sf.12). Bugün entegrasyonun, ihtilafları çözüme ulaştırmaktan çok kafa karışıklığına yol açabileceğini düşündükleri için bu yolun taraftarlığını yapmıyorlar. Oysa biz entegrasyonun taraftarı olarak, psikoterapi alanındaki klinik deneyim ve araştırmalardan yararlanarak, esnek olma ve hastaya mümkün olan en uygun hizmeti verme çabasıyla entegrasyon modelleri geliştiren ve genişleten pekçok entegrasyonistin yanında yer alıyoruz.

Şimdi entegrasyona getirilen farklı yaklaşımlarrın zaman içinde nasıl kavramsallaştığını aktararak okuyucuya ne kadar zengin bir alanla karşı karşıya olduğunu gösterelim. Bütüncül harekete bakışımızda her zaman arkaplanda duran sorular şu şekilde özetlenebilir:
1.    Gerçekten de terapist olarak çalışan insan sayısı kadar çok terapi modeli var mıdır?
2.    Farklı kökenlerden gelen terapistleri birleştirebilecek ortak entegrasyon modelleri ararken imkansız bir rüyanın peşinde mi koşuyoruz?
3.    Değişimin mimarı olarak hastayı unutup, terapistin sunduğu şeyler üzerinde fazlaca mı odaklandık?
4.    Herşeyi kapsayan meta-teorik entegratif bir model geliştirmek gerçekleşmesi mümkün olmayan iddiada bir proje mi?

Stricker ve Gold (1996) entegrasyona getirilen birbirinden farklı üç yaklaşımdan bahsediyor: teorik entegrasyon; teknik eklektizm; ve ortak faktörler yaklaşımı. Önce bunları sırasıyla ele alacağız; sonra da entegrasyonun başka hangi yollarla kavramsallaştırıldığına bakacağız.

Teorik entegrasyon: ideal ve iyimser ancak ütopyacı görüş 
Bu, bir terapi meta-modeli veya terapilerin terapisi yaratma sürecine verilen addır. Bu tarz bir meta-teorik entegrasyon modeli yaratma çabası kimileri tarafından imkansız kimileri tarafından ise fazla gösterişli bir çaba olarak görülmüştür çünkü meta-teorik bir seviyede her hangi bir yakınlaşma çabasının fazlaca zorlu ve ürkütücü olduğu düşünülür. Oysa, bu tip pekçok meta-teorik model geliştirilebilmiş ve klinisyenlere, entegratif (bütüncül) pratiklerini dayandırabilecekleri genel bir harita veya anlatı sunarak, uygulama için kusursuz bir destek sağlamışlardır. Mahrer (1989) entegrasyona getirilen farklı yaklaşımlardan bahsederken, şöyle der: “psikoterapileri entegre etme çabası içinde olanlar için en iyi başlama noktası ciddi bir şekilde şekillendirilmiş bir insan teorisidir” (sf. 68).

Bu bazıları için fazla iddialı bir proje gibi görülebilir oysa uygulayıcı klinisyenler olarak çoğumuz, gelişim psikolojisi veya nörobiyoloji gibi alanlar yoluyla karşılaştığımız her yeni bilgi ile insana dair teorimizi aslında sürekli olarak yenilemiş oluyoruz. Bu süreç genellikle biz farkında olmadan işliyor. Zımnî teorilerimiz, yaptığımızı veya söylediğimizi sandığımız şeylerden oldukça farklı olabilir. Bu da bize araştırma ve değerlendirme yapmak için çok ilginç bir alan sunmaktadır.

Bu tip meta-teorik entegrasyon modeli geliştirmeye çalışmış çok kişi olmuştur: insanların yaşamları boyunca geçirdikleri psikospiritüel gelişim sürecini izleyen modeliyle Wilber (1980); terapötik ilişkiye yaptığı vurgu üzerinden üç ana terapi geleneği arasında köprü kurmaya çalışan beş-ilişki modeliyle Clarkson (1990); Clarkson ile birlikte insan işleyişini anlamak ve klinik seçenekleri sunmak için geliştirdiği yedi-aşamalı modeliyle Lapworth (1992); ve insanın içinde var olduğu sosyal ve ekolojik sistemlere de bakan supraparadigmatik modeliyle Opazo (1997) gibi. Bu modellerde ortak olan teoriler üzerinden bir teori yaratma çabasıdır: entegrasyonu kolaylaştırmak amacıyla tüm psikoterapi yaklaşımlarını kaspayan ve onlar arasında zıtlık gibi gözüken çeşitliliği anlamaya çalışan bir meta-model. Genellikle bu tip meta-modeller entegrasyonu, terapiler arasındaki ortaklıklar üzerine kurarlar.

Teknik eklektizm: pragmatik ve adaptif ancak eksik görüş
Psikoterapide eklektizmi en iyi anlatan ifade herhalde “hangi sorun için ne işe yarar” yaklaşımıdır. Burada anlık pragmatik müdahale seçeneklerine odaklanılır. Eklektizm, belirli bir hasta ve belirli bir problem için neyin işe yaradığına dair ampirik bilgiye dayalı entegrasyon biçimleri anlamına gelmektedir. Eklektik yaklaşımlar gelişigüzel olandan idyosenkratik olana sistematik olana kadar geniş bir yelpazede, ampirik olarak geçerliliği ispatlanmış tedavi modellerini içerir. Bu tarz eklektik yaklaşımlar belirli bir kişilik veya psikopatoloji teorisine değil, ampirik araştırma sonuçlarına dayanırlar. Kendini “teknik eklektik” olarak tarifleyen Lazarus (1981) kendi multi-modal terapi yaklaşımını, hastanın sorununa dair titiz bir değerlendirmeyi takiben ona en verimli şekilde yardımcı olabilmek için farklı yönelimlerden onun için en uygun teknikleri seçerek sistematik bir şekilde uygulamaya koymaya dayandırmıştır. Ne entegrasyona dair bir meta-teori çabası vardır ne de böyle bir niyeti ve ilgisi.

Eklektizmi eleştirenler zaman zaman “ithal” edilmiş bir tekniğin terapistin pratiğindeki diğer alanlarla uyuşmazlık gösterebileceğini, bunun da hasta için zararlı sonuçlar doğuracağını söylemişlerdir. Örneğin eğer bir defaya mahsus olmak üzere “çift sandalye tekniği” kullanılırsa kırılgan bir kendiliğe sahip bir hastada patolojik bir regresyona neden olabilir ve tekniğin dayandığı “ana” teoriden habersiz olan terapist yanlış uygulamanın taşıdığı risklerin farkında bile olmayabilir. Oysa, pratikte, üzerinde titizlikle düşünülmüş ve hastanın yararına olacağından emin olduktan sonra teknik ve strateji ithal eden pekçok klinisyen vardır. Lazarus’un (1981) yandaşlığını yaptığı sistematik yaklaşım, müdahalede gelişigüzel yaklaşımları engelleme adına gösterilen bir çabadır.

Ortak faktörler: mantıklı bir uzlaşma mı kısıtlanmış bir bakışaçısı mı?
Psikoterapiler arasındaki ortak faktörleri bulma arayışının geçmişi 1930’larda başlar; o günlerden bu günlere, gerek araştırma sonuçları gerekse klinik deneyim,  yapılan tartışmalara büyük katkıda bulunmuştur. Bazı bakımlardan bu süreç çeşitli engellemelerle karşılaşmıştır çünkü pek çok  kişi kendi “saf-katıksız” yaklaşımlarına sadık kalmak yolunu seçmiş ve kullandıkları yöntem nedeniyle harcadıkları zaman, çaba ve paranın, kavramlar veya sonuçlar bakımından diğerlerinden pek de farklı olmadığını görmeye yanaşmamıştır.

Goldfried ve Padawer (1982, Goldfried1995b, sf203’ten alıntı) yaptıkları literatür taraması sonucu buldukları yakaşımlar arasındaki ortaklıkları şu şekilde sıralamışlardır:
1.    Kültürel olarak terapinini yardımcı olacağı görüşünün kabul görmesi: Böylece kişi terapinin genellikle yaralı olacağına dair bir umut ve beklentiyle başlıyor. Yalom (1985) buna “umut instilasyonu” diyor.
2.    Psikoterapötik ilişkiye katılım: İnsanlar için kabul edici, bakan, gözeten ve dikkat veren bir ilişki içinde olmak başlıbaşına yararlıdır. Bu, Rogers (1951) tarafından etkili bir terapinin ana maddesi olarak görülür ve genellikle insanın yaşamında benzersiz bir deneyim sağlar.
3.    Kişiye, kendisi ve dünyaya dair dışarıdan bir bakış kazanma imkânı vermesi: terapide alınan geribildirimler sayesinde kişi, düşünce tarzı ve kendilik algısında değişimler yaşayabilir.
4.    Düzeltici duygusal deneyimlerin teşvik edilmesi: gerek seans sırasında, gerekse seanslar arasında yaşantılanan yeni deneyimler, terapinin en önemli unsurlarından birini teşkil eder.
5.    Gerçekliği tekrar tekrar sınama fırsatı: bunun içinde dışarıdan gelen geribildirimler sayesinde kendiliğe dair yeni bir yaklaşım edinmek yanında destekleyici bir atmosfer ortamında yeni davranış ve tepkileri pratiğe geçirmek ve pekiştirmek de yer alır.

Ortak-faktörler yaklaşımına yöneltilen eleştirilerden biri, entegrasyonu sadece ortak faktörlere dayandırdığımız zaman, aslında gayet gelişmiş teori ve tekniklere içkin zenginliği kaybedebileceğimiz yönündedir. Ne var ki, sağaltım sürecinde bir yandan ortak faktörlerden yaralanırken diğer yandan kendimize ve hastaya uygun o teknik ve stratejik zenginlikten faydalanmamamız için hiçbir sebep yoktur. Bütün terapistlerin deneyimleri arttıkça kaçınılmaz olarak kendi bireysel tarzlarını geliştireceklerine inanıyoruz. 1950lerde Fiedler çalışmasından bugüne görüldü ki farklı yönelimlerden gelen deneyimli pratisyenler arasındaki benzerlikler artıyor. Fiedler, farklı yönelimlerden gelen deneyimle klinisyenler arasındaki benzerliklerin, yeni başlamış olanlardan daha fazla olduğunu göstermişti (Fiedler, 1950). Görünen o ki eğer insanlar hastalarının ihtiyaçlarına cevap verirlerse, entegrasyon süreci zaten doğal olarak işleyecek.

Goldfrief’in (1995) yapmaya çalıştığı bir başka şey de farklı yaklaşımları kapsayacak ortak bir terapi dili bulmaktır. Böyle bir dilin, farklı yönelimli terapistler arasında, ortaklaşılmış kavramlar üzerinden bir klinik diyalog kurulmasını mümkün kılacağına inanır. Goldfried’in makalesinde verdiği örneklerden biri vaka formülasyonu için ortak bir dil ararken kullandığı “kısır döngü ve faziletli döngü” ifadesidir. Bu ifadeyi insanların hayatlarındaki tekrarlayan yıkıcı örüntüler ile bunlara karşılık gelebilecek yapıcı alternatifler-ki gündelik terapötik çabalarımız bundan başka bir şey değildir- anlatabilmek için kullanır (Goldfried, 1995b). “Kısı döngü” ifadesinin psikanalizdeki karşılığının “nörotik tekrarlama zorlantısı”, transaksiyonel analizdeki karşılığının “oyun”, gestalt psikoterapisindeki karşılığının “değişmez gestalt” ve bilişsel terapideki karşılığının “temel şema” olduğu söylenebilir. Oysa klinisyenler kendi terapötik dillerine o kadar gömülmüşlerdir ki başka bir dilden konuşanların da aynı şeyden bahsettiklerini farketmeyebilirler. Ortak gündelik bir dil bu boşluğu kapatmaya yarayabilir ve böylece gerçekte hangi konuda hemfikir olduğumuz, hangi konuda anlaşamadığımızı daha açık bir şekilde görebiliriz! Erskine ve Trautmann’ın (1996) kendilik psikolojisine dair kavramları okuyucunun daha kolay anlayacağı gündelik bir dile çevirdikleri mükemmel çalışma, karmaşık kavramlar için daha ortak bir terminoloji bulma arayışının güzel örneklerinden biridir.

Asimilatif entegrasyon: terapötik bir ilerleme mi yoksa orjinal “katıksız yaklaşımları” zayıflatma çabası mı?
1992’de Messer, entegrasyon alanında ilerleme sağlayacak en uygun ve olası yol olarak asimilatif entegrasyon kavramını öne sürdü. Bunun anlamı, diğer yaklaşımların teknik ve kavramların yavaş yavaş terapistin orjinal yönelimine asimilasyonu idi. Asimilasyon, farklı teorik yaklaşımlar ana teorik yönelime katıldıklarında, anlamlarının, “ev sahibi” teorinin anlamı ile etkileşime geçtiğini öne sürer. Hem ithal edilen teori hem de var olan teori karşılıklı olarak değişime uğrar ve yeni bir üründe vücut bulurlar. Umarız öncekilerden daha iyi bir üründe! Asimilatif entegrasyonun amacı bir yandan orjinal teoriyi korurken, diğer taraftan, terapistin varolan yaklaşımındaki zayıflıkları düzeletebilecek ampirik olarak destekli müdahaleleri ve varolan yaklaşımda uygun ama eksik olan farklı teorik yönleri bünyesine katmaktır. Bunu yaparken sonuçta ortaya çıkacak olan yeni ürünün teorik olarak anlamlı ve klinik olarak alakalı olması hedeflenir.

Asimilatif entegrasyonun sözcüleri, çoğu klinisyenin, deneyim kazandıkça hastanın ihtiyaçlarına cevap verebilmek için bu süreçten geçtiğini savunur. Bu satırların yazarları olarak bizle de farkındayız ki aslında hepimiz, uygulama sırasında klinik olarak kullanışlı teori ve müdahaleleri farkında bile olmadan ithal ediyoruz. Burada risk, orjinal yaklaşımı fazla sulandırarak gücünü kaybetmesine yol açmaktır. Ortaya çıkan yeni modelin iç tutarlılığık taşıdığından emin olmak için dikkatlice düşünmek gerekir: “Asimilatif entegrasyonistler, alternatif tekniklerin başarılı bir şekilde uygulamaya koyulmalarıyla teoride yapılacak modifikasyonlar konusunu ciddiye almazlarsa, bu modeller teorik pürizm ve eklektik pratiğin tutarsız bir melezlenişi olarak kalmaya mahkûmdur.

Tamamlayıcılık: iki yaklaşımın güçlü taraflarını birleştirmek mi yoksa her ikisini de sulandırmak mı? 
Goldfried (1995a) entegrasyonun büyük oranda ortaklık veya tamamlayıcılık açısından anlaşılabileceğini ileri sürdü. Ortaklık meselesini daha önce kısaca ele aldığımızdan burada tamamlayıcılığa bakacağız. Psikoterapiye farklı yaklaşımların farklı ve kendilerine has katkıları olduğu önermesinden hareket eden tamamlayıcılık yandaşları, iki veya daha fazla yaklaşımın hasta için verimliliği maksimize edecek şekilde bir araya getirilebileceğine inanır. Her iki yaklaşımın da güçlü yönleri ortaya çıkacak nihaî ürüne katkıda bulunmuş olur. Buna örnek olarak verilebilecek bilişsel-davranış terapisi, görünen davranışta değişiklik yapma sürecinin, kişinin bu davranışla bağlantılı olarak kendisi hakkında ne düşündüğü ve ne hissettiği üzerinden geliştirilebileceği fikrine dayanır. İçsel inanç sistemlerini değiştirme amacı, görünen davranışları değiştirme amacıyla birleştirilmiştir. Davranış terapisi başlangıçta sadece S-R (stimulus-response; uyaran-tepki; uyaranı takiben tepki çıkar) kavramına dayalıydı; aracı bir değişken olarak çalışılabilecek olan insan unsuruna hiç bakmıyordu. Sonradan bu S-O-R (stimulus-organism-response; uyaran-organizma-tepki) olarak değiştirildi çünkü kişinin irrasyonel düşünce ve kognisyonları ile doğrudan çalışmanın değişim sürecini önemli ölçüde etkilediği farkedilmişti. Burada, insanın, davranışlarını, daha iyiye veya daha kötüye doğru şekillendirdiği, hayal etme kapasitesinin etkisine de dikkat edilmeye başlandı.

Linehan’ın diyalektik davranış terapisi (1993) Zen kabulü ve farkındalığı prensipleri ile açık davranış değişikliğine odaklanan Davranış Terapisini birleştirir. Bu yaklaşım paradoksal olarak bir taraftan olan şeyin kabûlü üzerinden giden Zen kutbunu kapsarken, diğer taraftan davranışta değişiklik yaratma arzusunu güden davranışçılığı kapsar. Buna benzer bir başka tamamlayıcılık örneği de Anthony Ryle’nin (1990) Bilişsel-Analitik Terapisidir. Burada da kişinin içsel süreçlerini araştıran psikodinamik kavramlar Kelly’nin bilişsel kurgularımızla ilgili kişisel kurgu teorisi birleştirilir. Bu yaklaşım sayesinde kısa-dönemli terapi, ortaklaşılmış sonuçlar ve sorun-çözümü odaklı manevraların yolu açılmış olur.

Şimdiye kadar, entegratif (bütüncül) bir yaklaşım geliştirmeye yönelik çabaların bir parçası olarak yıllar içinde ortaya çıkmış zengin tamamlayıcı kombinasyonlardan sadece birkaçına değinebildik. Bu modeller, klinisyenler ve araştırmacıların kendi katıksız yaklaşımlarımlarının ötesine geçip, birbiriyle zıt görünen yaklaşım ve yöntemleri hastanın lehine birleştirmeleriyle neler kazanılabileceğini görebilmeleri sayesinde doğdu. Belirli bir bağlam veya belirli bir hasta grubunun istekleri ile klinisyenin elinde bulundurduğu olanaklar üzerinden hastalarına yardım emte arzusu, bu sürecin gelişmesine katkıda bulundu.

Terapiler arasında bir entegrasyon için bir kaynak olarak sinirbilim: imkânsız bir rüya peşinde koşmak mı yoksa bilimsel bir temel kurma çabası mı? 
Farklı yönelimlerden gelen klinisyenler arasında köprü kurma çabalarından biri de son dönemde sinirbilim ve nörobiyoloji alanında görülmektedir. Bebek ve öteki (anne) arasındaki uyum gibi nörobiyolojik açıklamalara gösterilen ilgi, bağlanmanın biyolojik bir temeli de olduğuna dair güçlü kanıtlar sunmaktadır. Bebek ve öteki (anne) arasındaki etkileşim süreci, sinirsel bağlantıların kurulmasına yol verir; bu da kişinin gelecekteki bağlanma örüntülerinin, duygulanım regülasyon kapasitesinin ve meta-kognitif süreçlerinin-ki bunların hepsi de verimli işleyişi sağlar- temellerini oluşturur. Bu iletişim büyük oranda söz-dışı bir seviyede gerçekleşir; dolayısıyla da duygulanım yüklüdür ve bakım veren ile çocuk arasında çok hassas ve duyarlı bir ayar ve tekrar-ayar sürecinin parçasıdır. Bu süreç duygulanım regülasyonu sürecinde çocuk tarafından içselleştirilir (Siegel, 1999).
Terapötik bir gözle bakıldığında, son dönem bebek araştırmalarından çıkan en önemli bulgu, bakım veren-bebek ikilisinin etkileşimli ve karşılıklı düzenleyici doğasıdır;  terapötik ikilide de bu ilişki aynalanır. Psikoterapide son dönemde ortaya çıkan çoğu ilişkisel yaklaşımın temelinde, ilişkinin bu yeniden yaratılması fikri yatar (Mitchell ve Aron, 1999). Schore (1994), yapılan bir araştırmadan, terapideki en etkili sağaltıcı ortamın,  terapistin sağladığı sağ hemisferden sağ hemisfere iletişim “sağ hemisferin baskın olduğu ve dengeli birşekilde salınan dikkat hali içinde” (Schore, 2003) gerçekleştiğinde oluştuğunu aktarır. Bu söz-dışı seviyede aktarılan empati, hastadaki regülasyon bozukluklarının, karşılıklılığın var olduğu bir atmosferde yavaş yavaş düzelmesini sağlar. Bu araştırma, psikoterapiye, asıl sağaltıcı etkenin terapötik ilişkinin niteliği olduğunu savunan ilişkisel bakışı desteklemektedir. Bu bulgular,  ilişkisel psikanaliz, gestalt diyalojik terapi, kendilik psikolojisi, transaksiyonel analiz ve varoluşçu terapiler gibi tarihsel kökenleri birbirinden çok farklı olan yaklaşımlar arasında pekala köprü kurabilir. Elbette bu araştırma henüz emekleme döneminde ve entegratif hareket içinde henüz tanımlayıcı kanıtlar sunacak bir konumda değil. Ancak yine de farklı yönelimlerden uygulayıcıları ve inanç sistemlerini yaratıcı bir diyalog içine sokmak ve farklı terapi ekolleri arasındaki aşılmaz görülen engelleri aşmak için bir adım olduğunu düşünüyoruz.

Sonuç olarak 
Farklı yaklaşımları entegre etme bilgisi pekçok farklı kaynaktan beslenir: altta yatan farklı varsayımları karşılaştıran teorisyenlerden, giderek daha bütüncül bir pratiğe doğru giden alandaki klinisyenlerden ve psikoterapi araştırmalarının sonuçlarından. Farklı psikoterapi ekolleini felsefi temelleri arasındaki kıyaslama, pratiğin altında yatan çeşitli felsefi varsayımlar hakkındaki birikime katkıda bulunmuştur. Bu varsayımlardan bazıları, birbirleri ile bağdaşmıyorlarsa da farklı yaklaşımlar arasında ortak noktalar da vardır, örneğin kişiye holistik bir bakış açısıyla bakmak gibi.

Alandaki klinisyenler hastaya daha verimli bir şekilde yardımcı olabilmek için geliştirdikleri yeni teknik ve yaklaşımları deneyen ilk kişilerdir. Psikoterapideki yeni yaklaşımlar bu süreçten doğar. Kohut’un kendilik psikolojisinin gelişimi, geleneksel psikanalizin narsisistik kişilik yapısına sahip kişilere uygun olmadığının farkedilmesinden çıkmıştır. Bu kişiler, empatiden beslenen bir yaklaşıma daha iyi cevap vermişlerdir (Kohut, 1977). Çocuk gelişiminin nörobiyolojik temelleri üzerine yapılan günümüz araştırmalarından, erken dönemlerde duygulanım disregulasyonundan muzdarip kişiler için bir sağaltım süreci olarak yeni bir terapötik diyalog modeli geliştirilmiştir. Entegrasyonun gerekliliğine işaret eden birbaşka güçlü bilgi kaynağı, daha etkin bir terapötik değişim için hangi faktörlerin etkili olduğuna bakan psikoterapi sonuçları araştırmalarıdır.

Entegrasyon hakkındaki klinik literatürde hissedilen gerilim aşağıdaki gibi özetlenebilir.

Sonunda terapist sayısı kadar çok sayıda asimilatif yaklaşım mı çıkacak yoksa zaman içinde teori ve araştırma araştırmalardan çıkan sonuçlar üzerinden ortak etmenlere dayalı bir meta-model çıkıp, entegrasyon alanında teorik ve klinik bir birlik sağlanabilecek? Gerçekte çoğu pratisyenin bu iki farklı yaklaşımın yönlerinin entegre edip yavaş yavaş kendi kişisel çalışma tarzlarını yaratacaklarını söyleyebiliriz. Burada hem asimilasyon hem de ortak etmenlerin entegratif bir süreç içinde harmanlanmasından söz ediyoruz. Bir sonraki bölüm (Bölüm 3) psikoterapi araştırmalarından çıkan sonuçların entegrasyon tartışmasına yaptığı katkılara göz atacağız.