Nevroz

NEVROZLAR

Nevrozlar; sinir sisteminin fonksiyonel bozukluğu sonucunda ortaya çıkan, çeşitli nörolojik ve psişik belirtilerle, bu çerçevede, emosyonel labilite, fiziksel ve ruhsal yorgunluk, somatik şikayetler ve başka bunun gibi patolojik durumlarla ortaya çıkan hastalıklardır.

“Nevroz” terimini ilk defa 1776 yılında Hollandalı hekim U. Gullen tarafından önerilmiştir. XIX. asrın sonlarına kadar bazı somatik, nörolojik, ruhsal ve diğer hastalıklar nevrozlar gibi kabul edilirdi. F. Pinel körlüğü, sağırlığı, bağırsak tıkanıklığını, tetanus hastalığınıda nevroz olduğunu düşünüyordu. M. Romberg ise hatta felçleri, beyin sifilizini, periferik sinir sisteminin hastalıklarını nevrozlar gibi takdim etmeye gayret göstermişlerdir. XIX. asrın sonuna doğru patoloji anatomiyanın, histolojinin gelişmesi ile ilgili olarak nevroz konusuna yaklaşım değişmeye başladı ve onun MSS’de hiçbir değişiklik oluşturmayan, sırf fonksiyonal bir hastalık olduğu tesbit edildi. 1911 yılında P. Janet nevrozların oluşmasında psikogenlerin rolünü tesbit ederek gösterdi ki, basit reaksiyonlar (psikonörolojik belirtiler) daha karmaşık reaksiyonların (yüksek sinir faaliyetinin) uyuşmazlığı, daha doğrusu, onların dengesinin bozulması sonucunda meydana gelmektedir. Bu düşünceleri savunan P. Duboya (1912) “nevroz” terimini “psikonevroz” terimi ile değiştirmeyi önerdi.

Nevrozların çağdaş tasnifatı hâlâ da tartışmalıdır. Bazı bilim adamlarının fikrine göre nevrozların klasik üç tipi:
1. Nevrosteniya Obsessif Durumlar Nevrozu
2. Histeri ve onunla birlikte diğer nevrozlar
3. Nevrotik Durumlar,
mevcuttur.
Bunlara hipokondriyazis, depressif nevroz, fobi nevrozu, vejetanevroz v.s. de dahil edilebilir.

NEVRASTENİ

Nevrozların en yaygın tipi olan nevrasteni ilk kez 1869 yılında American Psikiyatrist C. Brid tarafından tanımlanmıştır. Yazarın düşüncelerine göre sanayinin süratli gelişmesi ile ilgili olarak oluşan stress bu hastalığın meydana çıkmasında önemli rol oynayan etkenlerdendir. Hastalığın klinik görünümünü oluşturan temel semptom yapısı astenidir. Hasta en basit bir işi gördüğü zaman bile çok çabuk yorulur, ruh hali değişir, en basit sebebe bağlı affektif tepkiler ortaya koyar. Çeşitli tiplerde ortaya çıkan uyku bozuklukları; geç uyuma, yüzeysel uyku, kabus görmeler, uykudan uyanırken kendini mutsuz hissetme v.s. gibi belirtiler tesbit edilir.
Hastalığın kliniğinde dikkati çeken üç aşamayı görmek mümkündür.

a- Hipersteniya
b- Huzursuz edici zayıflık
c- Hiposteniya

Nevrasteninin seyrinde peşpeşe zayıflık tesbit edilen bu aşamalara bazı araştırmacılar hastalığın sub-grupları gibi yaklaşır.

Hipersteni aşamasında rastlanan başlıca belirtiler; uyarana karşı hassasiyetin artması, sabırsızlık, sebatsızlık, çabuk sinirlenme ve dikkatin bozulmasıdır. Bazı durumlarda “astenik mentizm”, yani düşüncelerin karmaşıklığı tesbit edilebilir. Bir müddet geçtikten sonra hastalığın kliniği tedricen değişir, huzursuz edici zayıflık belirtileri; genel zayıflık, ruh halinin sık sık düşmesi, uykuculuk gibi belirtiler ortaya çıkar.

Hastalığın sonraki aşaması hiposteni; ruhsal ve fiziksel yorgunluğun baskın olması ile ortaya çıkar. Yukarıda belirtilen aşamaların süresi hastalığın ağırlık derecesinden, organizmanın bireysel direncinden, en önemlisi ise hastalığın oluşmasında temel bir yer tutan zararlı etkenlerin (ruhsal travmalar, gerilimli çalışma ortamı, toksik nedenler v.s.) devam etmesine bağlıdır. Bazı durumlarda hastalık aylarca devam edebilir. Bazen ise yıllarca sürebilir. Bu durumlarda kişiliğin nevrotik gelişimi ihtimalini düşünmek gerekir. O. V. Kerbikov (1958) nevrotik oluşumun başlıca nedenini uzun süre devam eden ruhsal travma ile izah etmektedir ve şahsın bu etkinin mengenesinden sıkışıp kaldığını belirtmektedir. Bu dönemde nevrotik belirtilerle birlikte hastanın kişiliğinde ortaya çıkan bazı değişiklikler (gereğinden fazla heyecan reaksiyonları, genel yorgunluk, küçük sebeplere bile sinirlenmek, affektif tepkiler ortaya koymak v.s.) ön plana çıkar ve sanki şahsın devamlı bir karakteri durumuna dönüşür. Hastalar kendi eylemlerine karşı iç görüş kazansalar da onları huzursuz eden belirtilerden sıyrılmamaktadırlar.

Nevrasteni döneminde, bir kaide olarak, vejetatif sinir sisteminin normal aktiviteleri değişir ve bunun sonucunda iç organların disfonksiyonu ortaya çıkar. Beynin kortikal ve subkortikal bölgelerinin nörodinamiğinin bozulması sonucunda oluşan bu gibi haller hiç bir organik temeli olmayan fonksiyonel bir patoloji gibi değerlendirilir.

Vejetatif sinir sisteminin bozulması neticesinde ortaya çıkan evrensel belirtilerden biri de başağrısı ve başdönmesidir. Spesifik künt, sıkıştırıcı ağrılar şeklinde olan başağrılarına hastalığın tüm dönemlerinde rastlanır. Diğer vejetatif belirtilerden nefes darlığı, kalp çarpıntısı, kalp bölgesinde künt (bazen aksine saplanıcı) ağrılar, periferin uyuşması mevcut olabilir. Bazı hastalarda gastrointestinal sisteme ait bozukluklar, meselâ, mide ve bağırsaklarda rahatsız edici hislerin duyulması, iştahın bozulması, kabızlık (veya sık sık defekasyon ihtiyacı), mide hıçkırığı, geğirme v.s. belirtiler gözlenir. Gösterilen belirtiler devamlılık arzetmez, hastanın sinirlenmesi, emosyonel gerilimin şiddetlenmesi ile ilgili olarak ortaya çıkar. Tesbit edilen subjektif şikayetlerle birlikte bazen bazı objektif belirtilerde tesbit edilir. Meselâ, taşikardi, bradikardi, kan basıncının değişmesi, terleme, akrosiyanoz, v.s. Gösterilen belirtilerin hepsi aynı döneme denk düşmez, onlar ara sıra birbiri ile yer değiştirerek ortaya çıkar.

İç organların “anormal” faaliyetini hisseden hastalar çoğu durumlarda dahiliyecilere başvururlar. Nevrozların bilimsel temellerle öğrenilmesinden, önceki dönemlerde (1950. yılların öncesi) iç organlarında şikayet eden hastaları “kalp nevrozu”, “Mide nevrozu”, “Karaciğer nevrozu” v.s. diye isimlendirirlerdi

Nevrasteniden sıkıntı çeken hastaların başlıca özelliklerinden biri de onların son derece, kendi hastalıklarını “abartmalarıdır.” Öyle ki, nevrasteni kendini ağır hasta gibi ortaya koyar, muhtelif hekimlere müracaat eder, bütün muayenelerden geçmeye gayret ederler. Gerekli psikiyatrik yardımı alamayan bu tip hastalar çabuk bir ruhî çökkünlüğe maruz kalıyorlar, pessimizme kapılıyorlar, böylelikle de hastalığın iyileşmesine değil, derinleşmesine uygunşartlar oluşturuyorlar.

Nevrastenide sık karşılaşılan belirtilerden biri de seksüel bozukluklardır. Bu gibi belirtiler son yıllarda özellikle gençler arasında yaygınlaşmaktadır.

OBSESSİF-KOMPULSİF NEVROZ (SAPLANTILI ZORLANTILI NEVROZ)

Bu nevrozun en önemli yönü, hastayı rahatsız eden obsesyonların (korkular, hareketler, fikirler, hatırlamalar v.s.) olmasıdır. Hasta bu fikir ve hislerin anormalliğini, lüzumsuzluğunu idrak etmesine rağmen onlardan kurtulamamaktadır.

Bazı yazarlar bu veya diğer belirtilerin baskın olmasına bağlı olarak obsessif-kompulsif nevrozu üç klinik alt tipe ayırmaktadırlar. Bunlar: obsessif, fobik, kompulsif tiplerdir. Obsessif tipte tekrarlayan hatırlamalar, tasavvurlar, gereksiz bir şekilde evlerin pencerelerini, katlarını saymak v.s. vardır. Fobik tipte karakteristik belirti hastalıklara tutulmaktan korkmaktır. Kompulsif tipte ise hasta, kendi arzusuna bağlı olmadan kaba ve anlamsız hareketlere eğilim gösterir. Meselâ, birisine vurmak, herhangi bir eşyayı kırıp atmak, herhangi birini toplum içinde tahkir etmek v.s. Bu nevroz İngiltere’de ve A.B.D.de obsesyon, kompulsion nevrozları olarak isimlendirilir, korku (fobi) nevrozu ise ayrıca tanımlar. Hastalığın seyrinde bir tipin içinde diğer belirtilerinden görülebilmesini gözönüne alırsak yukarıda tanımlanan tiplerin göreceli bir karakter taşıdığını anlarız.

Hasta S. 28 yaşında, orta okulda kimya öğretmeni olarak çalışıyor. Evli ve iki çocukludur. Daha önceleri dikkati çeken hiçbir hastalık geçirmemiş. Yakın akrabaları arasında ruhsal hastalıklara tutulan yoktur. Annesi klimakterik döneme erken (47 yaşında) girmiş ve uzun yıllar “klimakterik nevroz” hastalığına karşı tedavi almıştır. Hastanın söylediğine göre öğrencilik yıllarında utangaç ve zayıf iradeli birisiymiş. Ancak, çalışmaya başladıktan sonra bu özellikleri yok olmuş. Görevine ve çocukların eğitimine karşı mesuliyet taşımakta. Altı aydır ise kendini hasta hissetmektedir. Ağır hastalığa, mide kanserine tutulacağından korkmaktadır. Delil olarakta 2 kg. zayıfladığını, yutkunmasının zorlaştığını ve boğazında tümöre benzer bir bezenin bulunduğunu söylüyor. Uzmanlara göre hastada kansere ait hiçbir belirti yoktur. Zayıflamasının nedeni ise az gıda almasına bağlıdır. Muayene olmak, “hastalığını” tasdikletmek için Sovyetler’in bir çok şehrinde dolanıyor, ancak her seferinde sağlam olduğunu ona söylüyorlar. Konuşma esnasında hasta kendini bedbin, ızdırap geçiren ağır hasta gibi davranmaktadır. Sorulduğunda “Hangi nedene göre kendini hasta kabul eder siniz?” Cevap verir: “Tutarlı bir nedenim yoktur, beni muayene eden doktorlara da inanmamağa hakkım yoktur. Ancak şüphelerimden kurtulamıyorum. Bazen “hasta” olmam zihnimden çıkıyor, o zaman kendimi çok sağlam hissediyorum, ancak boğazımdaki şişliği elleyince, aynaya bakarken şişkinliği görünce yeniden şüphelenmeye başlıyorum.” Hastaya ilaçlarla birlikte, (fenazepam, amitriptilin, clomipramin, vitaminler v.s.) hipnosujjestif psikoterapi verilmiş ve üç haftalık tedaviden sonra bütün şüphelerinden kurtulmuştur.

Obsessif durumlar çeşitli formalarda ortaya çıkabilir. (Ağır hastalığa tutulmak korkusu) nozofobiya, (yükseklikten korkma) agrofobiya, (Geniş cadde ve meydanlardan geçememek), yakınlarını kaybetmek, evde yalnız kalmaktan korkmak (monofobia), aklını kaybetmek, ruhsal hastalıklara tutulmak korkusu, (psikofobiaya v.s.), kendilerindeki korku ve şüpheleri azaltmak amacı ile bazan hastalar çeşitli rituellerden, “korunma hareketlerinden” istifade ederler. Bir hasta gün boyunca ona hiçbir hasta dokunmaması için, sabah evden çıkarken gözünü kapatarak üç kez evinin duvarını öpermiş. Başka bir hasta ise hiçbir enfekisyona tutulmamak için hergün bedenin muhtelif yerlerine (parmaklarına, tabanına ve kulaklarının arkasına) iyot sürermiş.

Obsessif hallerin yaygın tiplerinden biri de obsessif fikirlerdir. Bu dönemde, içeriksiz “sağlam olmayan idrak” denilen belirti gözlenir. Bu tip hastalar herkesçe bilinen, isbata ihtiyacı olmayan, genellikle, manasız fikirleri “tekrarlamaya”, “çiğnemeye” ihtiyaç duyar, çevresindeki insanlara anlamsız sualler sorar, tartışmadan sanki zevk alır. Bu tip hastalar şöyle sualler sorabilirler. Niçin süt beyaz, yağ ise sarı renklidir? Niçin gözler kafanın yukarısında, dişler ise onun altında yerleşmiştir? Niçin hayvanlar insanlar gibi konuşamamakta ve dört ayağı üzerine yürüyor?
Bu grup nevroz çerçevesinde dikkatten geçirilmesi amaca uygun olan, literatürde “Gözleme (bekleme) nevrozu” olarak isimlendirilen sendromun analizinde, demeklazımdır ki, bu da kendi klinik ve patogenetik özelliklerine göre bu grubun bir varyantıdır. Bu sendromun temel yönü bütün nevrozların gelişiminde rol oynayan psişik travmaların hastanın gereksiz anksiyete ve heyecana sebep olan hastalık durumu ortaya çıkmaktadır. Öyle ki, hasta yaptığı en basit hareketleri dahi yaparken anksiyete hissetmekte, onu yapamayacağını iddia etmektedir. Meselâ, geceleri uyuyamayacağından, sınavda öğretmene iyi cevap veremeyeceğinden v.s. korkuyor, heyecan geçiriyor. Bu sendromun oluşması sonucunda konuşma bozulur (kekeleme), empotans, uyku bozuklukları v.s. meydana gelir. 25 yıl yüksek okulda ders vermiş bir hoca, bu grup nevroza tutulduğunda, anfiye girmeye korkuyor, dersi anlatamayacağından endişe duyarak aylarca işine gidememiştir.

Seyrine göre bu grup nevrozlar, genellikle, daha uzun devam eder. Onların tedavisi de oldukça zordur.

HİSTERİK NEVROZ

Histeri eski dönemlerden beri bilinen bir hastalıktır. Eski devirlerde bu hastalığın ancak kadınlarda bulunduğuna ve rahimin “azarak bedende gezmesi” ile ilgili olduğuna inanılırdı. Histeri adı da bu bağlantıdan alınmıştır. Latince hystera= rahim demektir) Ancak XVII. asırda Fransız hekim Şarl Lerva gösterdi ki, histeri erkeklerde ve çocuklarda da bulunabilir.
Histerinin klinik görünümü oldukça zengin olup, hastanın yaşadığı sosyal çevre, onun entellektüel seviyesini, yaşı ve diğer etkenler hastalık belirtilerinin ortaya çıkmasına etki ederler. Hastalığın başlıca özelliği motor ve emosyonal dünyaya ait fonksiyonel bozuklukların olması, hastanın kolaylıkla telkin almaya müsait olmasıdır. Dikkati çeken diğer birhusus da onların kendi hareketlerine “özel” bir ilgi beslemesidir. Bir taraftan tedavi olmayı isteyerek hekime gelir, diğer taraftan ise hastalıktan kurtulmak istemez, sanki bu hareketler ona zevk verir.

Histeri hastalığı, genellikle, histerik kişilik bozukluğu olan şahıslarda, İ. Pavlov’un belirlediği gibi signal sistemi zayıf, bediî tipe mensup olan bireylerde görülür.

Hastalığın klinik belirtilerini sistemleştirerek onları üç gruba bölmek mümkündür.
1. Histerik konvülziyonlar
2. Vejetatif ve motor fonksiyonları histerik bozuklukları
3. Histerik ruhsal bozukluklar
Histerik konvülziyonlar çok çeşitli şekillerde, hastanın yaşadığı sosyal çevrenin başlıca özelliklerini yansıtarak ortaya çıkar. Meselâ, geçen yüzyılın ikinci yarısında Fransa’da meşhur nöropsikiyatrist Şarko’nun tanımladığı “Histeri Yayı” (hasta yalnız ayak parmaklarına ve başının tepe ve alın bölgesine dayanarak bütün bedenini yay şeklinde yukarı kaldırıp bu durumda uzunca bir süre durmaktadır. Buna “Şarko Yayı” da denilmektedir. Şu anda çok az rastlanmaktadır. (Resim: 27)

Resim 27

Resim 27: Histerik atak esnasında hastaların muhtelif görünümleri

Savaş yıllarında ve ondan yıllar sonra histerik nöbetler çoğu zaman aşağıdaki şekilde olmuştur. Hasta kendini askere (veya komandoya) benzeterek “Hurra”, “hücum” diye bağırarak herkesi onun peşinden gelmeye çağırırmış. Yahutta ellerini yukarı kaldırarak “teslim oluyoruz” diyerek esir rolüne girermiş. Zamanımızda histerik nöbetler yerine, iç organların fonksiyonel, motor ve duyu ile ilgili bozukluklarına bırakmıştır. Böyle nöbetlerde periferin histerik felci, lokal konvülzionlar, titreme hareketleri gözlenir, bazen ise aynı organlarda ağrılar tesbit edilir.
Epileptik konvülziyonlardan farklı olarak, histerik nöbetlerde, nöbet aşamaları peşpeşe olmuyor (evvel tonik sonra klonik), atak kaotik, hastanın arzu ve isteğini yansıtan içerikte olup, aslında gösteriş özelliği taşımaktadır. Çeşitli ilaçlardan ve telkin araçlarından yararlanmak suretiyle ataklar kontrol altına alınabilir.

Histerik konvülziyonların diğer bir özelliği de, o da epileptik konvülziyonlardan farklı olarak bu atakların daha mülayim, aurasız ve şuurun tam bozulmadan ortaya çıkmasıdır. Atak esnasında hasta ihtiyatla, ustaca, uygun bir yere (çimenlik, yatak, halı v.s.) yıkılır. Atak 30-40 dakika ve daha uzun devam edebilir. Bu dönemde pupil ışık refleksi normal, hastanın dil ve dudakları genellikle yaralanmıyor ve enürezis, enkoprezis olmuyor.

Vejetatif ve motor fonksiyonların histerik bozuklukları, genellikle, ataktan sonra (tortu belirtiler gibi) ortaya çıkar. Sıkça rastlanan belirtilerden histerik stuporu, hiperkinezileri, hastanın kendi dengesini ve yürüyüşünü kaybetmesini, asteniya-abaziyan’ı (ayakları üzerine durma ve yürümenin bozulması), adale kontrak türleri (boynun eğilmesi, omuz kaslarının hareketsizliği v.s.) görmek mümkündür. Hastalığın kimliğinde kimi zaman ataklarla ilgili meydana çıkan konuşma bozuklukları da olur. Bu gibi durumlarda mutizmi, kekelemeyi, afoniyası (sesin çıkmaması) göstermek mümkündür. İlginç olanı, hasta öksürürken veya aksırırken afoni gözlenmiyor, bu durum ancak konuşmada ortaya çıkıyor.

Hastalarda deri hissinin bozulması da sıkça gözlenir. Meselâ, kolun heryerinde his alındığı halde elde, eldiven bölgesinde his kaybolabiliyor veya çorabın örttüğü saha hissizleşebiliyor v.s. Bazen görme yeteneği geçici olarak bozuluyor. Bu tip bozukluk görmenin zayıflamasından tam körlüğe (amauroz) kadar olabilmektedir. Aynı tür bozukluk işitme, koklama ve tad duyularında da olabilir.

Vejetatif bozuklukların yaygın bir tipi boğazda “Histerik Yumruk (yumak)” olmasıdır. Bu zaman hasta konuşma ve solunum kabiliyetinin zorlaştığını söyler, boğazında ona engel olan yumağa benzer bir kütle varlığından şikayet eder. Stresi altında bu daha da artar, diğer bölgelerinde ağrılar v.s. olur. Bazı hastalarda korkular, histerik tipli ataklar da gözlenebilir.

ÇOCUKLARDA NEVROZLARIN ÖZELLİKLERİ

Çocuklarda karşılaşılan nevrozun seyrine ve klinik özelliklerine etki eden başlıca cihet tam gelişmemiş olan sinir sistemidir. G. E. Suhareva (1974) belirtmiştir ki, eğer çocuk küçük yaşlarında önlerine çıkabilecek eğitimi ve fiziki hazırlığı uygun değilse bu tip çocuklar kolaylıkla nevroza tutulurlar.

En küçük yaşlarda meydana çıkan nevroz belirtileri bazen düzenli anne ilişkisi olmamasından kaynaklanır. Annesinden ayrılmış çocuk, uzun süre (bir kaç gün, hafta) onu görmediğinde ruh hali değişir, uykusu bozulur, göz yaşları içerisinde annesini özler. Bazen ise tersine anne kendi yavrusuna lazım gelen sevgiyi göstermiyor, onu sıkça cezalandırıyor v.s. Her iki durumda annenin yaklaşımı çocuğun ruh dünyasında ciddî çatışmalara ve nevrotik yapının gelişmesine neden olacaktır.

Anne ve babanın, ailenin diğer üyelerinin (dede, büyük anne, abla, kardeş) çocuğa karşı farklı, bazen, zıt yönde iletişim kurmakta, çocuğa farklı farklı davranılmaktadır. Bu durum nevrotik belirtilerin ortaya çıkmasına neden olur. Babanın sert ve otoriter, annenin ise mülayim ve hassas olması çocuğun sinir sistemine oldukça olumsuz etki gösterir. Öyle ki, sinir sisteminin gerginleşmesi için uygun ortam oluşturur. En korkulan faktörlerden biri de çocuğun erköyün (nazlı) terbiye edilmesidir. Çocuğun yaşı büyüdükçe aile içi ilişkilerin etkisi de güçlenir. Anne ile baba arasındaki ilişkiler bozuk olursa, evde sıkça ortaya çıkan tartışma ve kavgalar, hakaretli sözler, özellikle ailenin dağılması, boşanmanın meydana gelmesi çocuklarda nevrozların oluşması için uygun ortam oluşturur. Ailede iki veya daha çok çabuk olursa bir yön asla unutulmamalıdır. Yaşına ve cinsiyetine bakmadan, anne babanın onlara sevgi ve yaklaşımı aynı olmalıdır. Okul çağı çocukları arasında nevrozların oluşmasında başlıca rol oynayan etkenlerden biri çocuğun stress altında çalışmasıdır.

Çocuğun üstün başarı içerisinde görmek isteyen aileler, bazen kendi çocuklarının fizilsel güç ve zeka seviyelerini dikkate almadan onu çok çalışmaya, uğraşmaya zorluyorlar, dinlenmekten, harmonik gelişimin temel elementlerinden olan yaşıtları ile oyuna katılmak ve oyun kurmak eylemlerinden mahrum bırakılırlar. Ev ortamının kötü olması (dar, kirli v.s.) kötü alışkanlıkların (sigara, içki) bulunması da nevroza neden olan etkenlerdendir.

Çocuk yaşlarında ortaya çıkan nevrozun başlıca tipleri histeri ve nevrastenidir. Elbette diğer nevrotik hallere de, örneğin, fobik sendrom, enürezis, anoreksiya nevrozu v.s. gibi durumlarla da sıkça karşılaşılmaktadır. Histerik nevroz çocuklarda da, böyüklerde olduğu gibi cereyan eder. Ancak emosyonel reaksiyonlar onlarda daha coşkun ortaya çıkar. Bu tip çocukların kişiliğinde yaşıtlarına karşı umursamazlık, hatta vicdansız ve gaddar gibi münasebetler tesbit edilir. Bazen histerik reaksiyonlar astaziya-abaziya, mutizm, kekeleme gibi belirtilerin meydana çıkmasına sebeb olur. Bu tip çocuklarda fantastik fikirler söylemeye, yalana yönelmeye eğilim gözlenir. Onlarla iletişim kurmak oldukça zor olur, sabırsızlık, nazlılık kısa sürede şiddetli histerik reaksiyonlara, ataklara neden olur. Çocuk kendini yere atar, bedenine zarar verir v.s.
Çocuklarda nevrasteninin seyri rengarenk belirtilerle ve onların daha şiddetli ortaya konması ile ayrışır. Okul öncesi döneminde nevrasteni genel yorgunluk, sık sık sinirlenmek, nazlılık, uyku bozuklukları gibi belirtilerle ortaya çıkar. Okul döneminde ise yukarıda belirtilen belirtilerle birlikte, uyarana karşı hassasiyetin artması, dikkatin ve hafızanın zayıflaması sonucunda ders çalışmanın zorlaşması tesbit edilir. Bazı çocuklarda ilgi alanının daralması, başladığı işin (derslerini hazırlarken, çeşitli sporları yaparken, ev işlerinde aileye yardım ederken v.s.) sonuna getirememek, derste veya televizyon izlerken uykuya kalma gibi belirtiler ortaya çıkar.
Nevrastenik çocukları karakterize eden yönlerden biri de onların gereğinden fazla hassas, daima şüpheci ve onların ilgi alanına girmeyen bütün işlere karşı olumsuz yaklaşım göstermeleridir. Bazı hastalarda obsessif-kompulsif nevroza ait belirtiler, örneğin, çeşitli fobiler (karanlıktan, evde tek kalmaktan, yükseklikten, keskin aletlerden korkma), kendine karşı güvensizlik ve başka belirtilerde çıkabilir. Çocuklarda nevrozlarda nevrasteni, bir kaide olarak, uyku bozuklukları ile birlikte seyreder. Gecenin büyük kısmını uyanık veya yarı uykulu geçiren çocuk, sabaha doğru uykuya geçer ve sabahları zorlukla uyanır. Yataktan yorgun veya yarı uykulu kalkan çocuk derse gitmekten kaçınır.

Bir taraftan sinir sisteminin ve çocuğun fizikî durumu, diğer taraftan ailede mevcud olan psikojen etkenlerin yoğunluğuna bağlı olarak nevrozların seyri karmaşıklaşabilir ve tedavisi oldukça zorlaşabilir.

Ayırıcı Teşhis:

Yeterli derecede klinik tecrübesi olan uzman için nevrozları psikozlardan ayırmak o kadar da zorluk oluşturmamaktadır. Nevrozlarda kaba ruhsal bozukluklar, hallüsinasyonlar, sanrılar, demans, katatonik belirtiler olmamaktadır. Nevroza tutulanların karakteristik yönlerinden biri de kendi şikayetlerini memnuniyetle ifade etmeleri ve sıkıntılarına karşı içgörüleri bulunmasıdır. Ancak, unutmamalı ki, bir çok ciddî ruhsal hastalıklar, meselâ, şizofreni, beyin sifilizi, MSS’in organik ve bazı somatik hastalıklar başlangıç aşamasında nevroza benzer belirtilerle başlar. Bu durumlarda yanılmamak için tam bir anamnez toplamak, röntgen, laboratuvar ve elektrofizyolojik incelemelerin neticelerini analiz etmek gerekir.

Bazı durumlarda nevrozlar, sakin seyirli şizofreniden ayırmak oldukça zorluk oluşturur. Nevroza benzer belirtilerle seyreden şizofreninin bu tipi, genellikle, dikkati çeken kaba negatif belirtiler vermemekte ve hastalar uzun süre iş güçlerini kaybetmemektedirler. Nevrozlardan farklı olarak sakin gidişli şizofreni de obsessif-kompulsif, fobik, hipokondrik-senestopatik ve diğer bu gibi belirtiler yeteri kadar kabarık ifade olunur. Obsessif durumların karakterinde ise, belirtmek gerekir ki, şizofrenide rastlanan bu belirtiler kısa sürede karmaşıklaşarak sık sık tekrar olunan, monoton ve aynı tiple hareketlere, bazen de ritüellere dönüşür.

Nevrozların kliniğinde dikkati çeken özelliklerden biri de hastanın kendisine yüksek duygulanım, kalp ağrılı ile yanaşmasıdır. Şizofrenide ise böyle belirtiler hayalî, yersiz, acaib olmasına rağmen sanki hasta rahatsız olmamaktadır ve onda dikkate çarpan emosyonel reaksiyonlara sebep olmuyor.

Etyolojisi ve Patogenezi:

Nevrozların oluşmasında temel etken olarak ruhsal travmaların (psikogeniyaların) rolü hem eski, hem de yeni literatürde her yönü ile incelenmiştir. Bu konsepsiyaya şüphe ile bakmağa neden olacak şu anda tutarlı ilmî başka bir yaklaşım da yoktur. Ancak, bununla birlikte diğer etkenlerin önemini de dikkate almak ve psikogeniyaların kendine yeni ilmî delillerle yaklaşmaya ihtiyaç vardır. Sinir sisteminin faaliyetinin düzenlenmesinde biokimyasal, endokrin, immün ve diğer biyolojik proseslerin önemli rol oynaması artık hiç kimsede şüphe doğurmamaktadır. Sinir sisteminin irsî özelliklerini de (I. P. Pavlov’un belirdiği tipler) değerlendirmek gerekir. Yüksek sinir faaliyetinin fonksiyonel patolojisi gibi değerlendirilen nevrozların oluşmasında tesbit olunan bütün etkenleri tahlil etmeden bu hastalıkların nasıl meydana çıktığını ve gelişim mekanizmasını doğru tanımlamak mümkün değildir.

Son yıllarda, sinir sisteminin tipine bağlı olarak organizmada giden fizyolojik proseslerin, bu çerçevede, ruhsal aktivitenin değişmesi hakkında çok yazılmıştır. Sinir sisteminin immunoloji-adaptasyon prosesindeki rolünü de tesbit etsek, malum olur ki, sağlamlığı temin eden başlıca etkenlerden biri bütün sistemlerin normal ve müşterek faaliyetidir. Bu sistemlerin faaliyeti bir çok hastalıklar gibi nevrozlarında meydana çıkmasında büyük öneme haizdir. Nevrozların oluşmasında MSS’inde organik değişikliklerin olmasına dayanan görüşlere de itina ile yaklaşmak gerekir. Nihayet, kronik olarak devam eden somatik bozuklukların da nevroza sebep olabilmesi dikkate alınmalıdır.

Nevrozları ortaya çıkaran etkenleri gözden geçirerek onları başlıca üç gruba bölmek mümkündür. Klinik determinizme uymayan bu tipleme, daha çok teorik yaklaşımlara bağlıdır;
1. Temelini genetik eğilim teşkil eden yapısal faktörlere bağlayan görüş. Bu görüşün taraftarları, Fransız alimi V. A. Morel’in (1865) ileri sürdüğü dejenerasyon hakkında bilimsel yaklaşıma dayanarak genetik etkenleri ön plana çıkarmaktadır. Konstitüsyonel-bireysel özellikleri ikinci dereceli etken gibi kabul etmektedir.
2. Çevrenin zararlı etkilerini ön plana almakla, konstitusyonel-bireysel özellikleri ikinci dereceli kabul eden, ekzogen patogenetik etkenler görüyor.
3. Geçen asrın sonunda oluşmuş, batıda daha yaygın olan S. Freud’un bilinçdışının etkisine dayanan subjektif-idealistlik bakış tarzıdır.

Hayatının belirli dönemlerinde, bütün insanlar bu veya başka derecede (ister akut, isterse kronik tesir eden) ruhsal travmalara maruz kalırlar. Ancak onların hepsinde nevroz gelişmez. Nevrozları ortaya çıkaran sebepleri, onun kliniği detaylı olarak öğrenerek İ. P. Pavlov ve onun öğrencileri tesbit ettiler ki, aynı içerikli olumsuz uyarılar (psikojen etkenler) muhtelif insanlarda muhtelif nevrozlara neden olur. Birinci signal sisteminin baskın olduğu bediî tipe mensup şahıslar histerik nevroza, ikinci signal sisteminin denge oluşturduğu orta tipe mensup şahıslar ise nevrastenik nevroza tutulmaktadırlar. Elbette bu şekildeki bir tasnif mutlak bir karakter taşımamaktadır ve muhtelif geçici tipleri de mümkündür. Hele 1915. yılında E. Krepelin tesbit etmiştir ki, güçlü sarsıntı sonucunda istenilen adamda konuşmanın kaybolması veya yürüme kabiliyetinin bozulması ortaya çıkabilir. Ancak histerik nevrozuna hassas olan şahıslarda bu belirtiler en basit nedenlerden oluşabilir.

İ. P. Pavlov’un nevrizm bakış açısına dayanan E. A. Porov 1951 yılında belirlediki, obsessif-kompulsif hallerin ortaya çıkması beyin korteksi hücrelerinde ultraparadoksal fazın yasalarına uygun olarak ortaya çıkar. Öyle ki, uzun süre etki gösteren durgun epileptik odak nihayet hücrelerinin takatsizliğine (güçten düşmesine), bu da kendi bölgesinde normal sinir proseslerinin bozulmasına-psikopatolojik belirtilerin oluşmasına sebep olur.

Sovyet bilim adamı O. V. Kerbikov (1958) nevrozların ve kişilik bozukluklarının etyopatogenezini gözden geçirerek şöyle bir netice çıkarmıştır. Onların arasına ciddî bir sınır koymak uygun değildir ve buna göre de o, kişilik bozukluklarını uzun süreli nevroz olarak kabul etmiştir.

Nevrozların oluşum mekanizmasını izah eden görüşlerden biri de SSRI’da unutulmuş, daha doğrusu, yasak edilmiş S. Freud’un bilinçdışı süreçlerin oluşturduğu psikopatolojik etki görüşüdür. S. Freud’a göre bütün nevrotik haller, bu arada obsessif haller, kaynağı itibariyle seksualojik etkenlerle ilgilidir. Çocuk yaşlarında terbiye ve eğitimin etkisi ile cinsel arzuların bastırılması, bilinçdışına bastırılması daha sonra nevrozlar olarak ortaya çıkmaktadır. Çocuğun şuur altında kendine yer bulan bu duygular kapalı nevrotik kompleksler şeklinde yaşamakta ve uygun şartlar (patogenetik, patoplastik) oluşursa güncelleşerek nevrotik belirtilere dönüşmektedir.

Tedavi ve Profilaksi:

Nevrozların tedavisi kombine bir şekilde, bazı etkenler (nevrozun tipi, başlıca sendrom, organizmanın ve kişiliğin biyolojik, psikolojik özelikleri, o çerçevede ruhsal travmaya karşı bireysel reaksiyon özelliği v.s.) dikkate alınarak yapılmalıdır. Klinik tecrübeler göstermiştir ki, tek bir standart tedavi yönteminin olmaması, sosyal etkenlerin hastalığın tedavisindeki önemli yerini unutmamalıyız. Bazı bilim adamlarının optimal tedavi yöntemleri, seçerken birbirini tamamlayan üç esas tedavi tipinin (biyolojik, psikolojik ve sosyal) hepsinden yararlanmak gerekir.

Nevrozların tedavisinde psikoterapotik yöntemlerin yararlılığı yalanlanamaz bir gerçektir. Ancak dikkate almak gerekir ki, psikoterapinin etki gücü bazı etkenlerden, ilk etapta, hekimin profesyonel hazırlığına bağlıdır. Meşhur Sovyet psikoterapisti V. D. Karvasapski ve Polşa alimi S. Lederin (1989)’e göre nevrozların patogenetik psikoterapisi aşağıda belirtilen beş prensibe dayanmalıdır. Aksi takdirde psikoterapinin yararlılığına kıymet vermek mümkün değildir.
1. Hastanın emosyonel özelliklerini dikkate alarak kişiliğini, derin ve her yönüyle öğrenmelidir.
2. Nevrotik durumun ve hastalık belirtilerinin meydana çıkmasının sebebinin ve gelişim mekanizmasının ortaya konması,
3. Hastalığın, şahsın yaşam aktivitesine gösterebileceği etkinin bütün yönlerini tam şuurlu bir şekilde idrak etmek,
4. Ruhsal travmaların amaca uygun yönde ortadan kaldırılmasına yardım etmek ve lazım gelirse çevresindekileri de yardımını istemek,
5. Hastanın uygun olmayan reaksiyonlarını ve hareketlerini aksi yöne döndermek, böylelikle şahsın kendi hastalığına münasebetini değiştirmek.

Görüldüğü gibi, nevrozların psikoterapisi çağdaş yöntemlere (grupta yapılan patogenetik yöntemleri) daha büyük önem vermektedir. Bununla birlikte psikoterapinin diğer yöntemlerinden de (hipnoz altında telkin, autojen training v.s.) geniş olarak yararlanılmalıdır. Histerik nevrozun oluşturduğu mono semptomların (paraziler, felçler, kekeleme, afoni v.s.) tedavisinde, nevrostenide gözlenen astenik durumun, muhtelif ağrıların, kan basıncı değişikliklerinin, uyku bozukluklarının tedavisinde psikoterapinin klasik yöntemleri önemli bir rol oynar.

Nevrozların tedavisinde ilaç preparatları ile tedaviye, fizyoterapi yöntemlerine geniş yer verilmelidir. Nevrozların bütün tiplerinde sıkça karşılaşılan uyku bozukluklarını tedavi etmek için hipnotik etki gösteren psikofarmokolojik preparatlardan sonapaks (10-75 mgr), klorprotiksen (15-75 mgr.), fenazepam (0.5-2 mgr), tizersin (5-25 mgr) verilir. Belirtilen ilaçların yardımı ile istenen etki elde edilmezse, onları güçlendirmek amacı ile antihistaminik ilaçlardan da (dimedrol, pirolfen) yararlanmak mümkündür. Bazı hastalara uyku verici etkisi zayıf olan, ancak nevrozun diğer belirtilerine etki etmekle aynı zamanda uykuyu da düzenleyen ilaçlardan (meselâ, amitriptilin 12.5-50 mgr, pudotel 5-10 mgr, trioksazin 1-2 tbl, relanium 5-10 mgr, seduksen 25 mgr. v.d.) yararlanmak faydalıdır.

Ağır belirtilerle seyreden nevrozlar, özellikle korku, anksiyete, heyecan belirtileri olduğunda ilaçları enjeksiyon şeklinde vermek kısa süre içinde olumlu neticeler verir. Bu durumlarda tranlizanlar ile birlikte nöroleptiklerde (eglonil, leponeks, triptazin, tizersin v.s.) yararlanılabilir. Tedavi sürecinde önemli zorluklardan biri obsessif-kompulsif nevroz (özellikle fobilerin) ortadan kaldırılmasıdır. Bu tip hastaları tedavi ederken uygun yaklaşım seçmek temel şartlardandır. Fobileri oluşturan etkenleri araştırmak (analitik psikoterapi), kişi bu etkenlerden uzaklaştırmak (iş yerini değiştirmek, hastayı istirahate göndermek) ve doğru seçilmiş ilaçlardan yararlanmak gerekir. Bazı durumlarda fenazepam (orta ve büyük dozlarda), elanium-enjeksiyon şeklinde (2-4 ml. i.m/gün) frenalon 10-20 mgr, trisedil 4-10 mgr (infüzyon veya enjeksiyon şeklinde) iyi sonuçlar verir.

Nevroza tutulmuş şahıslardan, bir kaide olarak, depresyon, genel bir halsizlik (asteni), uyarana karşı hassasiyetin artması tesbit edilir. Çoğu durumlarda güçlü tesir gösteren antidepresanlara gerek kalmamaktadır. Bu amaçla amitriptilin, ludiomil, imizin 50-75 mgr/gün, gerfonal 100-250 mgr/gün, pirazidol 100-200 mgr/gün vermek daha uygundur. Asteni için verilen ilaçlardan sidnokarb, sidnofein, noratam vermek uygundur. Uyarana karşı hassasiyeti tedavi etmek için i.v. seduksen %0.5’lik 5-10 ml, %40’lık glukozdan 10-20 ml, tazepam (10-20 mgr/gün), trioksazin, meprobomat tbl. şeklinde (2-4 kez/gün) verilir.

Geçmişte yaygın olarak kullanılan ve şimdi de önemini kaybetmeyen maddelerin tatbiki de unutulmamalıdır. İnhibisyon ve eksitasyon proseslerinin dinamiğinin bozulmasını gözönüne alarak Pavlov kokteylinden (Sol. Natrii brami %1-2 200, Coff. natrii benzoisi 0.4-0.8 gr) yararlanmak uygundur. Karışıma kedi otu (valerianae) damlası ve demlemesi de ilave etmek mümkündür.

Nevrozların kombine tedavisinde vitaminlerin (B grubu, PP, C vitaminler) geniş olarak yararlanılmalıdır. Madde alış verişinin bozulması sonucunda bazen vitaminlerin gıdalarla alınması yeteri kadar olmamaktadır. Bu durumlarda onların enjeksiyon şeklinde vermek gerekir.
Hastahane şartlarında nevrozları tedavi ederken insulinden (küçük dozlarla, 5-25 ünite, sabah aç karna ve 1.5-2 saatten sonra hasta karbonhidrattan zengin kahvaltı yapmalıdır) başarı ile yararlanılabilir. Fizyoterapi yöntemlerinden su işlemlerine (sirküler duş, şapka duşu, sakinleştirici hamamlar, masaj) önem verilmelidir. Çeşitli sportif faaliyetleri (bu çerçevede, tedavi edici sporlar), muhtelif çağdaş sosyal tedbirler, açık havada gezinti çok faydalıdır.

BİLİRKİŞİLİK

Nevrozların bütün tiplerinde hastada psikotik belirtilerin olmaması ve kendine karşı içgörüsü olması nedeni ile bu tip hastalar yaptıkları suçlardan sorumludurlar. Bazen suç eyleminden sonra nevrotik duruma (genellikle, histerik reaksiyonlar) düşebilir. Bu hastalar tedavi edildikten sonra yargılanırlar.

İş gücünün uzun süreli kaybedilmesi nevrozlar için karakteristik değildir. Tedavi süresinde işten ayrılan hastalar yeniden işlerine döndürülürler. Nadir durumlarda ağır geçen nevroz, hastanın sakatlık derecesini oluşturabilir. Sakatlığa ayrılması durumu ancak, alınan tedbirler, verilen tedaviler uzun süre uygulandıktan sonra fayda vermezse tatbik edilmelidir. Bazı durumlarda hastayı hafif ise geçirmeye veya mesleğini, iş yerini değiştirmeye ihtiyaç olabilir.

Sık sık ağırlaşan ve tedavisi zorluk oluşturan nevrozlarda (ataklarla geçen histeri, ağır fobiler v.s.) bireysel çerçevede askerlik konusu karara bağlanabilir. (Geçici olarak hizmetten kurtulmak, başka alanlarda görevini yaptırmak.)

Reaktif Psikozlar

REAKTİF PSİKOZLAR ve REAKTİF DURUMLAR

Reaktif psikozlar ve durumlar adı altında tanımlanan hastalıklar, psikojen kaynaklı bozukluklardır. Bu patolojik durumların oluşmasında ruhsal travmalar sarsıntılar önemli rol oynar. İkinci önemli etken ise sinir sisteminin genetik özellikleridir.

Bu gruba aşağıdaki hastalıklar dahil edilir.

1. Psikojen affektif-şok reaksiyonları (Reaktif stopor ve reaktif eksitasyon)
2. Histerik psikozlar (Pseudodemensiya, puerilizm, bilincin histerik alakaranlık durumu)
3. Reaktif depresyon
4. Reaktif Sanrılar (Paranoid)
5. İatrogenialar.

1. Psikojen Affektif Şok Reaksiyonları:

Güçlü ruhsal sarsıntılar, meselâ savaşlar, deprem, yangın, trafik kazaları, kitlesel olaylar v.s. sonucunda çok miktarda insan ölümüne şahit olmakla meydana gelebilir. Psikomotor bozuklukların özelliğine göre iki tip; hipokinetik ve hiperkinetik şok olarak ikiye ayrılır.
Reaktif stopor olarak isimlendirilen hipokinetik şok reaksiyonunda sanki emosyonel felç ortaya çıkar. Hasta oturduğu veya durduğu yerde donup kalır. Etrafında oluşan tehlikeden kaçmak, hatta ona reaksiyon göstermeğe sanki muktedir değildir. Hareketlerin inhibüsyonu ile birlikte konuşmanın inhibisyonu da ortaya çıkar. Reaktif stopor durumu, genellikle, uzun sürmemekte, birkaç dakikadan veya 1-2 saatten sonra geçip gitmektedir. Ancak bazen 2-3 güne kadar devam edebilir. Hasta bu durumdan çıktıktan sonra tam amnezi ve bir kaç hafta devam eden astenik vaziyet tesbit edilir.

Hiperkinetik reaksiyon veya reaktif eksitasyon hastanın aktifliğini, kaotik, içeriksiz eylemlerle birlikte gözlenir. Kreşmer’in “Hareket Kasırgası” olarak isimlendirdiği bu tip bozukluklarda kişi herhangibir yere kaçar veya huzursuz bir halde anlaşılmaz hareketler yapar. Bilinç bozulduğundan kendini ve çevreyi algılama yeteneği (oryantasyonu) normal değildir. Bu duruma düşmüş kişi bazen seyir halindeki araçlara, ateşe, suya doğru yönelebilmekte, kendini yüksek bir binadan atabilmekte veya diğer zarar verici eylemlerde bulunabilmektedir. Etrafındakiler bu durumda olan hastaya vaktinde müdahale edebilirlerse, bir felaketin önüne geçmek mümkündür. Çünkü 15-20 dakikadan sonra hastanın bilinci açılır ve şuursuz otoagressif hareketler yapmaz.

2. Histerik Psikozlar:

Ağır ruhsal travmalar sonucunda meydana gelen ve kısa süre (bir kaç hafta) devam eden bu psikozların bir kaç klinik subgrubu vardır. Bu psikozlar esasen kötü şartlarda veya savaş dönemlerinde ortaya çıkması ve bazı şahıslar tarafından simulasyonu (kendini hasta gibi göstermek), onların adlî psikiyatrideki rolünü ciddi bir problem olarak önümüze koymaktadır.

Pseudodemensiya veya yalancı akıl zayıflığı, akut olarak ortaya çıkan aklî yetmezlik belirtileri ile ortaya çıkan ruhsal bozukluktur. Hastanın demansının, davranışının bozukluğu, anlaşılması ve ızdırap verici olması, onu tanıyanların hayretine neden olur. Öyle ki, yüksek tahsilli, zengin hayat tecrübesi olan yaşlı şahıs kendini çocuk gibi görür, dilini dışarı çıkararak çocuklara mahsus hareketler yapar, sesler çıkarır, ellerini yere koyarak hayvan gibi yürür (vahşileşme sendromu) v.s. Bu tip hastalar için karakteristik sayılan önemli bir belirtiyi de kaydetmek gerekir. Bu, hastanın, verilen suallere yanlış cevap vermesidir. Onlar, en basit suallere bile düzgün cevap verememektedir. Elli yaşında bir hastadan sorulduğunda “Kaç yaşındasınız?” “-Beş” diye cevap vermiştir. Kaç çocuğunuz var? – Beş. Bugün haftanın hangi günüdür? -Beş v.s. Sanki, hasta “beş” sözünden başka bir şey bilmemektedir.

Pseudodemensiyanın iki tipi belirlenmiştir.
1. Depressif Tip
2. Ajiteli Tip

Depressif tipte hastalar ezgin, hareketleri azalmış, ajiteli tipte ise huzursuz, şaşkın ve hareketli görünürler. Hapishane şartlarında, tutsaklar arasında rastlanan pseudodemensiya onu ilk kez tanımlayan Alman bilim adamı Z. Ganser’in adı ile (Ganser Sendromu, 1898) isimlendirilir.

Pseudodemensiya, genellikle, devamlı olmamakta, onu oluşturan ruhsal travma kalktıktan sonra süratle geçip gitmektedir. Ruhsal travma devam ederse aylarca uzayabilmektedir.

Püerilizm:

Psikojen histerik psikozların diğer bir tipide püerilizmdir. Bu sendromun başlıca özelliği hastaların kendilerini çocuk gibi görmeleridir. (latince pueriles, çocuğa benzer demektir) Böyle bir durum geçiren şahıs çocuk gibi hareketler eder; ata binme-inme, el çırpma, çocuk sesi ile büyüklerin onunla oynamasını çukolata, oyuncak almalarını ister v.s. Kendinden hayli küçük çocuklara emmi, dayı, teyze, hala diye konuşur. İsteğini yerine getirmediğimizde gözlerini ovuşturur, dudaklarını büzer, çocukça bakışlarla etrafı süzerek ağlamaya başlar.

Bazı bilim adamlarının düşüncesine göre puerilizm ayrı bir hastalık tipi değil pseudodemensiyanın bir subgrubudur.

Bilincin Histerik Alakaranlık Hali:

Bu hastalığın oluşma dinamiğine ve klinik belirtilerine göre, affektif şok reaksiyonlarından çok az farklılık arzeder. Bilincin daralması neticesinde hastanın kendine ve çevreye karşı oryantasyonunun bozulması, muhtelif illüzyonlar ve hallüsinasyonları ortaya çıkması söz konusudur. Kavrama bozukluklarının içeriği ruhsal travmanın içeriği ile ilgilidir. Hasta kendini rahatsız, bazen ise ızdırap içinde hisseder. Bazen ağlar, bazen güler bazen de odanın bir köşesinde saatlerce sanki donmuş vaziyette durup kalır. Hastalık, genellikle, 5-10 günden fazla sürmemektedir. Düzelme tedricen ortaya çıkar. Hasta düzeldikten sonra kısmî veya tam bir amnezi halinde bulunabilir.

3. Reaktif Depresyon:

Psişik orjinli hastalıkların en yaygın tipi olup başlıca belirtisi depressif sendromdur. Diğer hastalıklarda karşılaşılan depresyonlardan farkı hastanın şikayetlerinde, davranışlarında psişik etkenin “vurgulanmasıdır.” Ruh halinin düşmesi kişinin karakterine bağlıdır. Öyle ki, siklotimik karaktere sahip olan insanlarda hastalık oldukça ağır geçer. Depresyon hali bazı vejetatif ve oldukça ağır geçer. Depresyon hali bazı vejetatif ve somatik belirtilerle (periferin soğuması, kalp-damar sisteminin bozulması, kabızlık, genel yorgunluk v.s.) ağırlaşabilir. Bazen hastalarda obsessif-kompulsif fikirlerin (kendini suçlama, intihar), hipokondrik şikayetler, uykusuzluk gibi belirtiler ön plana çıkar. Daha ağır geçen reaktif depresyonlarda psişik travmanın içeriğine uygun hallüsinasyonlarda meydana çıkabilir. Hasta ölmüş çocuğunun sesini işitir, önünde silüeti canlanır.

Reaktif depresyon uzun sürse de (2-3 ay veya daha çok), genellikle, şifa ile sonuçlanır. Ancak bazı durumlarda daha da ağırlaşarak endojen tipli depresyonlara dönüşebilir.

4. Reaktif Sanrılar:

Psişik kaynaklı sanrıların klinik deneyimde daha çok karşılaşılan iki tipini belirtmek mümkündür, reaktif paranoid ve indüklenmiş sanrılar. Literatürde bu konu ile ilgili diğer sanrılar, meselâ, cezaevi paranoidi, demiryol paranoidi, savaş paranoidi v.s. bilgi verilmektedir.

Reaktif paranoya, aynı şahsa yönelmiş tehlike, sorumsuz hareket, aile tartışmaları ve diğer sebeplerle ilgili olarak oluşan sanrılara denmektedir. Hastanın yanlış düşünceleri, yüksek değere haiz idealar veya sanrısal idealar olarak ortaya çıkar. Birinci örnekte şahsın yanlış algılamaları kolaylıkla izah edilir ve hasta tarafından objektif değerlendirilebilir. İkinci örnekte ise şahıs yanlış fikirlerinin etkisinden kurtulamamaktadır. Bu tip hastalar herkesi inandırmağa çalışırlar ki, onları birileri takip etmekte, daima izlemekte, mektuplarını, telefon görüşmelerini kontrol altında bulundurmaktadırlar. Hastalık durumu daha da şiddetlenirse hallüsinasyonlar ve illüzyonlar meydana çıkar. Hastalığın karakteristik yönlerinden biri psikopatolojik belirtilerin içeriğinin psişik travma ile ilgili olması ve affektif reaksiyonlarla seyretmesidir.

Hastalık, genellikle, bir kaç aydan fazla sürmemekte ve psişik etken ortadan kalktıktan sonra kısa bir süre içinde kaybolmaktadır.

İndüklenmiş sanrılar ise psişik hasta ile yakın ilişkide olan (genellikle, aile bireyleri) adamlar arasında gözlenir. Hastanın sanrısal fikirleri hakikata yakın, inandırıcı olursa diğer şahsın bu fikirlerin etkisi altına düşme ihtimali bir o kadar artar. Tecrübeler göstermiştir ki, “etki altına düşme”, genellikle, sinir sistemi zayıf olanlar arasında meydana gelmektedir.

İndüklenmiş sanrıları, aynı şahsı hastalığı oluşturan ortamdan ayırmakla, amaca yönelik psikoterapi ile kısa sürede tedavi etmek mümkündür.

5. İatrogenik Sanrılar:

Latince iatrus-hekim, genes-oluşturulan, meydana çıkan demektir. Hekimlerin deontolojik prensipleri gözönüne almadan söylediği sözler, hastanın katılımı ile yapılan diagnostik tartışmalar, onun sorularına belirsiz, müphem, karmaşık cevaplar iatrogenik ruhsal hastalıklara neden olabilir.

Röntgen uzmanı, bir kişiyi profilaktik muayeneden geçirirken sorar. “Sizin yakın akrabalarınız arasında kanser hastalığına tutulan var mı?” Kişi “Yoktur” diye cevap verir. Doktor hiçbir bilgi vermeden ona giyinip gitmesini söyler. Kişi elbisesini giyip odadan çıkana kadar doktor iki kişiyi daha muyaneden geçirir, ancak onlara hiç bir sual sormadığını farkeder. bundan sonra bu şahısta çeşitli belirtiler; iştahın bozulması, mide bölgesinde ağrılar, zayıflama gibi belirtiler ortaya çıkar. Üç ay içinde 16 kg. kaybeder, kendinin günden güne kötüleşmiş hisseder. Haftalarca işe gitmez. Çeşitli tıbbî kitaplar okuyarak öyle bir kanaate gelir ki; onda artık kanser hastalığı vardır. Aslında tam sağlam olan bu şahsı tedavi etmek için doktorlar oldukça gayret göstermek zorunda kalmışlardır.

AYIRICI TEŞHİS

Reaktif psikozların teşhisi, genellikle, zorluk oluşturmamaktadır. Bu tip bozuklukların oluşmasına neden olan psişik etken (şahsın hayatında ortaya çıkmış facialı hadiseler, doğal felakete uğramak, mahkum olmak, vazifesini kaybetmek korkusu v.s.) tesbit edildikten sonra konu açığa çıkmıştır ve tam bir teşhis konabilir. Hastalığa tutulmuş şahsın karakterinin, sinir sistemi tipinin de önemi vardır. Meselâ, histerik şahıslarda Ganser Sendromu, puerilizm, affektif-şok reaksiyonları, şizoid tipe mensup olanlarda ise reaktif sanrılar daha çabuk ortaya çıkmaktadır.

İnsanın hayatında ortaya çıkmış psişik travmalar bir çok durumlarda ağır psikozların meydana çıkmasına tekrar neden olabilir ve hastalığın başlangıç aşaması reaktif psikozlar gibi cereyan eder. Bu bakımdan ilgi doğuran hastalıklardan şizofreni, endojen depresyonu özellikle belirtmek gerekir. Hasta yapmamak için hastalığın gelişim dinamiğini, psikopatolojik semptomların spesifikliğine, özellikle affektif belirtilerin tip ve içeriğine dikkat etmek gerekir. Uzun süre depressif belirtilerle süren reaktif durumların teşhisi nisbeten zor olur. Şizofrenide depresyonun karakteri kendine mahsus sönük ve içeriksiz olur. Hasta ile psişik iletişim zor olur, sıkıntılarını ifade etmek istemez, ilgi alanı daralır. Reaktif psikozlarda sanrısal fikirleri ancak psişik etken etrafında toplanır; şizofrenide ise gittikçe karmaşıklaşır, anlaşılmaz ve ızdırap içerik ifade etmeye başlar.

Uzun süreli depresyonlar olursa hastalığın seyri daha çok sakin gidişli şizofreniyi hatırlatabilir. Bu durumlarda tam anamnez almak, hastayı uzun süre gözlem altında tutmak gerekir. Hastalık öncesi dönemde bazı patolojik karakter özelliklerinin olması, meselâ, iş kabiliyetinin azalması, içe kapanma ve şüphecilik gibi belirtilerin olması şizofreniden şüphelenmeye neden olur.

Reaktif psikozların teşhisini belirlerken aşağıdaki şartları dikkate almak gerekir;

1- Hastalığın psişik travmalarla ilgili olarak meydana gelmesi.

2- Psikopatolojik belirtilerin psikojen etkenle örtüşmesi

3- Hastalığı oluşturan sebeb (psişik travma) kalktıktan sonra psikopatolojik belirtilerin kısa bir süre içinde geçip gitmesi.

Tedavi ve Profilaksi:

Ağır reaktif durumlar geçiren bir çok hasta hekime başvurmadan, kısa süre içinde düzelir. Bu psişik travmanın ortadan kalkması, yani hastayı kuşatan çevrenin sağlıklı olması ile bağlantılıdır.

Ağır psişik reaksiyonları tedavi etmek amacı ile nöroleptiklerden (haloperidol 5-10 mgr/gün, aminazol 50-150 mgr, tizersin 50-75 mgr. v.s.) yararlanılabilir. Bu maddeleri ilk günlerde enjeksiyon şeklinde, sonra ise oral veya damla şeklinde vermek uygundur. Stopor durumunu ve depresyonu tedavi etmek için antidepresantlardan ve nöroleptiklerden (amitriptilin, ludiomil 50-100 mgr, herfonol 100-150 mgr.) yararlanmak uygundur. Sanrılarla seyreden reaktif psikozlarda trisedil (4-5 mgr.) stellazin, trifazin (10-20 mgr.) verilir.

Tedavi yalnız psikoformakolojik preparatlarla değil, diğer maddelerle de yapılır. Genel destekleyen, vitaminler (Glukoz, Kalsiyumklor i.v., Vitamin C, B1, B12, PP v.s.) tedaviyi daha da süratlendiren araçlardandır.

Reaktif psikozların bütün tiplerinde psikoterapiden (amaca uygun, izah edici, analitik, hipnosujjesyon v.s.) yaygın olarak yararlanılır. Psikoterapinin esas amacı psişik etkenleri ortadan kaldırmak ve hastayı onların zararlı etkisine direnç göstermesine alıştırmaktır. Bu amaçla bazen hastanın iş yerini değiştirme, aile içi problemlerini halletmek tavsiye edilir. Gerekirse hastanın yakın akrabaları, iş arkadaşları, sosyal kurumlar tedavi sürecine yardımcı olabilirler. Psişik travmalara direnç göstermek, onlara karşı sebatlı olmak ve ağırlaşmanın önüne geçmek amacıyla tranklizanlardan, sedatif maddelerden (seduksen, tozepam, fenazepon, melleril, klarprotiksen v.s.) psikoterapi yöntemlerden istifade etmek gerekir.

Hastalığın prognozu, genellikle, iyidir. Ancak kronik etki eden psişik travmaların olması, uzun süren depressif durumlarla seyreden hastalık tiplerinde tedavi az yararlı olabilir.

ADLÎ PSİKİYATRİ BİLİRKİŞİLİĞİ

Suç işlemiş hastaların bilinçli veya bilinçsiz olmalarını tesbit ederken psişik travmanın karakteri, psişik faaliyetin bozulma derecesi gözönüne alınmalıdır. Reaktif psikoz durumunda olan hasta tüm iyileşene kadar doktorun gözlemi altında olmalı ve tedavi almalıdır. Suç işledikten sonra hastalanan şahıslarda tedaviye alınmalı, ancak tedavi olduktan sonra mahkemeye çıkarılmalıdır

Kişilik Bozuklukları

SİKOPATİYALAR (KİŞİLİK BOZUKLUKLARI)

Psikopatiya Yunan sözü olup “psiche-beynin özel fonksiyonu; aklî, hissî, mânevî, idrak v.s. kabiliyetlerinin bütün tiplerini kapsayan anlayış, “patos” ise bozukluk (hastalık), ızdırap çekmek demektir. Psikopati denildiğinde kişiliğin anomalisi veya şahsiyetin patolojisi gözönünde tutulur.

Kişiliğin ve onun bozukluklarının bütün tiplerini öğrenmek eğilimi çok eski devirlerden beri mevcut olmuştur. Bu konu ile hekimlerin yanı sıra, filozofları, devlet yöneticileri v.b. de ilgilenmiştir. Daha önceki dönemlerde Yunanlılar çeşitli ruh hastalıklarına tutulma eğilimini, kilişiğin tiplemesi ile bağlantılandırmaya çalışmışlardır. Bu çerçevede Yunanlı hekimlerin ortaya koyması ile, bugüne kadar önemini pek yitirmeyen dört kişilik tipini (kolerik, sanguinik, flegmatik ve melankolik) tanımlamışlardır. (Resim 25)

Resim 25

Resim 25: Dört kişilik tipi. Soldan itibaren sangvinik, melankolik, kolerik, flegmatik.

1808 yılında F. Ginel kişilik bozukluklarını tanımlamış ve onların ruhsal hastalık olmamasını tesbit etmiştir. S. Priçard psikopatilerin klinik araştırılmasının bilimsel temellerini ortaya koymuştur. O, 1835 yılında psikopatilerin tiplerini tanımlamış ve onları “mânevî havalanma” olarak isimlendirilmiştir. Sonraki yıllarda bazı alimler psikopatilerle ilgilenmiş ve onun birçok klinik özelliklerinin olduğunu göstermiştir. Nihayet, 1891 yılında V. Roh kişilik bozukluklarının bilinen bütün tiplerini bir yere toplayarak psikopatiler adı altında birleştirmiştir.

Psikopatilerin araştırılması alanında büyük hizmeti olan alimlerden biri de Alman psikiyatristi E. Kreşmer olmuştur. O, psikopatileri çeşitli tipli beden yapılanmasına göre ayırmaya çalışmıştır. Ona göre piknik beden yapısına sahip şahıslar affektif bozukluklar oluşturmaya eğilimlidir. Astenik beden yapısına sahip olanlar ise düşünce bozukluklarına daha çok maruz kalan şahıslardır ve şizoidler grubuna girerler. Kreşmerin kabullerinde bazı hataların olması bu tesbitlerin eleştirilmesine neden oldu.

Psikopatilerin tam olarak öğrenilmesi alanında büyük hizmetleri olan P. V. Gannuşkin 1933 yılında psikopatilerin genel sınıflandırılmasını oluşturdu. Çağdaş psikopati bilimi P. V. Gannuşkin’in oluşturduğu sınıflandırmayı temel alır. İlk defa o, psikopatilerin yaşam süreci boyunca değişebileceği fikrini ileri sürdü ve bu hastalığın psikodinamiğinin temellerini araştırdı. Halbuki, ona kadar bu problemle meşgul olan bilim adamları psikopatileri değişmez-stabil patolojik bir hal gibi kabul ediyorlardı.

P. V. Gannuşkin’in düşüncesine göre kişilik bozukluğu “Kişiliğin oluşturduğu gençlik yıllarından itibaren, sosyal çevreye adapte olamamak suretiyle ayrışan şahıslardır.” Psikopati hem kişinin kendinin, hem de onu çevreleyen insanların sıkıntılarına neden olan kişiliğin disharmonisi- bozukluğudur. Kişilik bozukluklarının teşhisi P. V. Gannuşkin’in teklif ettiği üç temel belirtiye dayanır.

1. Karakter bozukluklarının bütün halinde olması,

2. Yaşam boyu devamlılık arzetmesi ve az değişmesi,

3. Sosyal adaptasyonun değişmesi.

Gündelik hayatımızda yapısal psikopatileri, yaşam sürecinin karmaşıklığı ve zorluğu ile bağlantılı olarak oluşan ve normal kişilerde gördüğümüz kişiliğin psikopatik gelişimi sendromunda ayırmak gerekir. Öyle ki, ismi belirtilen sendrom uygulanan tedavi tedbirleri sonucunda kısa bir süre içinde düzeltilebilir.

Kişilik bozuklukları ile sık ilgisi olan deviant davranış (devation= latincede normalden sapma, bozulma demektir) anlayışı esasen gençlik dönemine ait olan ve zaman zaman sosyal içerikli davranış bozuklukları ile ortaya çıkan patolojik duruma denir. Asıl kişilik bozukluğu ise “Deviant Davranış”ın devamlı olması ile karakterizedir.

Kişiliğin aksentuasiyası ( ) nisbeten hafif bir patoloji olup, kişiliğin bazı özelliklerinin güçlenmesi, olumsuz etkenlerin etkisi altında zaman zaman kısa süreli şiddetlenmesi ile dikkati çeker. Kişiliğin aksentuasiyasını ( ) çoğu zaman kişilik bozukluklarından ayırmak zor olur. Bazı araştırmacılar, hatta bu patolojiler arasında hiçbir fark görmemektedir.

Genellikle, kişilik bozuklukları daima aynı derecede ortaya çıkan belirtilerle cereyan eden hastalık gibi kabul etmek doğru değildir. Duygulanımın hassaslığı ve zenginliği ile ayrışan bu tip insanları bazı durumlarda tam sağlam şahıslardan ayırmak mümkün olmamaktadır. Diagnostik bir hataya meydan vermemek için bazen yıllarca gözlem yapmak, şahsın hayatını öğrenerek her yönlü psikolojik analiz yapmak gerekir. Kişilik bozukluklarının gelişmesinin dinamiğinde “Pubertal Buhran” döneminin olmasına büyük önem verilmelidir. Öyle ki, aynı yaş dönemin de ortaya çıkan parlak psikopatik belirtiler doğru teşhis koymaya imkan verir. Olgun yaşa ulaşmış insanlarda, bu çerçevede daha ileri yaşlarda kişilik bozukluğu özellikleri tedricen yumuşar, hatta çevre ile tam bir adaptasyon durumu ile yer değiştirir. Bazen ise tersi yönde geriye gelişme göstererek bozukluk şiddetlenebilir.

Kişilik bozukluklarının dinamiğinde sosyal etkenlerin, aile içi ilişkilerin (iş yerini değiştirmek, hapislik, askere gitme, evlenmek, boşanmak v.s.) büyük rolü vardır. Bazı somatik hastalıkların, fizyolojik bozuklukların, alkolizmin ve narkomanilerin önemi, psikojen etkenlerin rolü de belirtilmelidir. Normal şahıslarda hiç bir patolojik duruma sebep olmayan ve kısa süre içinde kontrol altına alınabilen ruhsal travmalar, kişilik bozukluklarının şiddetlenmesine, şahsın uzun süre normal hayat faaliyetinin bozulmasına neden olur.

Kişilik bozukluklarının seyrinde zamanla birbiri ile yer değiştiren kompenzasyon ve dekompenzasyon aşamalarının olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Hayat şartları ve iş gücü iyi olan psikopatiyalar bazan uzun yıllar kompenzasyon aşamasında kalabilirler. Böyle olduğunda, o şahısların davranışında dikkati çeken bir belirti gözlenmemektedir. Onlar normal olarak çalışmakta ve aile kurabilmektedirler. Ancak bununla birlikte daha sık sık dekompenzasyon (hastalığın şiddetlenmesi) aşaması ile karşılaşmak mümkündür. Klinik mahiyetine göre dekompenzasyon aşaması spontan fazlar ve patolojik reaksiyonlar şeklinde olabilir. Hayat zorlukları kısa bir süre içinde kişilik bozukluklarının uyumu bozulur, şiddetlenmeye neden olur. Spontan fazlar ise dikkati çekecek herhangibir etki olmadan ortaya çıkabilir. Bir çok, kişilik bozukluğu olan şahıs bu tip fazlara ulaşmak için sanki gayret gösterirler. Bu fazların ve reaksiyonların ağırlığı, devam etme süresi çeşitli olur, bazen haftalar hatta aylarca sürebilir.

SINIFLANDIRILMASI

Şimdiye kadar kişilik bozukluklarının bütün uzmanları tarafından kabul edilen tam bir sınıflandırılması yoktur. 1915 yılında E. Krepelin’in yaptığı sınıflandırmaya göre kişilik bozuklukları yedi gruba,

1. İhtiyatlı olanlar, tedbirli davrananlar

2. Sabırsız ve tahammülsüz olanlar

3. İmpulsifler

4. Mübalagacı ve yalancılar (pseudologlar)

5. Dürtü bozukluğu (meyl) gösterenler

6. Acaipler

7. Sosyopatlar olarak bölünürler.

1920 yılında K. Şneyder ve E. Kreşmer ayrı ayrı kendi sınıflandırmalarını yapmışlardır.

1933 yılında P. V. Gannuşkin “Kişilik bozukluklarının kliniği, onların istatistiği, dinamiği ve sistematiği” isimli eserinde kişilik bozukluklarını aşağıdaki gruplara ayırmayı teklif etmiştir.

1. Sikloidler

2. Astenikler

3. Şizoidler

4. Paranoidler

5. Epileptoidler

6. Histerikler

7. Devamsız Psikopatiyalar

8. Antisosyal psikopatiyalar

9. Konstitusyonal Ahmaklar, serseriler

Şu anda kişilik disharmonisini 4 büyük gruba ayırmak kabul edilmiştir.

1. grupta düşünce dünyasına mahsus değişiklikler tesbit olunan kişilik bozukluklarına aittir. Onları birleştiren genel yön olayları doğru değerlendirebilme yeteneğinde olmamak veya onları objektif algılayamamaktır.

2. grupta affektif dünyaya mahsus bozuklukları olan kişilik bozukluklarıdır. Bu gruba dahil edilen şahısların başlıca özellikleri sık sık ambivalans affektif reaksiyonlar göstermeleridir.

3. grupta irade bozukluları olanlardır.

4. grupta mix tip kişilik bozuklukları vardır. Bu gruba dahil edilen kişilik bozuklukları polimorf belirtilerin değişkenliği esas sendromu belirlememize neden olur. (Tablo 5)

Tablo 5

Kişilik Bozukluklarının Sınıflandırılması

Gruplar Klinik Tipler

I. Düşünce bozuklukları olan 1. Astenik Tip kişilik bozuklukları 2. Psikastenik (anankastik) Tip
II. Affektif bozuklukları olan 3. Şizoid Tip kişilik bozuklukları 4. Paranoid (paranoyal) Tip
III. İrade bozuklukları olan 5. İhtiyatlı Tedbirli Tip kişilik bozuklukları 6. Affektif Tip
IV. Mikst tip kişilik 7. Histerik Tip bozuklukları 8. Devamsız Tip (tahammülsüz) 9. Mozaik Tip

Astenik Tip

Bu tipe mensup olan kişilik bozukluğu olanların başlıca özellikleri, onlarda çocukluktan bu yana görülen genel zayıflık, yorgunluk, nörovejetatif değişikliğe eğilim gibi belirtilerin olmasıdır. Astenik şahıslar hem fiziksel, hem de emosyonel zayıflık, saflık, duygularına kapılmak, ufak bir olaydan telaş ve heyecana kapılmak özelliklerine sahip olurlar. Gündelik yaptıkları normal işler onları çabukca yorar, günün ikinci yarısında tam takatsizlik ve güçsüzlük görülür. Asteniklere mahsus olan başlıca belirtilerden biri de dikkatin zayıflamasıdır. Onlar düşüncelerini bir yere odaklayamazlar, halsizlikten, ezginlikten, takatsizlikten, sık sık ağlamaya yönelmelerinden şikayet ederler. Dış şartlarının küçük bir değişmesi onlarda ruh düşkünlüğüne, küskünlüğe veya öfke hissine neden olur. Ancak bu üzüntüleri de çabuk geçip gider. Astenik kişilik bozukluğu olanlar hipokandrik şikayetlere eğilimli olurlar. Öyle ki, kendi sağlıklarına karşı gösterdikleri kaygı bazen gereğinden fazla olur, bütün günü sağlığı ile ilgili düşünerek geçirir ve bazı tedbirler alarak (spor yapmak, profilaksi amacı ile ilaçlar kullanmak, perhiz yapmak v.s.) kendilerini rahatlatmaya çalışırlar. Onlar hekime gitmekten mutlu olurlar ve her defasında çok miktarda şikayetler gündeme getirir ve birçok muayeneden geçerler.

Psikastenik (anankastik) Tip

“Bu tip kişilik bozukluklarının temel özellikleri kendilerine karşı güvensiz, duyguları labil, daima aciz ve zavallı olduklarını hissetmeleri şeklindedir. Bir taraftan ümitsiz ve çaresiz görünürken bu tip şahıslar, diğer taraftan kendilerine karşı özel dikkat, kişiliklerine saygılı olunmasını istemektedirler. Çocukluk ve gençlik yaşlarında daha çok dikkate çarpan bu belirtiler onları korkak ve aciz olmağa, sık sık duygularına kapılıp yaşıtlarından uzak durmaya kendini mahkum ediyor. Bu tip kişilik bozukluğunu iki alt gruba ayırmak mümkündür.

Birinci tipe mensup olanlar heyecanlı, şüpheci, sebatsız ve bağımsız hareket edememeleri ile diğerlerinden ayrılır. Hayalen cesaretli olmayı isteselerde reel hareketlerinde buna ulaşamamaktadırlar. Ufak bir başarısızlık onları yıkmakta, kötümserliğe düşmeye, başladığı işi yarım bırakmaya neden olmaktadır. Eğitim yıllarında bilgili ve kabiliyetli olmalarına bakmayarak, bu yönlerini ortaya koyamamaktadırlar. Çok iyi bir sanatkâr veya çok iyi bir uzman oldukları halde bunu pratiğe dökmekte acizlik göstermektedirler. Yasal haklarının çiğnendiğini gördüğünde kendilerini müdafaa edecekleri yerde içlerine kapanarak sıkıntı geçirirler. Duygularının zenginliği ve ona yardımcı olunmaması onları daima kaygılı ve şüpheli olmaya, kendi hareketlerini tekrar tekrar analiz etmeye sevk etmektedir. Bazen onlar kendi hareketleri için, aynı zamanda başkaları içinde ızdırap geçirirler. Bu tip kişiler için yabancılarla, özellikle karşı cinsle iletişim kurmak çok zor olur. Daima “yok, hayır” cevabı alacaklarını düşündükleri için hiç kimseyle iletişime geçmiyorlar veya mecbur kalırlarsa bunu sıkıntı ve anksiyete içinde zorla yapıyorlar. Tek kolay yapabildikleri şey, üzerine düşen görevlerinin bir kısmını başkasına havale etmek çerçevesinde ona verilen tavsiyeleri uygulayabilmesidir. İşte ve aile içinde onların çalışmasına rehberlik eden bir adama sığınmakla kendilerini bir süre rahat hissedebilmektedirler.

Psikastenik kişilik bozukluğunun ikinci tipine mensup olan şahıslar, karakterlerindeki süpheciliğin, obsessif özellikli olmasını idrak etmeleri ile diğerinden ayrılmaktadır. Onlar önceden planlanmış ve programlanmış bir hayat anlayışı temelinde faaliyet göstererek dakik ve tam kurallara uymaya çalışırlar. Yaptıkları işi defalarca kontrol etmekle kendilerini sıkıntıdan kurtarırlar. Aynı zamanda temkinli, sade, hassas, saygılı olmağa, onlara işi düşen şahıslara hizmet etmeye, o adamların ilgisini kazanmağa çalışırlar. İstenen görevi, gereğinden fazla azen göstererek yapmak, onu yüksek kalitede uygulamak isteği bir an dahi onların yakasını bırakmamaktadır. Bunlarla birlikte hiçbir zaman yaptıkları işlerin içeriğinden memnun kalamamaktadırlar. Şüphe onları devamlı boğmakta, ümitsizlik hissi oluşturmaktadır. Psikastenik şahısları obsessif ve astenik nevrozuna tutulan hastalardan ayırmak oldukça zor olmaktadır.

Şizoid Tip

Bu tip kişilik bozukluklarının başlıca yönü otistik düşünceye sahip olmaları ve bununla da başkalarından kolayca ayrılabilmeleridir. Bu tip şahıslar toplumdan kendilerini koparma, giyimleri, mimikleri, jestleri v.s. özel bir husisiyete sahip olmaktadır. Konuşmaları durgun, bir kaç standart ifadeden olup, aynı tipli hareketler ve jestlerle birlikte seyretmektedir. Çocuk yaşlarından başlayarak bu veya başka oranda oluşacak şizoid karakterin belirtileri sezilir. Onlar yaşıtları ile birlikte olmuyor; tek kalmayı seviyorlar, normal dışı çalışmalara daha çok ilgi gösteriyorlar. Tenhalıktan hoşlanan bu tip çocukların büyüdüklerinde yakın dostları, kalbini açabileceği sırdaşları olmuyor ve buna ihtiyaç da hissetmiyorlar. Çevredeki insanlar onları “Garibe” ve “Acaip” olarak sıfatlamaktadırlar. Dış dünya ile iyi ilişkiler içine girememeleri, dostluğu, arkadaşlığı becerememeleri bu tip kişilik bozukluklarının duygu ve mânevî dünyalarına menfi etki etmektedir. Onlar başkasının (hatta yakın akrabalarının) derdine ortak olmak, sıkıntı ve sarsıntı geçiren insanlara cesaret ve destek vermek kabiliyetine sahip olmuyorlar. “Kaygı” anlayışı sanki onlar için mevcut değildir. Bu tip kişilik bozuklukları hakkında P. V. Gannuşkin şöyle demiştir:

“Onlar, çevrede meydana gelen olayları sanki eğri bir aynada görürler. Tek bir hadisenin ayrı ayrı yönlerini olduğu gibi kavradıkları halde, olayın mahiyetine ulaşamamaktadırlar, sanki onu anlayamamaktadırlar. Onun ilgisini çekmeyen ne varsa onu görmüyor veya inkar ediyor.” Böyle bir ilişki Hegel’in meşhur “En kötü şey, hakikati idrak etmektir” sözüne benziyor. Şizoidler sensitif ve ekspansif olarak iki gruba ayrılabilir.

Sensitif şizoidler, duygularına kapılan, hayalperest, ancak isteklerine hiçbir zaman ulaşamayan şahıslardır. Gerçek olguyu olduğu gibi kabul edememekte, çabuk incindiklerinden (değme düşer) kendi amaçlarına ulaşmak için tartışmaya girmeye muktedir olamıyorlar. Onlar iş ve evini sık sık değiştirir. Bu da romantik hayalperestliğin peşine düşmek ile ilgilidir. Nadir durumlarda bu tip insanlar arasında fitrî kabiliyete sahip olanlar da olur. Musiki, ressamlık ve sanatın diğer dallarında çalışan bu tip şahıslar başarılı eserler verebilmektedirler.

Ekspansif gruba dahil olan şizoidler, genellikle, kendi sanatını iyi bilen, başladığı bir işi sonuca ulaştırmak için mümkün olan herşeyi yapmaya hazır insanlardır. Ancak başkaları ile uyum içine girmedikleri ve dikbaşlı oldukları için sevememektedirler. Egoist, kendilerine güvenmeleri onları soğukkanlı, mağrur, herkes ile resmî ilişkiler içinde olurlar. Bazen bu tip şahıslar standart dışı, riskli işlere girerler ve sosyal öneme haiz aktiviteler başarabilirler (meselâ, ilmî keşifler, devrimler v.s.).

Paranoid (Paranoyal) Tip:

Yüksek değerlere sahip fikirlerle yaşayan bu grup hastalar bireysel özelliklerini, bilgi ve becerilerini her zaman ortaya koymaya gayret gösterirler. Egoistlik ve başkaları ile uyum içinde olamamak eğilimi de bu özellikleri ile ilgilidir. Onların bakış alanı bireysel yapılarının dışına çıkmamaktadır. Mânevî hayatları durgun ve tekdüze olup hayali olarak kurdukları dünya içerisinde dönerler. Başkalarının fikirlerini daima inkar eder, tenkit tipi açıklamaları kabullenmezler. Onlar için yalnız bir hakikat, kendilerinin fikirleri mevcuttur. Bu fikirleri ve düşüncelerini paylaşmayan insanları yabancı ve düşman olarak algılarlar. Aynı zamanda şüpheci olan bu şahıslar hiç kimse ile dostluk kuramamakta, yalnız yaşamaya eğilim göstermektedir. Hayali “düşmanlarına” karşı savaş açmaktan yorulmayan bu insanlar, bazen oldukça gaddar, adaletsiz hareket de edebilmektedirler. Paranoyal kişi kendi amacına ulaşmak için yıllarca tartışmaktan, savaşıp durmaktan, çeşitli idare ve kurumlara şikayette bulunmaktan yorulmamaktadırlar. Bu gruptaki hastalar devamlı şikayet eden, dilekçeler yazan, kamu kurumlarını meşgul eden bireylerdir. Bu nedenle kolluk kuvvetleri ve adlî mercilerde bu insanlardan çok sıkıntı çekerler.

Gannuşkin’in fanatikler olarak isimlendirdiği diğer grup paranoidler bazı özellikleri ile ayrılmaktadır. Bu da ileri sürdükleri fikirleri, şahsî ilgilerinden daha önemli ve üstün tutmalarıdır. Onlar maddî kazanç, şahsî mutlulukları için değil, önüne koydukları amaç uğrunda tartışma yaparlar. Bu amaç uğruna onlar herşeyden (vazifelerinden, varlıklarından, sağlıklarından) geçmeye hazırdırlar. Genellikle, din görevlileri, alimler ve siyasetçiler arasında karşımıza çıkan bu tip şahıslar fedailik örneği göstermeye muktedir insanlardır. Bir çok durumlarda suç mesuliyeti taşıyan bu gibi insanlar sorumsuz kabul edilir ve Azerbeycan Cumhuriyeti Ceza Hukuku’nun 11. maddesine göre işleme tabi tutulurlar.

Epileptoit Tip:

Bu tip şahıslar okul öncesi dönemden başlayarak bazı özellikleri ile diğer insanlardan ayrılırlar. Onlar çabuk sinirlenen, saldırgan, söz dinlemeyen ve aksi olmaları ile dikkati çeker. Bunlar okul döneminde grup içinde lider gibi ortaya çıkarlar, bağımsızdırlar, herşeyi başaran bir insan gibi görünürler. Sık sık gözlenen ve 2-3 gün kadar süren disfori halinin tesbit edilmesi, asık surat ve güçlü affektif belirtilerin olması psikiyatristler için diagnostik öneme haizdir. Atak esnasında bu tip kişiler bazen vicdansız ve gerilim içinde olduklarından çok kötü eylemler yapabilirler, avlarına işkence yaparlar. Böyle bir hastamız epileptoid aktivasyon döneminde eşine işkence yapabilmiştir. Bir başka hastamız atak döneminde eşini öldürdükten sonra ölüyü balta ile doğramış, çuvallara doldurup su kanalına atmıştır.

Paranoyal hastalarda farklı olarak epileptoid psikopatiyalar amaca yönelik eylem yapamamaktadırlar. Son derece egoist karaktere sahip olan bu tip şahıslar başkaları ile uzlaşıp uyuşamazlar, tartışma çıkarırlar, aynı zamanda toplum içinde herkesi kendine karşı kışkırtır, çatışma odağına dönüşürler. Düzgün terbiye ve eğitim sonucunda, gösterilen bu özellikler kontrol altına alınabilir. Ancak hayattaki zorluklar (askerlik görevi, kötü şartlar, sinirsel gerilim oluşturan çalışma hayatı v.s.) hastalığa yeniden şiddet kazandırır. Bazen bu tip hastalar önüne çıkan zorlukları başka türlü de, meselâ, amirine yaltaklanmak, iteat etmek, dakiklik örneği göstermek şeklinde de halledebilirler. Unutmamalı ki, bu cihetler kısa bir sürede değişebilir ve aynı şahıs suç işleyebilir. Bu gibi özellikler bu hastalara sık sık suç işlemeye yöneltir.

Affektif Tip:

Bu tiplerin başlıca özellikleri ruh halinin birbirine zıd kutuplar arasında (Distimik ve Hipertimiya) sık sık değişmesidir.

Distimikler: Gannuşkin’in fikrine göre “Doğuştan pessimistlerdir.” Bunların ruh hali daima aşağı olup heran, kötü bir olayın olmasını beklerler. Bunları hiçbirşey mutlu etmez, hayatlarındaki mutlu olayları, başarılarını görüp sevinmek duygusu sanki onlara yabancıdır. Bu tipe mensup olanlar normal hayatta sakin, keyifsiz, durgun hareketli bireyler olup aynı zamanda kendi görevlerini vicdanla yerine getiren, bu nedenle de herkesin hürmet ettiği kişilerdir.

Hipertimikler: Bunlar ise distimiklerin tam aksini teşkil edenlerdir. İlk etapta bunların ruh halinin yüksek olması, şen ve mutlu görünmeleri dikkati çeker. Başkaları ile oldukça çabuk arkadaşlık ve dostluk kurabilirler, optimist ve çevik olmaları onları toplumun sevdiği insan durumuna getirir. Ancak, yakından tanıdıkça onların hafif karakterli, daha çok söz veren, sonuna kadar dostluğu taşımayan insanlardır. Bunların gayr-i ciddî tabiata sahip olmaları, çevresindeki insanların yanında gerçek yüzleri ortaya çıkmaktadır. Öyle ki, onlar hakkında sık sık “Bel bağlanacak adam değil” sözlerini işitmek mümkündür.

Distimiklerle hipertimikler arasında geçit teşkil eden diğer ara tipler sikloidler olarak isimlendirilir. Bunların başlıca özellikleri ruh hallerinin labilliğidir. Emosyonel yapıları sirküler olarak yüksek ve aşağı olması, aynı zamanda iş kabiliyetinin, çevresindekilere iletişimin de değişmesi ile birlikte seyreder. Ruh halinin yüksek olduğu dönemde sikloidler oldukça aktif, şen, optimist görünürler. Sanki hiçbir zorluktan korkmayan böyle şahıslar bu dönemde başladıkları işe sonuna ulaştırabilirler.

Ancak ruh halinin kötü olduğu dönemde herşey tersine cereyan eder. Dış görünüşleri değişir, zayıf ve keyifsiz görünür. Başladıkları işi yarım bırakırlar. Hiç kimseyle dostluk kurmak istemezler.

Sikloidlerin ruh halinin değişmesi süresi ve bunun sebepleri tam olarak öğrenilememiştir. Bu konuyla ilgili muhtelif görüşler mevcuttur. Bazı bilim adamları bu durum mevsimlerle, hava şartlarıyla, sosyal çevrenin etkisiyle, bazıları genel sağlıkla, yahutta biyolojik-endojen etkenlerle izah etmeye çalışmışlardır.

Histerik Tip:

Kendi aktivitesi ile herkesin dikkatini kendi üzerine çekmeye çalışan, olayların seyrinde etkili rol oynamaya can atan, bu amaçla çeşitli eylemler (bazen artistik hareketler) ortaya koyan şahıslar olup çok çabuk tanınırlar. Böyleleri hakkında Alman psikiyatristi Jaspers şunları söylemiştir. “Histeriğin temel özelliği olduğundan fazla görünmeye, daha çok duygulanım göstermeye can atmalarıdır.”

Emosyonel yönden zengin görünmek için gereğinden fazla gayretkeşlik yapmalarına bakmayarak, histerik tipler duygulanımca hiç de derinliği olmayan, başkalarının dertlerine ilgisiz kalmayı beceren şahıslardır. Onlar için en önemli şey kendi duygularını ve sıkıntılarını göstermek, herkesin ilgi odağında bulunmaktadır. Onlar, genellikle, mutluluktan hoşlanır, kendisine ilgi duyanların arasında olmaya çalışır ve herhangi bir özellikleri ile farklılıklarını ortaya koyup övülmekten haz duyarlar. Onlara ilgi gösterilmediğinde kısa süre içinde ruh halleri değişir, sinirlenir, çekinme, tartışma, bazen ise kavga odağına dönüşürler. Bu durumlarda kendilerini rahat ve mutlu hissederler. Gerilim oluşursa, histerik derhal kötü bir duruma düşer, çeşitli emosyonel haller, o çerçevede, ataklar şeklinde konvülziyonlar oluştururlar, kendilerine zarar verirler. İ.P. Pavlov’un tanımladığı güzelliğe mensup olan bu şahıslar bazı durumlarda kendi fantezileri ile reel hayatı değerlendirememektedirler ve bu yüzden de kendilerini bir nevi sosyal gerçekten koparırlar (Resim: 26)

Resim 26

Resim 26: Hastanın kendi bedeni üzerinde yaptığı yaraların izleri.

Kreşmer histeroid tipin özel bir varyantın, ayırmayı teklif etmiş ve onlara yalancılar (pseudologlar) adını vermişti. Kendi tabiî özelliklerinden maharetle yararlanabilen bu adamlar emosyonel boyalarla zengin ifadelerle başkalarını inandırmak, onları yoldan çıkarmak yeteneğine sahip olurlar. Söyledikleri yalan fikirlere başkalarını inandırır, hatta kendileri de inanır. Bazen maddî gelir elde etmek amacıyla “maharet”, “becerik”, ortaya koyarak (meselâ, tedavi işi ile meşgul olmak, fazla bakmak v.s.) şarlatanlık yaparlar.

Sebatsız Tip:

Bu tip hastalar bazı karakteristik özelliklerine, meselâ, sebatsız olmaları, küçük bir nedenden dolayı sinirlenmeleri, dikkatlerini toplayamamaları, şımarık ve nazlı büyütülmeleri ve yaramaz olmaları nedeniyle küçük yaşlardan itibaren yaşıtlarından ayrılırlar. Başkalarına çabuk inanan ve itimat eden bu tipler herkes ile arkadaşlık yapmaya, her toplantı ve davetlere katılmaya çalışır, liderliğe can atarlar. Ancak iradelerin zayıflığı, kısa bir süre içinde yumuşak tabiatları ve başarısızlığını ortaya koyar. Bu şekilde güvenilmez şahıslar olduğu tesbit edilir.

Sebatsız tipler süratle başkalarına inanır ve etki altında kalırlar, ancak bu yakınlık uzun süre devam etmez, birliktelik kolaylıkla bozulur. Bu gün kabul ettiği bir fikri, sabah reddeder. Verdiği sözden vazgeçmek onlarda adet halini almıştır. İlk bakışta çevresindekileri çeken, güya yüksek enerjiye sahip, müteşebbis ve güçlü iradeli bir insan gibi gözükür. Onların yaptıkları herhangibir hatalı iş ortaya konursa derhal özür diler, yanlış yaptıklarını belirtir, ancak bu şekilde de kolaylıkla sorumsuz hareketlerine devam ederler. Yabancı adamlara kolaylıkla yaklaşabilmeleri, herkese inanmaları, çabuk etki altında kalmaları, iradelerinin zayıf olması; onların günlük çalışmalarına, yaptıkları ve aile içi ilişkilere de etkisini gösterir. Antisosyal haraketlere, alkolizme, narkomaniyaya v.s. eğilim başkalarına göre daha fazladır. Demek ki, bu tiplerin hiçbiri kusursuz olmuyor. Kendi menfi özelliklerini başkalarından saklamaya çalışan sebatsız tipler, uygun ortamda, bu çerçevede, düzenli bir toplulukta, nezih insanların arasında çalışıp yaşarsa kendinin bir çok özelliğini ortaya koymadan normal yaşayabilir. Yıllarca devam eden bu yaşam tarzı, hatta onların birçok bireysel çatışmalarını da gizleyebilir.

Mozaik Tip:

Bu veya diğer kişilik bozukluklarına sahip şahıslarda belirli bir tip kişilik bozukluğunu (sendromu) tesbit etmek olanaksız olduğunda mozaik tip tanımından yararlanılır. Belirtmek lazımdır ki; ancak bir özellikle kendini ortaya koyan “tek sendromlu” kişilik bozuklukları görmek mümkün değildir. Herhangi bir tipe mensup kişilik bozukluklarında diğer tiplerin belirtilerini de görmek mümkündür. Ancak klinik teşhisi belirlerken baskınlığı oluşturan sendromu temel almak gerekir. Bazen, hayat aktivitesini kişilik bozukluklarının bu veya diğer bir özelliği değişir, yerine bir başka özellik gelir. Kişilik bozukluklarının dinamiğinde bu yön unutulmamalıdır. Günlük tecrübemizde depressif özelliklerin sikloidle, psikasteninin agressif ajitasyonla yer değiştirmesini görmüşüzdür. Yaşamın bazı zorlukları, gergin ve zararlı iş ortamı kişiliğin disharmonisini kolaylıkla güçlendirir ve onu daha da kötü hale getirir. Mozaik tip kişilik bozuklukların dinamiği değişikliklere daha kolay maruz kalan, sık sık ağırlaşmalar gösteren, polimorf özellikleri ile ayrılan bir tiptir.

Ayırıcı Teşhisi:

Kişilik bozukluklarının endojen ruhsal hastalıklardan ayırırken unutmamak gerekir ki, sonuncular akut olarak, genellikle, şiddetle başlamakla bazı psikopatolojik belirtilerle (sanrılar, hallüsinasyonlar v.s.) kendini ortaya koyar. Kişilik bozukluklarının kendine mahsus dinamiği, endojen hastalıklara göre daha stabil olması dikkate alınmalıdır. Kişilik bozukluklarında gittikçe artan bir ağırlaşma (progredientlik) olmamakta, ilave hastalık (alkolizm, norkomani, involüsyonel psikozlar v.s.) yoksa kusur belirtileri ortaya çıkmıyor. Epileptoid tip kişilik bozukluklarında, epilepsi için karakteristik olan paroksizmler tesbit edilmiyor. Sikloid tip kişilik bozukluklarında ise ruh hali MDP’a göre zayıf olmaktadır. Nevrozlardan farklı olarak kişilik bozukluklarında kendi hastalığını hissetmek, çeşitli şikayetlerle sık sık hekime başvurma olmamaktadır. Kişilik bozuklukları kendilerinde ortaya çıkan patolojik belirtilere önem vermiyor ve onlarla uğraşmak gayreti de gütmüyorlar. Nevrozlarda rastladığımızdan farklı olarak kişilik bozukluklarında ruhsal sarsıntılara amaca uygun tepki gösterme kabiliyeti zayıf, bazen hatta uygunsa olabilmektedir. Kişilik bozukluklarında nevrozlar için karakteristik olan vejetatif ve somatik belirtiler ya rastlanmıyor, ya da çok zayıf ifade ediliyor.

Önemli problemlerden biri kişilik bozuklukları organik, endokrin ve somatik kaynaklı psikopatiyalara benzer bozukluklardan ayırmaktır. Bunun için anamnestik bilgilere (beyin travmalarına, iç organların hastalıklarının olmasına) bakma, paraklinik incelemelerin sonuçlarını analiz etmek gerekir.

Etiopatogenez:

Şu anda kişilik bozukluklarının etiopatogenezinin öğrenildiğini söylemek zordur. Bu çerçevede bilim adamlarının çoğu zaman birbirine zıt görüşleri olması problemin karmaşıklığını gösterir. Bazı araştırmacılara göre kişilik bozuklukları çeşitli nedenlerden dolayı oluşur. Patoloji oluşturan etkenleri gözden geçirmeden önce onu iki yere: Genetik-kanstitüsional (nüve) ve akkiz (kazanılmış) gruplara bölmek gerekir.

Birinciler genetik etkenlerle birlikte ana rahminde veya doğum esnasında (bazen yenidoğan döneminde) ortaya çıkan travmalar, enfeksiyonlar, intaksikosyonlar sonucunda meydana çıkan hastalıklardır.

Kazanılmış kişilik bozuklukları ise çeşitli harici, ilk etapta, sosyal etkenlerin (eğitim ve terbiyenin uygun olmaması, ağırlaşan geçim ve çalışma şartları v.s.) etkisi neticesinde oluşur. Psikanalistlerin fikrine göre kişilik bozuklukları “Karakter Nevrozu” olup “Libido”nun geriye inkişafı (gelişim) veya onun erken çocukluk dönemine fiksasyonu sonucunda ortaya çıkar. İ. P. Pavlov kişilik bozukluklarını çeşitli dış ve iç etkenlerin etkisi altında inhibisyon ve aktivasyon süreçlerinin terazisinin bozulması sonucunda ortaya çıkan patolojik olarak kabul ediyordu.

Tedavi ve Profilaksi:

Kişilik bozukluklarının tedavisi kombine bir şekilde, ilaçlardan, psikoterapik yöntemlerden ve eğitim araçlarından v.s. yararlanmak suretiyle yapılmalıdır. Bu amaçla daha çok tranklizanlar (trioksazin, meprobomat, tazepam, pudotel v.s.) verilir. Nöroleptiklerden ise (sonapaks, neuroleptil, klorprotiksen, frenalon v.s.) daha ağır seyreden durumlarda kullanılır. Psikotik epizodlarla seyreden durumlarda aminazin, haloperidol, trisedil v.s. ilaçlar uygulanabilir. Bazı affektif bozukluklar (meselâ, sikloidlerde) olduğunda antidepresanlardan (amitriptilin, herfonal, anafranil, azafen) yararlanılır. Astenik tabloda ise sindokarb, nootrapil, vitaminler, biostimulatörler (F, UC, aloe, plazmol, insulin v.s.) verilir.

Psikoteropatik yöntemlerin bir çok tipleri, o çerçevede, izah edici psikoterapi, hipnoz ile telkin iyi sonuçlar verir. Bu yöntemlerin uygulanmasında temel amaç bireyin sosyal-çalışma gücünü kazanmasını temin etmek, onu süratle normal hayata adapte etmektir. Bediî tiplerde (meselâ, sebatsız, epileptoid tiplerde) autogen training, yararlı olmamakta ve emredici telkin yöntemleri uygulamak daha uygun görülmektedir.

Sosyal adaptasyon tedbirlerinin önemini özellikle belirtmek gerekir. Kişilik bozukluklarında sıkıntı çeken şahısların amaca uygun meslek seçmesi ve aile içi ilişkilerin düzgün olması büyük öneme haizdir. Bu bakımdan kişilik bozukluklarına tavizli yaklaşmak ve onlara hafif iş vermek uygun olmayıp, ciddî ve adaletle münasebet kurmak tavsiye olunmalıdır. Kişilik bozukluklarında uygulanan profilaktik tedbirlerden çevrenin sosyal psikolojik yönden sağlamlaştırılmasına, onların zararlı alışkanlıklardan (alkolizm, narkomaniya v.s.) uzaklaştırılmasına önem verilmelidir.

Prognoz:

Kişilik bozukluklarının prognozu şahsiyet bozukluğunun tipine, onun şiddet derecesine, ağırlaşma sürelerinin uzunluğuna, sosyal etkenlerin ve tedavi tedbirlerinin yararlılığına bağlıdır. Uzun süreli kompanzasyon durumu mümkün olduğunda kişilik bozuklukları tam sağlam şahıs gibi aktivite göstererek, normal yaşamak kabiliyetine sahiptir.

ADLÎ PSİKİYATRİ BİLİRKİŞİLİĞİ

Bazı durumlarda psikopatik yapıdakiler suç işleyebilirler ve mahkeme organlarının dikkatini çeker. Hukuka ters amaçlar oluşturmak bakımından bazı egoistik özelliklere sahip, impulsif reaksiyonlara eğilimli, entellektüel gelişimi geri ve mânevîyatı kötü, emosyonel olarak künt tipe mensup olan psikopatların suçları daha gaddar ve acımasız olur. E. Krepelin’e göre bunlar “… hiç kimseye karşı olumlu insanî duygular taşımayan, utanmak ve şeref hissinden mahrum, ayıplamaya karşı lakayd insanlardır.” Lombrazon’un “Doğuştan suçlular” olarak adlandırdığı, biyolojik etkenlerle oluşan bozukluklar bu tipe mensup olanlardır. Epileptoid-affektif tipte olanlar sık sık kavga çıkarmaya, münakaşa yapmaya eğilimli olurlar. Astenik ve anankastik tipe mensup olanlar ise zor psikolojik şartlara düştüklerinde pessimizme kapılıp, intihar fikrine yönelebilirler.

Adlî psikiyatri bilirkişiliği yaparken psikopatik belirtilerin şiddetini, kaba emosyonel bozuklukların olup olmamasını, şahsın kendi hareketlerine karşı iç gözleminin olup olmamasını gözönüne almak gerekir. Çoğu durumlarda bu şahıslar şuurlu ve sorumlu kabul edilirler. Ancak sanrısal fikirlerle birlikte giden, derin kişilik bozukluğu olan psikopatlar yaptıkları suç eylemleri için sorumluluk taşımayabilirler. Her bir olgu tahlil edilmeli, şahsın entellektüel ve sosyal imkanları, yaptığı suçun içeriği gözönüne alınmakta karar verilmelidir

Erken Boşalma Tedavisi

Erken Boşalma Tedavisi, erken boşalma hipnoz, erken boşalma nasıl tedavi edilir, erken boşalma nedir, erken boşalma neden olur

 Sürekli olarak ya da yineleyici bir biçimde, çok az bir cinsel uyarılma ile kişinin istemesinden önce, vajinaya girme öncesi, girer girmez ya da hemen sonra ejakülasyonun olması. Kılinisyen, yaş, cinsel eş ya da durumun yeni olması ve son zamanlardaki cinsel etkinliğin sıklığı gibi uyarılma evresinin süresini etkileyen etkenleri göz önünde bulndurmalıdır.

B. Bu bozukluk, belirgin bir sıkıntıya ya da kişilerarası ilişkilerde zorluklara neden olur.

C. Prematür ejakülasyon sadece bir maddenin (örn. opiyatların bırakılması) doğrudan etkilerine bağlı deyildir.

Cinsel bozukluklar

CİNSEL BOZUKLUKLAR VE CİNSEL KİMLİK BOZUKLUKLARI

Bu bölüm Cinsel İşlev Bozuklukları, Parafililer ve Cinsel Kimlik Bozukluğu için tanı ölçütleri setlerini kapsamaktadır.

fDSM-IV Cinsel İşlev Bozuklukları

Bütün primer Cinsel İşlev Bozuklukları için geçerli olan özgül alt tipler S. 207’de sıralanmaştır. Bu alt tipler bu bozuklukların başlangıcını, çerçevesini ve etyolojik etkenlerini tanımlamak için kullanılabilir.

Cinsel İstek Bozuklukları

302.71 Azalmış (Hipoaktif) Cinsel İstek Bozukluğu

A. Sürekli olarak ya da yineleyici bir biçimde, cinsel fantezilerin ve cinsel etkinlikte bulunma isteğinin az olması (ya da hiç olmaması). Klinisyen, kişinin yaşı ve yaşam koşulları gibi cinsel işlevselliğini etkileyen etkenleri göz önünde bulundurarak cinsel isteğin azaldığı ya da hiç olmadığı yargısına varır.

B. Bu bozukluk, belirgin bir sıkıntıya ya da kişilerarası ilişkilerde zorluklara neden olur.

C. Bu cinsel işlev bozukluğu, başka bir Eksen I bozukluğuyla daha iyi açıklanamaz (başka bir Cinsel İşlev Bozukluğu dışnda) ve sadece bir maddenin (örn. kötüye kullanılabilen bir ilaç, tedavi için kullanılan bir ilaç) ya da genel bir tıbbi durumun doğrudan fizyolojik etkilerine bağlı değildir

302.79 Cinsel Tiksinti Bozukluğu

A. Sürekli olarak ya da yineleyici bir biçimde, bir cinsel eş ile genital cinsel ilişki kurmaktan aşırı tiksinti duyma ve bundan tümüyle (ya da hemen tümüyle) kaçınma.

B. Bu bozukluk belirgin bir sıkntıya ya da kişiler arası ilişkilerde zorluklara neden olur.

C. Bu cinsel işlev bozukluğu, başka bir Eksen I bozukluğuyla daha iyi açıklanamaz (başka bir Cinsel İşlev Bozukluğu dışında).

Cinsel Uyarılma Bozuklukları

302.72 Kadında Cinsel Uyarılma Bozukluğu

A. Sürekli olarak ya da yineleyici bir biçimde, cinsel uyarılmanın yeterli bir ıslanma-kabarma tepkisini sağlayamama ya da cinsel etkinlik bitene dek bunu sürdürememe.

B. Bu bozukluk, belirgin bir sıkıntıya ya da kişilerarası ilişkilerde zorluklara neden olur.

C. Bu cinsel işlev bozukluğu, başka bir Eksen I bozukluğuylada daha iyi açıklanamaz (başka bir Cinsel İşlev Bozukluğu dışında)ve sadece bir meddenin (örn. kötüye kullanılabilen bir ilaç, tedavi içn kullanılan bir ilaç)ya da genel tıbbi bir durumun doğrudan fizyolojik etkilerine bağlı deyildir.

302.72 Erkekte Erektil Bozukluk

A. Sürekli olarak ya da yineleyici bir biçimde, yeterli bir ereksiyon sağlayamama ya da cinsel etkinlik bitene dek bunu sürdürememe.

B. Bu bozukluk belirgin bir sıkıntıya ya da kişilerarası ilişkilerde zorluklara neden olur.

C. Bu cinsel işlev bozukluğu, başka bir Eksen I bozukluğuyla daha iyiy açıklanamaz (başka bir Cinsel İşlev Bozukluğu dışında ve sadece bir maddeni (örn. kötüye kullanılabilen bir ilaç, tedavi için kullanılan bir ilaç)ya da genel tıbbi bir durumun doğrudan fizyolojik etkilerine bağlı deyildir.

Orgazmla İlgili Bozukluklar

302.73 Kadında Orgazm Bozukluğu

(önceki adı İnhibe kadın orgazmı)

A. Olağan bir cinsel uyarılma evresinde sonra orgazmın sürekli olarak ya da yineleyici bir biçimde gecikmesi ya da hiç olmaması. Kadınlar, orgazmı tetikleyen uyarının türü ya da yoğunluğu açısından büyük bir değişkenlik gösterirler. Kadında orgazm bozukluğu tanısı, kadının yaşı, cinsel deneyimi ve aldığı cinsel uyaranların yeterliliği açısından baktığnda klinisyenin kadının orgazm olma yetisinin beklenenden daha az olduğu yargısına varması temeline dayanmalıdır.

B. Bu bozukluk, belirgin bir sıkntıya ya da kişilerarası ilişkilerde zorluklara neden olur.

C. Bu orgazm bozukluğu, başka bir Eksen I bozukluğuyla daha iyi açıklanamaz (başka bir Cinsel İşlev Bozuklukğu dışında) ve sadece bir maddenin (örn. kötüye kullanılabilen bir ilaç, tedavi için kullanılan bir ilaç) ya da genel tıbbi bir durumun doğrudan fizyolojik etkilerine bağlı deyildir.

302.74 Erkekte Orgazm Bozukluğu

(önceki adı İnhibe Erkek Orgazmı)

A. Klinisyenin, kişinin yaşını göz önünde bulundurduğunda, yoğunluğunun ve süresinin yeterli olduğunu düşündüğü cinsel etkinlik sırasında, olağan bir cinsel uyarılma evresi sonrası, sürekli olarak ya da yineleyici bir biçimde, orgazmın gecikmesi ya da olmaması.

B. Bu bozukluk, belirgin bir sıkntıya ya da kişilerarası ilişkilerde zorluklara neden olur.

C. Bu orgazm bozukluğu, başka bir Eksen I Bozukluğuyla daha iyi açıklanamaz (başka bir Cinsel İşlev Bozukluğu dışında) ve sadace bir maddenin (örn. kötüye kullanılabilen bir ilaç, tedavi için kullanılan bir ilaç) ya da genel tıbbi bir durumun doğrudan fizyolojik etkilerine bağlı değildir.

302.75 Prematür Ejakülasyon

(Erken Boşalma) 

A. Sürekli olarak ya da yineleyici bir biçimde, çok az bir cinsel uyarılma ile kişinin istemesinden önce, vajinaya girme öncesi, girer girmez ya da hemen sonra ejakülasyonun olması. Kılinisyen, yaş, cinsel eş ya da durumun yeni olması ve son zamanlardaki cinsel etkinliğin sıklığı gibi uyarılma evresinin süresini etkileyen etkenleri göz önünde bulndurmalıdır.

B. Bu bozukluk, belirgin bir sıkıntıya ya da kişilerarası ilişkilerde zorluklara neden olur.

C. Prematür ejakülasyon sadece bir maddenin (örn. opiyatların bırakılması) doğrudan etkilerine bağlı deyildir.

Cinsel Ağrı Bozuklukları

302.76 Disparoni (Genel Tıbbi Bir Duruma Bolmayan)

A. Erkekte ya da kadında cinsel ilişkiye, yineleyici bir biçimde ya da sürekli olarak eşlik eden genital ağrının olması.

B. Bu bozukluk, belirgin bir sıkntıya ya da kişilerarası ilişkilerde zorluklara neden olur.

C. Bu bozukluğa, sadece Vajnismus ya da ıslanmanın olmaması neden olmaktadır, bu bozukluk başka bir Eksen I bozukluğuyla daha iyi açıklanamaz (başka bir Cinsel İşlev Bozukluğu dışında) ve sadece bir maddenin (örn. kötüye kullanılabilen bir ilaç, tedavi için kullanılan bir ilaç) ya da genel tıbbi bir durumun doğrudan fizyolojik etkilerine bağlı değildir.

306.51 Vajinismus (Genel Tıbbi Bir Duruma Bağlı Olmayan)

A. Vajinanın dış üçte birindeki kaslarda koitusu engelleyecek bir biçimde, yineleyici bir biçimde ya da sürekli olarak istem dışı spazmın olması.

B. Bu bozukluk, bealirgin bir sıkıntıya ya da kişiler arası ilişkilerde zorluklara neden olur.

C. Bu bozukluk, başka bir eksen I bozukluğuyla daha iyi açıklanamaz (örn. somatizasyon bozukluğu) ve sadece genel tıbbi bir durumun doğrudan fizyolojik etkilerine bağlı değildir.

Alt Tipleri

Aşağıdaki alt tipleri bütün primer cinsel işlev bozuklukları için geçerlidir.

Cinsel işlev bozukluğunun nasıl başladığını göstermek için aşağıdaki alt tiplerden biri kullanılabilir:

Yaşam Boyu Tipi: Cinsel işlevselliğin başından beri cinsel işlev bozukluğu varsa.

Edinsel Tip: Cinsel işlev bozukluğu olagan bir işlevsellik döneminden sonra ortaya çıkmışsa.

Cinsel İşlev Bozukluğunun ortaya çıktığı genel çerçeveyi göstermek için aşağıdaki alt tiplerden biri kullanılabilir:

Yaygın Tip: Cinsel İşlev Bozukluğu belirli bir takım uyarılar, durumlar ya da cinsel eşlerle sınırlı değilse.

Durumsal Tip: Cinsel İşlev Bozukluğu belirli bir takım uyarılar, durumlar ya da cinsel eşlerle sınırlı ise. Bu işlev bozuklukları çoğu kez bir cinsel eşle cinsel etkinlik sırasında ortaya çıkarsa da kimi olgularda mastürbasyon sırasında ortaya çıkan işlev bozukluklarını da tanımlamak uygun olabilir.

Cinsel işlev bozukluklarına eşlik eden etyolojik etkenleri göstermek için aşağıdaki alt tiplerden biri kullanılabilir:

Psikolojik Etkenlere Bağlı: Cinsel işlev bozukluğunun başlaması, şiddetlenmesi, alevlenmesi ya da sürmesinde psikolojik etkenlerin başlıca rol oynadığı ve Cinsel İşlev Bozukluğunun etyolojisinde genel tıbbi durumların ve maddelerin herhangi bir rol oynamadığı yargısına varıldığında.

Bileşik Etkenlere Bağlı: 1). Cinsel İşlev Bozukluğunun başlaması, şiddetlenmesi, alevlenmesi ya da sürmesinde psikolojik etkenlerin rolünün olduğu yargısına varıldığında ve 2). Genel tıbbi bir durum ya da madde kullanımının da katkıda bulunduğu, ancak Cinsel İşlev Bozukluğunu açıklamaya yetmediği yargısına da varıldığında. Genel tıbbi bir durum ya da madde kullanımı (ilaç yan etkileri de içinde olmak üzere) Cinsel İşlev Bozukluğunu açıklamaya yeterse Genel Tıbbi Bir Duruma Bağlı Cinsel İşlev Bozukluğunu (s. 208) ve/ya da Madde Kullanımının Yol Açtığı Cinsel İşlev Bozukluğu (s. 209) tanısı konur.

302.70 Başka Türlü Adlandırılmayan Cinsel İşlev Bozukluğu
Bu kategori, herhangi özgül bir Cinsel İşlev Bozukluğu için tanı ölçütlerini karşılamayan Cinsel İşlev Bozukluklarını kapsar. Örnekleri arasında şunlar vardır.
1. Başka koşullarda normal bir uyarılma ve orgazm olmasına karşın öznel erotik duyguların olmaması (ya da önemli ölçüde azalması)

2. Klinisyenin bir Cinsel İşlev Bozukluğu olduğu kanısına vardığı ancak bunun primer mi, genel tıbbi bir duruma mı bağlı olduğunu, yoksa madde kullanımının mı buna yol açtığını belirleyemediği durumlar.
Parafililer
302.4 Egzibisyonizm (Teşhircilik, Göstermecilik)
A. En az 6 aylık bir süre boyunca, kişinin genital organlarını, bunu beklemeyen bir yabancıya göstermesi ile ilgili yoğun, cinsel yönden uyarıcı fantezilerinin, cinsel dürtülerinin ya da davranışlarının yineleyici bir biçimde ortaya çıkması.

B. Bu fanteziler, cinsel dürtüler ya da davranışlar, klinik açıdan belirgin bir sıkıntıya ya da toplumsal, mesleki alanlarda ya da önemli diğer işlevsellik alanlarında bozulmaya neden olur.
302.81 Fetişizm
A. En az 6 aylık bir süre boyunca, kişinin canlı olmayan nesneleri kullanmakla ilgili (örn. kadın iç çamaşırları) yoğun, cinsel yönden uyarıcı fantezilerinin, cinsel dürtülerinin ya da davranışlarının yineleyici bir biçimde ortaya çıkması.

B. Bu fanteziler, cinsel dürtüler ya da davranışlar, klinik açıdan belirgin bir sıkıntıya ya da toplumsal, mesleki alanlarda ya da önemli diğer işlevsellik alanlarında bozulmaya neden olur.

C. Bu fetiş nesneleri aykırı-giyimde kullanılan kadın giysileri (transvestik fetişizmde olduğu gibi) ya da taktil genital uyarı sağlamak amacıyla tasarlanmış araçlarla (örn. bir vibratör) sınırlı değildir.
302.89 Frotörizm (Sürtünmecilik)
A. En az 6 aylık bir süre boyunca, kişinin rızası olmayan bir kişiye dokunması ve sürtünmesi ile ilgili yoğun, cinsel yönden uyarıcı fantezilerinin, cinsel dürtülerinin ya da davranışlarının yineleyici bir biçimde ortaya çıkması.

B. Bu fanteziler, cinsel dürtüler ya da davranışlar klinik açıdan belirgin bir sıkıntıya ya da toplumsal, meslek alanlarında ya da önemli diğer işlevsellik alanlarında bozulmaya neden olur.
302.2 Pedofili
A. En az 6 aylık bir süre boyunca, kişinin ergenlik dönemine girmemiş bir çocukla ya da çocuklarla (genellikle 13 yaşlarında ya da altında olanlarla) cinsel etkinlikte bulunmak ile ilgili yoğun, cinsel yönden uyarıcı fantezilerinin, cinsel dürtülerinin ya da davranışlarının yineleyici bir biçimde ortaya çıkması.

B. Bu fanteziler, cinsel dürtüler ya da davranışlar klinik açıdan belirgin bir sıkıntıya ya da toplumsal, mesleki alanlarda ya da önemli diğer işlevsellik alanlarında bozulmaya neden olur.

C. Bu kişi en az 16 yaşındadır ve A Tanı Ölçütündeki çocuk ya da çocuklardan en az 5 yaş daha büyüktür.
Not: 12-13 yaşlarında biri ile cinsel ilişki sürdüren geç ergenlik dönemindeki bir kişiyi buraya katmayınız.

Varsa belirtiniz:

Cinsel Yönden Erkeklere İlgi Duyan

Cinsel Yönden Kadınlara İlgi Duyan

Cinsel Yönden Her İki Cinse de İlgi Duyan
Varsa belirtiniz:

Ensestle Sınırlı İse

Tipini Belirtiniz:

Tek Eğilimli Tip (sadece çocuklara ilgi duyan)

Tek Eğilimli Olmayan Tip
302.83 Cinsel Mazoşizm
A. En az 6 aylık bir süre boyunca, kişinin hakaret edilme, dövülme, bağlanma ya da başka bir biçimde ıstırap çekme eylemi (taklidi değil gerçeği) ile ilgili yoğun, cinsel yönden uyarıcı fantezilerinin, cinsel dürtülerinin ya da davranışlarının yineleyici bir biçimde ortaya çıkması.

B. Bu fanteziler, cinsel dürtüler ya da davranışlar klinik açıdan belirgin bir sıkıntıya ya da toplumsal, mesleki alanlarda ya da önemli diğer işlevsellik alanlarında bozulmaya neden olur.
302.84 Cinsel Sadizm
A. En az 6 aylık bir süre boyunca, kişinin, başka birinin psikolojik ya da fiziksel olarak ıstırap çekmesi (hakaret etme de içinde olmak üzere) eylemi (taklidi değil gerçeği) ile ilgili yoğun, cinsel yönden uyarıcı fantezilerinin, cinsel dürtülerinin ya da davranışlarının yineleyici bir biçimde ortaya çıkması.

B. Bu fanteziler, cinsel dürtüler ya da davranışlar kilinik açıdan belirgin bir sıkıntıya ya da toplumsal, mesleki alanlarda ya da önemli diğer işlevsellik alanlarında bozulmaya neden olur.
302.3 Transvestik Fetişizm
A. En az 6 aylık bir süre boyunca, heteroseksüel bir erkekte, aykırı giyim ile ilgili yoğun, cinsel yönden uyarıcı fantezilerin, cinsel dürtülerin ya da davranışların yineleyici bir biçimde ortaya çıkması.

B. Bu fanteziler, cinsel dürtüler ya da davranışlar klinik açıdan belirgin bir sıkıntıya ya da toplumsal, mesleki alanlarda ya da önemli diğer işlevsellik alanlarında bozulmaya neden olur.
Varsa belirtiniz:

Cinsel Kimlik Disforisi İle Giden: Kişinin cinsel rolü ya da kimliği ile ilgili sürekli bir rahatsızlığı varsa
302.82 Voyörizm (Gözetlemecilik)
A. En az 6 aylık bir süre boyunca, kişinin bunu beklemeyen bir kişiyi çıplakken, soyunurken ya da cinsel etkinlikte bulunurken gözetleme eylemi ile ilgili yoğun, cinsel yönden uyarıcı fantezilerinin, cinsel dürtülerinin ya da davranışlarının yineleyici bir biçimde ortaya çıkması

B. Bu fanteziler, cinsel dürtüler ya da davranışlar klinik açıdan belirgin bir sıkıntıya ya da toplumsal, mesleki alanlarda ya da önemli diğer işlevsellik alanlarında bozulmaya neden olur.
302.9 Başka Türlü Adlandırılamayan Parafili
Bu katagori, herhangi özgül katagorilerden birinin tanı ölçütlerini karşılamayan Parafilileri kodlamak içindir. Sadece bunlarla sınırlı kalmamak üzere örnekleri arasında telefon skatolojisi (açık saçık telefon konuşmaları), nekrofili (cesetler), parsiyalizm (sadece vücudun belirli bir bölümü üzerinde odaklaşma), zoofili (hayvanlar), koprofili (feçes), klizmafili (enema) ve ürofili (idrar) sayılabilir.
Cinsel Kimlik Bozuklukları
Cinsel Kimlik Bozukluğu
A. Karşı cinsiyetle güçlü ve sürekli bir özdeşim kurma (sadece, diğer cinsiyette olmanın getireceği sanılan kültürel üstünlükler için bir istek duyma olarak değil).

Çocuklarda bu bozukluk aşağıdakilerden dördü (ya da daha fazlası) ile kendini gösterir.

(1) diğer cinsiyette olma isteğini ya da ısrarını yineleyici bir biçimde dile getirme

(2) erkek çocukların aykırı giyimi yeğlemesi ya da kadınsı giyim kuşamı taklit etmesi; kız çocuklarının sadece kalıplaşmış alışılagelen erkeksi giysiler giyme konusunda ısrar etmesi

(3) İmgesel oyunlarda güçlü bir biçimde ve sürekli olarak karşı cinsin rollerini oynamayı yeğleme ya da sürekli olarak diğer cinsiyette olma fantezileri taşıma

(4) Karşı cinsin alışılagelmiş oyunlarına ve eğlencelerine katılma konusunda yoğun bir istek duyma

(5) Özellikle karşı cinsten oyun arkadaşları seçme
Ergenlerde ve erişkinlerde bu bozukluk diğer cinsiyette olma isteğini dile getirme, sıklıkla kendini diğer cinsiyetteymiş gibi gösterme, diğer cinsiyetteymiş gibi yaşamayı ya da davranılmayı isteme ya da diğer cinsiyete özgü duygularının ve tepkilerinin olduğuna ilişkin bir inanç taşıma gibi semptomlarla kendini gösterir.
B. Cinsiyetine ilişkin sürekli bir rahatsızlık duyma ya da cinsiyetinin gerektirdiği cinsel rol için uygun olmadığı duyumunun olması.
Çocuklarda bu bozukluk aşağıdakilerden herhangi biri ile kendini gösterir: Erkek çocuklarında, penis ya da testislerinin iğrenç olduğunu, ileride yok olacaklarını ya da bir penis sahibi olmamanın daha iyi olacağını öne sürme, kuralsız kaba saba oyunlardan tiksinme ya da erkeklere özgü oyuncakları, oyunları ve etkinlikleri reddetme; kız çocuklarında oturarak idrar yapmayı reddetme, penisinin olduğunu ya da ileride bir penisinin olacağını ileri sürme, göğüslerinin büyümesini ya da menstrüasyon görmeyi istememe üzerinde durma ya da olağan kadınsı giysilere karşı ileri derecede tiksinti duyma.
Ergenlerde ve erişkinlerde bu bozukluk primer ve sekonder cinsiyet özelliklerinden kurtulma üzerine kafa yorma (örn. diğer cinsiyeti taklit etmek için cinsiyet özelliklerini fiziksel olarak değiştirmek üzere hormon, cerrahi ya da başka tür bir girişim uygulanmasını isteme) ya da yanlış cinsiyette doğduğuna ilişkin bir inanç taşıma gibi semptomlarla kendini gösterir.
C. Bu bozukluk fiziksel bir interseks durumu ile birlikte gitmemektedir.

D. Bu bozukluk, klinik açıdan belirgin bir sıkıntıya ya da toplumsal, mesleki alanlarda ya da önemli diğer işlevsellik alanlarında bozulmaya neden olur.
O sıradaki yaşına göre kodlayınız:
302.6 Çocuklarda Cinsel Kimlik Bozukluğu
302.85 Ergenlerde ya da Erişkinlerde Cinsel Kimlik Bozukluğu
Varsa belirtiniz (cinsel yönden olgun bireylerde):
Cinsel Yönden Erkeklere İlgi Duyan

Cinsel Yönden Kadınlara İlgi Duyan

Cinsel Yönden Her İki Cinse de İlgi Duyan

Cinsel Yönden Her İki Cinse de İlgi Duymayan
302.6 Başka Türlü Adlandırılamayan Cinsel Kimlik Bozukluğu
Bu kategori, özgül bir Cinsel Kimlik Bozukluğu olarak sınıflandırılamayan Cinsel Kimlik Bozukluklarını kodlamak içindir. Örnekleri arasında şunlar vardır:
1. İnterseks durumları (örn. antrojen duyarsızlık sendromu ya da konjenital adrenal hiperplazi) ve eşlik eden cinsel disfori

2. Gelip geçici, stresle ilişkili aykırı giyim davranışı

3. Diğer cinsiyetin cinsiyet özelliklerini kazanma isteğini taşımaksızın sürekli olarak kastrasyon ya da penektomi üzerine kafa yorma
302.9 Başka Türlü Adlandırılamayan Cinsel Bozukluk
Bu kategori, herhangi özgül bir Cinsel Bozukluk için tanı ölçütlerini karşılamayan, ne bir Cinsel İşlev Bozukluğu, ne de bir Parafili olmayan bir cinsel bozukluğu kodlamak içindir. Örnekleri arasında şunlar vardır:
1. Erkeksilik ya da kadınsılıkla ilgili kendi koyduğu ölçülere göre cinsel başarının ya da diğer özelliklerinin belirgin olarak yetersiz olduğu duygusunu taşıma

2. Kişinin, sadece kullanılacak şeylermiş gibi düşündüğü, biribiri peşisıra gelen sevgililerini kapsayan yineleyici cinsel ilişki biçimi hakkında sıkıntı duyması

3. Cinsel yönelimi hakkında sürekli ve belirgin bir sıkıntı duyma

CİNSEL PROBLEMLERDE HİPNOZUN KULLANILMASI
A.CİNSEL PROBLEMLERDE HİPNOTERAPİYE GENEL BİR BAKIŞ
Hipnozun genel olarak ve bilhassa bizim cinsel problemlerde hipnoterapi programımızda bir terapotik araç olarak kullanılmasını destekleyen deliller birçok deneysel ve klinik çalışmanın ve geniş araştırmaların sonuçlarıdır. Bu araştırmaların çok büyük bir kısmı bu yüzyılın ikinci yarısında yapılmıştır. Ayrıntılı izahatlar azdır, fakat materyalin bütünü, hipnozun insan cinselliğine faydalı olabilme yollarını izah eder. Basit olarak, hipnoz; insan cinselliğinin vazgeçilmez bir parçası olan olumlu zihinsel durumu meydana getirir.
1980 yılında, ünlü bir hipnoz araştırmacısı olan psikolog Jhon Chaves ve onun ilk öğrencilerinden biri olan Jude Brown tarafından yirmi yıllık bir sürede basılan yirmialtı makalenin incelemesi yapıldı. İncelemelerinde, hipnozun cinsel problemlerin tedavisinde başarıyla kullanılabildiğini söylemektedirler. Ancak bu teoriyi desteklemek için daha fazla klinik bilgiye ihtiyaç bulunduğunu da vurguladılar. Cinsel sorunların tedavisinde hipnozun uygulanabileceği beş saha bulunduğunu belirtiyorlar.
1- Cinsel sorunların tanısı

2- Özgüvenin sağlanması

3- Cinsel semptomların arkasındaki muhtemel kişilik çatışmalarının çözülmesi.

4- Yardımcı Cinsellik tedavisi

5- Cinsel semptomun ortadan kaldırılması
Bu kategoriler iki ana gruba ayrılabilir. İlk üçü, hipnozun cinsel sorunu meydana getiren bilinçaltı etkilerini ortaya çıkarmak için kullanılmasına dayanır. Son ikisi semptomun kendisini ortadan kaldırma üzerinde yoğunlaşırlar.
Hepsi konuya farklı teorik açılardan bakan ruh sağlığı uzmanları, hekimler ve evlilik danışmanlarından elde edilen istatistiki bilgilerin tamamı, hipnozun cinsel tedavideki bir yardımcı olarak kullanılmasını destekliyorlar. Daha sonraki raporlar da bu desteği kuvvetle teyid ediyor. Aşağıdaki durumlarla karakterize cinsel sorunların birçoğu bölüm beşte geniş ayrıntılarıyla izah edilecektir.
B. CİNSEL ARZUNUN YOKLUĞUN DA HİPNOZUN BAŞARISI
Connecticut, New Haven’den psikiatrist Reno Fabbri, hipnozun temel kurallarıyla, davranış modifikasyon tekniklerini birleştiren bir metod uyguladı. Bu yaklaşıma örnek vaka olarak yirmi beş yaşında bir öğretmen olan Ms. C’yi sunmaktadır. Ms. C., bir erkek topluluğunda aşırı sinirli oluşundan ve birçok erkek arkadaşından hoşlanmasına rağmen cinsel arzu duymadığından şikayet etmişti. Sonunda hiç kimseyle konuşmaz kendisin yalnız ve üzgün hisseder olmuştu.
Hipnozla hastanın hayal gücünü ilk aktive edişinde Dr. Fabbri, Ms. C.’nin relaks durumundayken bile, kucaklaşma ve okşama sahneleri gördüğünde heycanlandığını keşfetti. Ms. C.’nin bilinçaltının, cinsel yakınlığa cevabı sinirlilikti. Dr. Fabbri ona desensitizasyon tekniklerini uyguladı. Normal olarak, şahısta heyecan yaratan somut zihinsel imajlar, kendini iyi hissetmeyle ilişkilidir. Aynı anda hem sinirli hem de sakin olunamayacağından, relaksasyon doğal olarak anksiyeteyi bastırır ve gerginlik yatışır.
Ancak Ms. C. vakasında desensititzasyon başarılı değildi. Dr. Fabbri, hipnoz vasıtasıyla, bu sıkıntılı duyguları boşaltan geçmişteki olayı onun yeniden yaşamasına yardım etti. Ms. C. hipnoz altında “onüç yaşındayken erkek bir kuzeni tarafından kendisine saldırıldığını hatırladı; aynı anda öfke ve günahkarlık duygularını yaşadı.” Bu cinsel saldırıyı yeniden yaşama, Ms. C.’nin yıllarca baskılamış olduğu hapsedilmiş düşüncelerini açığa vurmasını sağladı ve evvelce baskılanmış materyalin katarsisi, onun sağlıklı bir cinsel hayatına başlamasını sağladı. Korku ve sinirlilik gibi olumsuz hislerinin kendi kafasında haklı bir kaynağı olduğunu ve ifade edilmelerinin gerektiğini görebildi. Biriken bütün bu olumsuzluğu boşaltmasından sonra, Ms. C., olumsuz imajları olumlulara çevirmek için hipnozu kullanmaya başladı. Giderek, anksiyeteyi meydana getiren cinsel ayrıntıları tasavvur etmeye yöneldi. Bir erkekle beraber olmaktan ve cinsel birleşmeden alabileceği zevki düşündü. Ms. C., artık olumsuz düşüncelerinden kurtulmuştu ve cinselliğin vereceği zevklere açıktı. Hipnozun tekrar tekrar kullanılmasının sonucunda Ms. C., kendisini yeniden normal hissettiğini cinsel güdülerine rahatça cevap verdiğini ve erkeklerle ilişkilerinden zevk aldığını bildirdi. Hipnoza başlanmasından altı ay sonra nişanlandı.
Dr. Fabbri, hipnozla cinsel problemlerin tedavisinde %72’lik bir başarı oranı bildirdi. Ancak Ms. C. vakasında şöyle bir soru akla gelmektedir: Bütün insanlar geçmiş hayatlarındaki olumsuz bir anıyı Ms. C. kadar kolay hatırlayabilirler mi? Genellikle hayır; fakat, bunun nedeni Ms. C.’nin telkine çok yatkın oluşu veya Dr. Fabbri’nin çok yetenekli olmasıdır. Çok sık olarak, cinselliğe karşı olumsuz tavır alınmasına sebep olan şey, tek bir olay değil, fakat yıllarca biriktirilmiş genel bir yaklaşımdır. Bu, (en azından yayınlanan bulgulardaki) cinsel arzu duymayan kadınların prevalansını izah edebilir. Çünkü kadınlar geleneksel olarak, aşk hakkında erkeklere nazaran çok daha olumsuz fikirler verilerek büyütülürler. Bu gelenek, cinsellikten korkan ve hipnozdan fayda görebilecek kadınların üzerinde etkili olmaktadır.
Cinsel arzu yokluğuna ait bir başka vaka; hipnozu kullanmasıyla ünlü doğum hekimi Dr. Ralph August tarafından tarif edildi. Otuz yedi yaşında evli bir kadın olan Bn. D., cinsel arzusunun dört yıllık bir peryod boyunca, kocasıyla çok nadir aşk yapacak kadar azaldığını fark etti. Dr. August hipnoz yoluyla, Bn. D’nin cinsel ilgisindeki azalmayı başlatan sebebi ortaya çıkardı: Dört yıl önce oğlu ciddi bir şekilde hastalanmıştı. Bn. D. çocuğu için aşırı bir korkuya kapılarak yersiz bir şekilde “çocuğum acı çekerken ben kendimi eğlendiremem” diye düşünmüştü. Çocuğun iyileşmesinden sonra, aşka karşı ilgisini yeniden kazanmayı beklemişti. Ancak bunun yerine şöyle düşündüğünü fark etti: “Ben kendimi eğlendirirsem, çocuğum yine hasta olacak”. Hipnozu kullanarak Dr. August, çocuğunun sağlık durumuyla, kendisinin aşktan zevk alması arasında ilişki bulunmadığını, Bn. D.’nin kabul etmesine yardımcı oldu. Bn. D. hipnotik durumdayken, Dr. August, “bu sorunun kendisini artık rahatsız etmeyeceğini ve boşa giden zamanı telafi edeceğini” telkin etti. Ve bu telkin gerçekleşti. Bn. D. yeniden aşktan zevk almaya başladı.
Jim, otuz yedi yaşında bir profesördü. Oniki yıllık evliydi, üç çocuk babasıydı ve cinsel arzu duyan bir adamdı. Sağlık durumu mükemmeldi, kariyerinin zirvesindeydi, sahasında bir otorite olarak tanınıyordu. Dışarıdan bakanlara göre onun hayatı, her Amerikalının düşündeki hayattı. Fakat son iki yıl içinde, karısı Ellen’le yaklaşık iki ayda bir cinsel ilişkide bulunmuştu. Daha sonra ise, sadece karısı istediği zaman ilişki olmuştu. Ellen yolunda gitmeyen birşeyler olduğunu sezdi ve eşiyle birlikte tedavi olmak için ısrar etti.
Jim aşk yapmak istese yapabileceğini, istemese yapamayacağını söylemişti. Klinik durum, onun ilkin erken boşalması olduğunu daha sonra ise, erektil disfonksiyonu olduğunu akla getirmişti. Fakat ciddi intrapsişik veya benzer sorunları olduğuna dair belirti yoktu. Her ne kadar cinsel arzu yokluğu ilk faktör olarak düşünülmediyse de daha sonra ortaya çıktı.
Hipnoterapi, Jim için üç amaçla kullanıldı. İlk amaç geçmiş hayatında aşk heyecanı duyduğu bir zamanı yeniden yaşamasına yardım etmekti. Ancak kısa bir süre sonra, Jim’in geçmişte heyecan veren hiçbir cinsel tecrübesi olmadığı ortaya çıktı. Böyle bir vakada hipnoz olması mümkün cinsel durumları hayal ettirmek için kullanılır. Buna ilaveten, geçmişteki olayları yeniden yaşatmak hayali olaylar üretmekten daha kolaydır. Fakat, hayal üretme eğitimiyle böyle bir hayal kurma hem mümkün hem de faydalıdır.
İkinci terapotik amaç, Jim’in aşka karşı olan tutumunun, ne zaman ve niçin değişmeye başladığını bilhassa cinsel arzu yokluğunu ortaya çıkarması muhtemel gelişimsel sorunlara dikkat ederek anlamaktı. Aşağıdaki tartışma, hastanın sorunlarını anlamada bu psikodinamik amacın niçin önemli olduğunu izah etmektedir.
Üçüncü amaç, Jim’e hayatın cinsel ilgi ve zevk yönünü önemli göstermekti. Ancak bundan sonra daha alışılmış bir cinsel tedavi tipi başlayabilirdi. Bu tip amaç Jim’in arzu yokluğunun hipnoz yoluyla tedavi için vazgeçilmezdi.
İlk ziyarette Jim ve Ellen’le önce birlikte görüşüldü, daha sonra tek tek konuşuldu. İlk seansın son bölümünde çiftin de onayı alınarak, Jim’in tek başına hipnotize edilmesine karar verildi. Jim, Ellen’in kendi hipnozunu seyretmesi konusunda gönülsüzdü. Ellen en azından ilk seans için hazır bulunmamayı kabul etti. Arkasından hemen hipnotik seans yapıldı.
Jim’le hipnozdan önce yapılan görüşme, onun aşka karşı duyduğu ilgisizliğin bütün hayatı boyunca sürmüş olduğunu kuvvetle düşündürdü. Jim üstün zekalıydı ve ailesi onu fiziki uğraşlar yerine, entellektüel uğraşlara yöneltmeyi tercih etmişti. Jim’in ergenlik çağı normal geçmişti. Fakat, on yedi yaşındayken, arkadaşları onu birkaç fahişeyle yapılan bir aleme dahil etmelerine kadar mastürbasyon yapmamış veya cinsel boşalma için herhangi bir dürtü hissetmemişti. Jim, ilgisini uyandırmasına rağmen bu tecrübeyi fiziksel uyarıcı olarak değerlendirmemişti ve fahişelerin gerçekte nasıl olduklarını öğrenme fırsatı bulduğundan dolayı memmun olduğunu ilave etti.
Jim, Ellen’i iki yaşından beri tanıyordu. Kolejde beraber geçen ilk yıllarında, Jim’in ona karşı ilgisi cinsel tabiatta olmayıp, sevgi ve nezaket şeklinde ifade ediliyordu. İlk defa evlendikten sonra cinsel birleşmede bulunmuşlardı. Bu sırada çekingen davranan Ellen hiçbir cinsel zevk almamıştı. Gerçekten, tedaviden iki yıl öncesine kadar hiç mastürbasyon yapmamıştı ve cinsel ilişkide orgazma ulaştığını hatırlamıyordu. Ancak, son iki yıl içinde, cinsel ihtiyaçlarıyla daha çok ilgilenmiş ve Jim’le fiziksel ilişkisinde tatmin olmayı arzu etmişti.Jim ve Ellen’in mükemmel bir evlilikleri vardı.Ellen’inJ im’e karşı sevgisi ve bağlılığı tamdı ve öfkesi sağlıksız bir cinsel duruma karşı sağlıklı bir cevaptı.
Jim sadece kendisini değil, Ellen’i de memnun etmek amacıyla aşkı öğrenmeyi denemek için gönüllü olduğunu ifade etti. Hipnotarepi kendisine anlatıldı ve az bile olsa zevk aldığı cinsel tecrübelerin sırasıyla bir listesini yapması için terapist Jim’e yardım etti. Zevk veren durumlar şöyle sıralanıyordu:
I- Ellen’in onu kucaklaması
II- Jim’in çıplak vücuduna yatakta kazara dokunması
III- Ellen’in sevişmek için şiddetli arzu göstermesi
IV- Ellen’in Jim’in göğsünü ve karnının okşaması
V- Jim’in, Ellen’in bacaklarını ve kalçasını okşaması
Hipnoz sırasında Jim’den karısıyla birlikte yatakta olduklarını düşünmesin istendi. Yukarıda sıralanan haz verici durumları kullanarak, terapist Jim’in kafasında ayrıntılı bir cinsel sahne meydana getirdi. Ellen’le yapılan bir aşk sahnesi geniş ayrıntılarıyla tarif edildi. Hareketler adım adım anlatıldı, duruma uygun sesler, kokular, tadlar telkin edildi ve hayali aşk sahnesiyle birleştirildi. Relaksasyon telkinleri yaşanırken, cinsel imajlarla birlikte rahatlama ve mutluluk hisleri telkin edildi. Jim, hayale karşı konuşarak cevap vermeye teşvik edildi. Öyle ki terapist, Jim’in hangi durumları en çok tahrik edici bulduğuna göre hipnotik telkinleri ayarlayabildi.
İki posthipnotik telkin yapıldı. Birincisi; Jim’e bu iyi hisleri Ellen’le gerçekten yataktayken, yeniden yaşayabileceğini hatırlattı. Bu telkinle terapist, Jim’e bu yeni cinsel hislerini tatmin etmesi için kuvvetle ihtiyaç duyurdu ve gerçekten yapmayı isteyip istemediğini düşünmeye zaman kalmadan bu hislerini tatmin etmesini telkin etti.
İkinci posthipnotik telkin; Ellen’in kucaklamasınının bu reaksiyonlar zincirini başlatması, neticede aşk yapmak için önüne geçilmez, şiddetli bir arzu doğurmasıydı. Daha sonra Jim, ne zaman cinsel arzu duyarsa Ellen’in onu kucaklamasını isteyebilirdi. Bu şekilde yeni cinsel arzu, Jim’i kendi isteği dışında kontrolüne alamayacaktı. Ellen’e bir sonraki tedavi görüşmesine kadar aşkı başlatmaması tavsiye edildi.
Bu tedavi seansını takiben, hipnoz altındayken onun için yapılmış olan bir audio teybi kullanarak günde en az bir defa otohipnoz yapması Jim’den istendi.
Bir hafta sonraki ikinci seans sırasında, Jim şunları ifade etti; Telkinlerden sonra, -hayatında ilk defa- cinsel arzu duymuştu. Fakat o ve Ellen oniki yıllık seyrek ve tekdüze aşktan sonra arzularını tatmin etmek için çok sıkılgan davranmışlardı. İlk seans sırasında yaşamış olduğu olumlu duyguları yeniden yaşamanın ne kadar kolay olduğuna şaşırarak Jim, aşka karşı duyduğu hissin değiştiğini fark edince, orjinal hipnotik tecrübesini bir günde üç defa kontrol etmişti. Sonuçta o ve Ellen ilk hafta içinde iki defa cinsel birleşmede bulunmuşlardı.
İkinci seansta Jim, kendisi hipnotize durumdayken Ellen’in hazır bulunmasını istedi. Bu şekilde tek tek hipnoz yoluyla terapist, Ellen’in arzu ettiği kadar gözlemci olarak kalmasına izin verdi ve Jim , terapistten gelen çok az bir telkinle hipnotik duruma girdi. Hipnoz altındayken zevkli bulduğu aşkla ilgili imajları yeniden şekillendirmesi istendi. Bu imajlara uygun olarak Ellen olaya kendiliğinden katıldı. Üçüncü bir posthipnotik telkinle, Jim’e cinsel arzuyu yaşamaktan zevk almanın hayatının sürekli ve önemli bir parçası olabileceği anlatıldı.
Üçüncü randevu dört hafta sonraydı. Bununla beraber bir sonraki hafta, bir telefon mini seansı düzenlendi. Bu kez Jim’in raporu memnuniyet vericiydi. Sürekli aşk yapmak istemiş ve zevk almıştı. O ve Ellen yeni ilişkilerinde çekingenlik hissetmiyorlardı. Terapist, evvelki posthipnotik telkinleri, etkilerini artırmak için tekrarladı.
Hava ve ulaşım güçlükleri sebebiyle, tasarlanan üçüncü görüşme asla yapılamadı. Fakat Jim’in ilerlemesini teşvik etmek için ikinci bir telefon mini seansı düzenlendi. Son mini seanstan altı ve oniki hafta sonra yapılan telefon konuşmaları, Jim’in cinsel arzu seviyesini koruduğunu gösterdi. Ellen ve o haftada ortalama üç kere aşk yapıyorlardı. Her mini seans sırasında, Jim gelişmelerden son derece mutlu olduğunu, Ellen’le kendisi arasındaki ilişkiden her yönden eskiye nazaran çok fazla zevk aldıklarını söyledi. Sekiz ay sonra yapılan son telefon konuşmasında aynı olumlu sonuçlar bildirildi.
Hipnozun hiç yapılmamış bir arzuyu nasıl meydana getirdiğini veya uzun süre baskılanmış bir arzuyu nasıl uyandırdığını iki hipotez izah etmektedir. İlk hipoteze göre; herhangi bir arzunun yaşanması sırasında, bilinçaltında bile olsa daima seçici bir unsur vardır. Çağrışım sahası bu prensibe dayanır. Çağrışım, bir konuyu şahsın algısına sunarak konuya karşı arzu uyandırabilir ve bu arzu şahıs tarfından hissedilen doğal bir ihtiyaç olabilir veya olmayabilir. Bu, sun’i arzular için geçerli ise, aşk gibi doğal bir arzuyu uyandırmada da etkili olabilir. Kanıtlar gösteriyor ki, örneğin tıka basa doymuş olan hipnotize bir şahıs, aç olduğuna inandırılabilir. Aşk dürtüsü konusunda, hipnotik hayalin cinsel ilgi, arzu ve stimulasyondan sorumlu nöronal mekanizmaları harekete geçirdiği veya uyandırdığı görülmektedir. M.F. Schwartz’ın diğer şeylerin yanında kuvvetle be- lirttiği gibi, cinsel arzunun nörolojik oluşumunda sinir iletiminin ve beynin rolü dikkatli fizyolojik araştırmayı gerektirmektedir. Özet olarak birinci hipotez, hipnozun, cinsel arzudan sorumlu subkortikal beyin aktivitesine ulaşarak bu arzuyu ya şahsın hayatında ilk defa ortaya çıkarabildiği veya onu yeniden uyandırabildiği şeklindedir.
İkinci hipotetik formulasyon; genelde defans mekanizmalarıyla, özelde ise baskılanmayla ilgilidir. Arzu yokluğu, hemen daima, hastanın hayatının erken dönemlerinde alınan ve daha sonra onun tarafından yeniden değerlendirilmeyen negatif mesajların sonucudur. Çoğu kez kendisini aseksüaliteyle gösteren bu yıkıcı gidişte, baskılayıcı mekanizma esas rolü oynar.
Bu iki hipotez, cinsel arzu yokluğunun tedavisinde, hipnozun bir terapotik araç olarak kullanılmasını desteklemektedir.
C. KADINLARDAKİ CİNSEL ARZU YOKLUĞUNDA HİPNOZUN BAŞARISI
Kadınlarda cinsel arzu yokluğunun açık belirtileri, penis girişini kolaylaştıracak vajinal salgının yokluğu ve vajinismus hali yani vajinal kasların penis girişini önleyecek şekilde, spastik kasılmasıdır.
İsrail’deki Hayfa Rambam Üniversitesi Tıp Merkezi’nden Dr. Karl Fuchs bazan bir parmak girişine bile imkan vermeyecek kadar şiddetli olabilen vajinismusun tedavisinde hipnozun kullanılmasıyla ilgili en ikna edici çalışmalardan birini yayınlamıştır. Dr. Fuchs’a göre on yıllık bir süre zarfında bu durumdaki yetmişbir kadın ya sadece hipnoz yoluyla veya birlikte vajinal dilatatörler kullanılarak başarıyla tedavi edildiler. Kadınların büyük çoğunluğu iki ila yedi yıldan beri vajinismustan şikayet etmekteydiler, hepsi jinekolojik ve/veya psikiatrik tedavi görmüşlerdi, hiçbir olumlu sonuç alınamamıştı. Bu kadınların birçoğu himenlerini ve vajinalarını cerrahi olarak bile genişletmişlerdi ve yine şifa bulamamışlardı
Önerilen ilk yaklaşım hipnozun tek başına kullanılmasıydı ve bu yaklaşım sonuç vermediğinde, bir başka metod önerildi. İlkin kadınlara otohipnoz öğretildi. Bu mental durumdayken, onlara önce bir parmaklarını, arkasından küçük bir vajinal dilatatörü vajinalarına nasıl sokacakları gösterildi. Bu işlem kolaylaştığında, giderek büyük dilatatörler verildi. Bazı vakalarda kadınların kocaları, dilatatörlerin karılarına nasıl uygulayabileceklerini öğrendiler. Hipnoz altındayken, kadınlar gevşeme ve rahatlama hissettiler ve en kısa sürede daha büyük dilatatörleri kullanabildiler.
Kadınların, bu dilatatörleri kullandıkları süre boyunca bir aşk birleşmesinde bulunduklarını tasavvur etmeleri istendi. Bu gidiş, onların kafasında gevşemeyle, cinsel birleşme arasında bir bağ yarattı ve neticede vajinanın normal genişlemesine sebep oldu. Son olarak kadına, kadının üstte olduğu pozisyonda gerçek penis vajina ilişkisine geçebileceği anlatıldı. (Bu özel pozisyon ona, kontrolün kendisinde olduğunu hissettirir ve böyle yaparak gevşemesine yardım eder.)
Bu metodun, vajinismusun altında yatan muhtemel psikolojik problemleri açığa çıkarmamasına rağmen, Dr. Fuchs vajinusmusun tedavisinde hipnozla daima olumlu sonuçlar aldığını iddia etmektedir. Öteki çalışmaların bu bulguları desteklediği görülüyor.
Birçok kadın cinsel birleşme sırasında zevk duyamamaktadır. İnsan seksüalitesi araştırmalarında önde gelen bir isim olan Dr. Hugo G. Biegel’e göre bu duyarsızlık sadece fiziksel hareket sırasında görülmemektedir, fakat, tek başına cinsel aktivite telkiniyle uyandırılmaktadır. Dr. Biegel evvelce duyarsız olan organların herbirini duyarlı hale getirmek için hipnozu sistemik olarak kullandı. Dr. Biegel hipnoz yoluyla, hastalarına geçmişte haz veren hisleri (emme, gıdıklama, sevme, okşama, mesane ve barsak boşalması, bir salıncak veya kızak üzerindeki abdominal hisler, hoş sürprizler, çocukken pahalı bir armağan alınması gibi hisler) yeniden yaşattı. Genital organlar da dahil bütün vücutlarına duyarlılık ve zevk vermek için daha sonra kadınların hafızalarını kullandı. Bu duyguları yeniden yaşama yoluyla kadınların hisleri canlandı ve aşk sırasında yeniden zevk alabildiler.
Öteki terapistler de, hastalarının aşk sırasında daha fazla zevk duymalarına yardımcı olmak için, hipnozu kullanmaktadırlar. Örneğin Dr. T.A. Richardson durumlarını gruplandırmak , sorunların sebeplerini açığa çıkarmak ve analiz etmek için hastalarını hipnotize etti. Dr. Rihchardson hipnozu kadınların gelişme dönemlerine ait sorunların baskılanan sebeplerini açığa çıkarmak için kullandı. Geçmişte yaşanan travmatik veya rahatsız edici bir olayla, olay hakkındaki olumsuz düşüncelerin birleşiminin herhangi bir kadının cinsel sorununa sebep teşkil ettiği ispatlanmıştır. Hipnoz, geçmişteki olayın yıkıcı gücünü ortaya çıkarma, inceleme ve ortadan kaldırma çabasında Dr. Richardson’a büyük bir yardımcıydı. Tedaviye başlamadan önce, bu kadınların sadece üçü orgazm yaşamışlardı. Dr. Richardson’un hipnoz tedavisinden sonra altmış üç kadın, cinsel ilişkilerinde çoğunlukla cinsel zevk ve orgazmı yaşayabildiler.
Dr. Leckie, kadınlardaki cinsel sorunların tedavisinde hipnozu başarılı bulan bir başka klinisyendi. Başlamadan önce, kadınlara aşk hakkında iyi eğitim verildiğinden emin oldu. Daha sonra, kadınlar hipnoz altındayken, aşkın her iki partnere zevk ve memnuniyet veren, normal, mükemmel bir aktivite olduğu şeklinde telkinler yaptı. Bu telkinler yoluyla değişik sevişme tekniklerini de anlattı. Bu işlemle aşkın zevk kabul edildiğini vurguladı. Sadece bu direkt telkinler kadınların aşktan zevk almalarını sağlayamadığı zaman, Dr. Leckie altta yatan sebepleri incelemek için daha derin analiz yaptı.
Yine, hipnozun kadınlardaki cinsel arzu sorunlarının tedavisinde kullanılmasını destekleyen en büyük kanıt, devam eden araştırma ve tedavinin etkileyici ve gelişme halinde olmasıdır. Bu kitabı cinsel hayatlarından ümitlerini kesen bütün kadınlara bunu göstermek için yazdık. Bu self-hipnozdur.

D. ERKEKLERDEKİ CİNSEL ARZU YOKLUĞUNDA HİPNOZUN BAŞARISI
Herhangi bir gözlemciye göre, cinsel arzu erkeklerde kadınlardan daha fazladır. Sorunlar daha kolay tespit edilmektedir. Bir adam ereksiyon yapabilir veya yapamaz. Cinsel arzu duymazsa ereksiyon olmayacaktır. Ereksiyon sorunlarının tedavisinde hipnozun tek başına son derece etkili olduğu ispatlanmıştır.
Masters ve Johnson’a göre, bütün ereksiyon problemlerinin yüzde 97’si psikolojik çatışmaların sonucudur. Halihazırdaki düşünceye göre, bu rakamın bir parça yüksek olmasına rağmen, hipnoz, çatışmaların kaynaklandığı seviyeye ulaşabilme kaabiliyeti sebebiyle- bu vakalarda bir terapotik araç olarak mantıklı bir seçenektir.
Esas olarak, ereksiyon güçlüklerinin tedavisinde hipnozu kullanmak için iki yol vardır:
1- Sorunların altında yatan sebepleri açığa çıkarmak. Bunlar daha sonra tedavi edilebilirler.

2- Hasta hipnozdayken direkt telkin ve değiştirme yapmak. Virginia, Richmond’dan Dr. Winfred Ward, erektil sorunların tedavisinde hipnozu etkili olarak kullandığı elli vaka tarif etti. Ortalama 29,4 yaşında olan bu adamlar tedaviden sonra normal ereksiyonu, cinsel birleşmeyi ve orgazmı sürdürebildiler. Bir şahsın tedavisi ortalama olarak sadece 12,5 saat sürdü. Daha sonraki parça, Dr. Ward’ın hipnozu, hastalarından birinin analiz ve tedavisinde etkili olarak kullandığını anlatmaktadır:
Özellik sahibi bu adam; Claude, yirmisekiz yaşındaydı ve evliydi. Karısı ona sevişme sırasında orgazma ulaşamadığını söyleyene kadar cinsel sorunu olmadığında ısrar etmişti. Hipnoz altındayken Claude, sorununun esasını teşkil eden noktayı gösterdi: Altı yaşındayken aşka karşı sağlıklı bir ilgi gösterdiği için babası onu şiddetle cezalandırmıştı. Ondan sonra Claude, bilinçaltında cinsel olarak anormal olduğuna inanmıştı.
Son zamanlarda, evlilik dışı bir ilişki kurmayı düşünmekteydi ve bu düşünceleri ona gerçekten cinsel olarak anormal olduğunun daha da açık bir kanıtı gibi geliyordu. Dr. Ward hipnoz sırasında Claude’ın ereksiyon güçlüklerinin kendi seksüalitesine ve özellikle zinaya karşı bir savunma mekanizması olduğunu keşfetti. Ereksiyonun olmayışıyla, Claude muhtemelen, babasının çok yanlış olduğunu söylediği şeyi yapamadı.
Yine hipnozu kullanarak Dr. Ward, Claude’ın sorununun kökünde yatan yanlış self-imajdan kendisini kurtarmasına yardım edebildi. Şu anki durum ve gelecek hakkındaki geçmişten kaynaklanan olumsuz düşüncelerin yerine olumlu hisler kondu. Sadece onsekiz saatlik bir tedaviden sonra bu adam normal bir aşk hayatı sürdürebildi.
Bu vaka, hipnozun önce erektil sorunların kaynaklarını ortaya çıkarmada, daha sonra ise olumsuz ve yıkıcı düşüncelerin yerine olumlu ve yapıcı imajların konmasını sağlamada, nasıl başarılı olabileceğini göstermektedir.
Los Angeles Büyük Tıp Enstitüsü’nün direktörü Dr. William Kroger, hipnoza karşı daha az analitik daha direkt bir yaklaşım kullanmaktadır. Bu yaklaşım, büyük ölçüde şahsın hayal gücüne ve telkine yatkınlığına dayanmaktadır. Yüzlerce hasta üzerinde yaptığı araştırmadan çıkan sonuçlara dayanarak Dr. Kroger, Dr. William Fezler’in yardımıyla, anksietenin azalmasını kolaylaştırmak için, yirmi beş tane standart hazır imaj geliştirdi. Bu doktorlara göre cinsel malfonksiyon da dahil, problem olan davranışların büyük çoğunluğu, şahsın anksiete hislerini yatıştıramamasının sonucudur. Bu inançtan ve kendi araştırmalarından yola çıkarak, Dr. Kroger ve Dr. Fezler çeşitli “hazır imaj” lar kullanmaktadırlar. Bunlardan biri aşağıda özetlenmektedir. Bir şahıs daha canlı hayal kurabilir, anksiyetesi daha fazla azalabilir ve sonuçta anksiyeteden kaynaklanan davranış bozukluğu ortadan kalkar.
Bu ‘hazır imaj’lara örnek olarak Kumsal Sahnesi gösterilmektedir.
Bu sahnenin amacı; renk, tad, koku, ses, sıcak ve soğuğun hissedilmesini sağlayan beş temel duyunun daha kolay ve canlı olarak hatırlanmasını öğretmektir.
Bu ‘hazır imaj’da şahıs, kendisini bir yaz günü kumsalda yürürken hayal eder, bu sahnenin her ayrıntısını; berrak mavi göğü, beyaz kumu, ve ılık suyu düşünür. Şahıstan dudaklarını yalıyorken havadaki tuzun tadına bakması ve koklaması istenir. Fonda, denek dalgaların çarpışını, uzaktaki bir martının bağırışını duyabilir. Sahneye daha ince ayrıntılar da yerleştirilebilir; şahıstan kumsala ve bilinen duyguları uyandıran bütün iyi şeylere dair daha çok hayal kurması istenir.
Kroger ve Fezler tarafından kullanılan öteki hazır imajlara şunlar da dahildir: Dağda Kabin Sahnesi, Bahçe Sahnesi, Çöl Sahnesi, Çiftlik Sahnesi, Orman Sahnesi, Havuz Sahnesi, Göl Sahnesi, Piknik Sahnesi, Tüple Suya Dalış Sahnesi ve Uzay Sahnesi.
Bu sahneleri hayal ederek, şahıs, duygularına daha çok uyum kazandırır. Özel cinsel sorun olan vakalarda, sahne şahsın kişisel ihtiyacına göre düzenlenir. Hayal tarafından meydana getirilen duyguların etkisiyle rahatladığında, şahıstan aşk yaparken başarılı olduğunu canlı biçimde hayal etmesi istenir.
Bu canlı olarak hayal kurma tekniği bilhassa Dr. Kroger ve Dr. Fezler tarafından erektil sorunları olan erkeklerin tedavisinde başarıyla kullanılmaktadır. Bilinçaltındaki olumlu düşünceleri desteklemek, olumsuz düşünceleri ortadan kaldırmak için şahsa önce hayal dünyasında başarı telkin edilir. Davranışı değiştirmek için hayal gücünün bu şekilde kullanılması davranış modifikasyon terapistleri tarafından ‘gizli iyileştirme’ denmektedir. Bu sahadaki önde gelen araştırmacılardan biri olan Dr. Joseph Cautela, olay gerçekten olsun ya da olmasın, hayal gücünün bir cevap uyandırabilecek durumda olduğuna inanmaktadır.
E. KADINLARDAKİ ORGAZM YOKLUĞUNDA HİPNOZUN BAŞARISI
San Fransisco’da çalışan ünlü bir jinekolog olan Dr. David Cheek, yıllarca hipnozla yapılan geniş araştırmalardan sonra, orgazmın ruhsal bir durum olduğuna karar verdi. Edindiği tecrübeler, geçmişte orgazm olmuş kadınlar için orgazmik cevabın yeniden sağlanması amacıyla iki saatlik hipnotik çalışmanın genellikle yeterli olduğunu gösterdi. Ancak evvelce hiç orgazm olmamışlarda daha uzun süre gerektiğini gördü.
Dr. Cheek bu hızlı sonuçları nasıl elde etti? Hipnozu kullanarak, sorunun gerçek veya hayali sebebini bulmak için kadının bilinçaltını inceledi. Birçok vakada, erken bir yaşta öğrenilen aşk hakkındaki olumsuz düşüncelerin ve algıların korku ve suçluluk yarattığını, kadının orgazm olamamasına sebep olduğunu buldu. Hipnoz yoluyla Dr. Cheek, kadınların aşka yaklaşımı yeniden öğrenmelerine yardım etti. Buna göre aşk normal eğlenceli bir aktiviteydi, sakınılması gereken kötü bir faaliyet değildi. Hipnoz altındayken kadınlar cinsel faaliyetlerin zevkli yönlerini düşündüler, sevdikleri birine duygulu birçimde dokunmayı hayal ettiler. Genital bölgelerine dokunulmasının, öpülmelerinin ve bütün vücutlarına dokunulmasının ne kadar hoş olduğunu hissettiler. Bu hayali eksersizlerin yardımıyla kadınlara, vücutlarının aşkı nasıl yaşayabileceği anlatıldı ve aşkın iyi olduğunu öğrendiler.
F. ERKEKLERDEKİ ORGAZM YOKLUĞUNDA HİPNOZUN BAŞARISI
Boşalma sorunlarını çözmek için hipnotik tedaviyi kullanan birçok uzmanın en ünlüleri Dr.H.G.Biegel ve Dr.M.H.Erickson’dur. En sık rastlanan ejekülasyon sorunu olan erken boşalma; şahsın kendi hakkındaki olumsuz düşüncelerini (kendine güvensizliğini) olumlu inançlara (kendine güvene) dönüştürmek için hipnozu kullanmak suretiyle çözülebilir. Erken boşalmanın daha karmaşık bir psikolojik sorunun göstergesi olduğu öteki vakalarda da hipnoz başarıyla fakat farklı yollarla uygulanarak isbatlanmıştır.
Şahsın kendi erkeklik gücü hakkında bilinçaltındaki inancı değiştirmede Erickson’un ‘zaman projeksiyon tekniği’ son derece etkili olmaktadır. Hipnotize durumdayken hasta, kendini istikbalde düşünür, cinsel faaliyetlerinde başarılı olduğunu hayal eder. Hasta kendini, hekimine sorununun başarıyla ortadan kaldırıldığını anlatırken bile düşünür. Bu hayal, aşkta başarısız olduğu şeklindeki olumsuz imajını düzeltir. Yerine yeni, cinsel olarak kendine güvenli bir kişilik koyar. De Shazer bu tekniği devamlı cinsel partneri olmayan erkeklere bile büyük ölçüde uyguladı. Gereken tek şey şahsın, bilinçaltını etkileyen self-imajı değiştirmek için motive olmasıydı.
Hipnozla psikoterapiden oluşan kombine bir tedaviyle H.B. Crasilneck ve C.A. Hall, araştırılan 400 erkekte, erken boşalma ve erektil sorunlarda % 80 şifa sağlamayı başardılar. Üç ila dört ay süreyle haftada bir yapılan hipnoz seansları esnasında, hipnoz, cinsel bozukluğun altında yatan psikolojik sorunları ortaya çıkardı. Bunu psikoterapi izledi. Bu da terapiste ve hastaya sorunun kaynaklarını ortadan kaldırma olanağını verdi.
Hipnoz, zevk yokluğunun ve hatta, cinsel birleşme sırasındaki ağrının tedavisinde de başarılı bulunmuştur. Dr. Leo Alexander hipnozu, şahısların aşk esnasında vücutlarındaki zevk verici hisleri algılamalarına yardım etmek için kullandı. Seanslar sırasında, hastalardan dikkatlerini, sevişmenin fiziki hazları üzerinde yoğunlaştırmaları istendi. Şahsın geçmişte yaşadığı zevkli duyguları hatırlama -veya en azından gelecekteki muhtemel cinsel zevki hayal etme- yoluyla hastalar aşkla zevk arasındaki bağı yeniden öğrendiler ve sonra onu hayatlarında etkin hale soktular.
Ereksiyon sorunları hakkında bir not: Bölüm beşte erektil güçlük için, ciddi bir fizyolojik sebep olduğuna işaret eden yeni bulguları hatırlatacağız.
G. HER İKİ CİNSEL PARTNER İÇİN AYNI ANDA KULLANILAN HİPNOZUN BAŞARISI
Şimdiye kadar anlatılan bütün vakalarda, cinsel problemlerden muzdarip şahıs sadece hipnotize edilendir. Eş veya cinsel partner, şayet katıldıysa sadece bir gönüllü veya yardımcı rolü oynadı. Ancak, yakın zamanlarda -her iki partneri etkileyen bir sorunun yine her iki partner tarafından çözülmesi gerektiğine inanan- meslektaşlar hipnozun ortak bir faaliyet olarak uygulanmasında ısrar etmeye başladılar.
Kanada Calgary’den Dr.Herbert Goba,hipnozu karşılıklı münasebetlerden doğan cinsel çatışmaları özel bir cinsel malfonksiyondan ziyade zayıf ilişki, baskınlık veya güvensizlik gibi yıkıcı yaklaşımlar ve davranışlardan kaynaklanan çatışmalar) incelemek için kullanmaktadır.
Dr. Goba’nın gözetimi altında, hipnozdayken çiftten, çatışmadan sorumlu olan durumu hayal etmesi istenir. Daha sonra, ilişkileri üzerinde daha olumlu bir etki yapabilecek yeni yaklaşımları ve davranışları incelemeleri ve bu ilişkiyi değiştirmeyi denerlerse, oluşabilecek olumlu zevkli duyguları hayal etmeleri telkin edilir.
Daha sonra çiftten gelecekte cinsel ilişkilerini etkileyebilecek muhtemel problematik durumları hayal etmesi istenir. Böylece her iki partner, çatışmalarını incelemek için daha olumlu yolları bilirler. Onlara bu yaklaşımı, gelecekteki aynı durumlar için kullanmaları anlatılır. Dr. Goba’ya göre bu teknik, çiftin geçmişteki olumsuz tecrübelerden, gelecekteki olumlu beklentilere geçmesini sağlar.
Şahsın davranış örneğinde derinlere yerleşmiş bir çatışma kaynağının bulunduğu vakalarda, Goba hipnozu kullanarak, çifti geçmişte problemi ilk defa yaşadıklar zamana geri götürmektedir. Olumsuz davranış örneğini iyice yerleştiren daha sonraki durumlar da hatırlanmaktadır. Bu davranışın geçmişte bazı amaçları olsa bile, sadece gereksiz olmakla kalmayıp, fakat çoğu kez yıkıcı olduğunu ve değiştirilmesinin mümkün olduğunu çiftin anlamasına Dr. Goba, yüzlerce çiftin karşılıklı zevk ve memnuniyete dayanan bir cinsel ilişki kurmasına yardım etti.
Chicago’dan Dr. Bennet Braun cinsel çatışmalara benzer şekilde ilişki sorunları yaşayan çiftlere benzer bir teknik uygulamaktadır. Dr. Goba gibi, Dr. Braun da, çalışmasında, rahatlama, hayal kurma ve olumlu düşüncelerin önemini vurgulamakta, hipnoz altındayken çiftlerden hayal güçlerini geliştirrmeye çalışmalarını istemektedir.
New York’tan Dr. James Morrison, çiftlere, geleneksel hipnoz yerine ‘hayal teknikleri’ dediği usulleri uygulamaktadır. Bu özel yöntemleri kullanarak, sadece cinsel sorunlara değil, aynı zamanda bir çiftin yaşayabileceği öteki sorunlara da çözüm getirebilmektedir.
Dr. Morrison tarafından kullanılan ilk yöntem, “yaşanmış bir olayın duygusal yönden yeniden yaşatılması” olarak adlandırılmaktadır. Bu teknikte, şahısların çocukluktaki duygusal çevreyi yaşamaları, anne-babalarını, öteki aile üyelerini anlatmaları, çocukken sık meydana gelen bir dizi olayı (öfke, anne-babayla çatışma, anlaşmazlıklar vs.) hatırlamaları istenir. Böylece olayların hatırlanması, sıklıkla bir veya iki ebeveyn hakkında kuvvetli duyguular uyandıran zengin bir hayal gücünün oluşmasına yardımeder. Morrison, geçmişle ilgili bu duyguların, şahsın partner veya eşle olan adult ilişkisini etkilediğine inanmaktadır.
Morrison bu tekniği anlatan ilginç bir örnek vermektedir:
John ve Laura ayrılmanın eşiğindeydiler. Her ikisinin de anksietesi, depresyonu, uyku sorunları ve cinsel disfonksiyonları vardı. Evlilik danışma seansları karşılıklı ilişkilerinin bulunduğu zayıf duruma fayda sağlamamıştı. İkisi de yüz yüze gelmekten kaçınıyor, öfkelerini sessiz kalma veya iğneleyici sözler söyleme gibi zararlı yollarla ifade etmeyi tercih ediyorlardı. İki partner bir aradayken, ilişki kurma yolları üzerine yapılan birçok başarısız seanstan sonra, terapist her bir eşin kendisiyle ayrı ayrı görüşmesini teklif etti.
Ayrı ayrı yapılan seanslar sırasında, John ve Laura’nın herbirinden, kendileriyle karşıt cinsiyette olan ebeveynlerinin ruhsal yapısı hakkında bir imaj yaratmaları ve ebeveynden sonra da kendi eşlerini tarif etmeleri istendi. Eş ve ebeveyn imajları nasıl karşılaştırıldı? John, hiçbir bağlantı kurmadan Laura’ya yıllarca ‘anne’ dediğini hatırlayarak, karısıyla annesinin ne kadar benzediklerini hemen fark etti. Annesi soğuk ve otoriter bir kadındı. John üç yaşındayken, annesi onun küçük kardeşini banyo yaptırırken kazara kendisi yaktığı halde, John’u suçlamıştı. Kardeşinin ölümünden iki yıl sonra John’u bir yetimhaneye vermişti. O zamandan beri John sürekli olarak, annesinin sevgisini kazanmayı denemekteydi.
Bu olayları hatırlamasının sonucunda, daha evvel hiç yapmadığı şekilde John, annesine karşı duyduğu gerçek hisleri farkedebildi. Sonuç olarak, annesi için taşıdığı duyguları Laura’ya yönelttiğini anladı.
Bir kere bunu anladıktan sonra, karısına karşı tutumunu değiştirmeye başladı ve karısıyla olan ilişkisi çok daha olumlu bir duruma geldi.Laura’nın seansı sırasında, ondan kocasıyla babasını karşılaştırması istendi ve benzerlikler onun da dikkatini çekmişti. Her ikisi de güçsüz tabiatlıydı. Özellikle, babası ona karşı sevgisini asla göstermemişti. Laura, annesinin babasını idare ettiği gibi, kendisinin de John’u idare ettiğini gördü ve annesi hakkındaki düşüncesi o kadar olumsuzdu ki, bu fark ediş onu, baskın olma eğilimlerini değiştirmeyi denemeye yöneltti. John’u daha olumlu değerlendirmeye başladı.
Bu seanslardan sonra, John ve Laura’nın ilişkileri hızla düzeldi. Bu hayal seansları onların olumsuz davranışlarını ortadan kaldırdı, birinin, ötekini ebeveyn imajlarınıdan etkilenmemiş bir gözle görmesini sağladı. Bu yeni algılarla, ilişkilerinin her yönünü kuvvetlendirmeye başladılar. Morrison’un kullandığı ikinci hayal kurma tekniğine “sembolik olaylar için duygusal hayal kurma” ismi verildi. Bu teknikte, herbir partnerden ötekini mutlu edecek, fakat gerçekte tamamen inanılmaz olan bazı şeyleri hayal etmesi istenir. Bu derinlere yerleşmiş duyguları açığa çıkarabilir. Bir koca, idareyi elinde tutan karısının kendi öfkesini açığa vurabileceğinden çok çekindiğini hayal edebilir veya tersine, baskın kadın, pasif kocasının insanüstü güçlere sahip olduğunu ve bu yüzden kontrolü elden bıraktığını hayal edebilir. Hayal gücünün bu yolla kullanılması, uzun süre gizli kalabilen hislere karşı partnerlerin daha duyarlı olmalarına yardım eder. Bu tür baskılanmış duyguların uyanması iletişim sağlama ve neticesinde bütün ilişkinin sağlamlaştırılması için şarttır.
H. CİNSEL SORUNLARI ÇÖZMEK İÇİN OTOHİPNOZUN KULLANILMASI
Burada anılan raporlara benzer şekilde, mesleki literatürün büyük kısmının odak noktası heterohipnozdur. Bununla, profesyonel bir terapistin yardımıyla meydana getirilen hipnozu anlamaktayız. Self-hipnozda, diğer adıyla otohipnozda hipnotik tedavi kendi kendine yapılır. Evvelki vakalarda heterohipnozu kullanan terapistlerin büyük çoğunluğunun hastaya seanslar arasında pratik yapmasını öğütlediğini hatırlayacaksınız. Bu şahıs pratiği self-hipnozdur ve canlı bir hipnotik tedavi şekli gibi etki gösterebilir.
Evvelce sözü edilen William Kroger, hipnozun cinsel sorunların tedavisinde kullanılması konusunda en saygın otoritelerden biridir. Dr. Kroger, self-hipnozun, birçok sıkıntı verici semptomu ortadan kaldırabileceğini, kötü alışkanlıkların yenilmesine yardım edebileceğini, gevşeme, konsantrasyon ve kendine güven sağlayabileceğini ifade etmektedir.
Başka uzmanlar da, cinsel güçlükleri tedavi etmek için self-hipnozu desteklemektedirler. Dr. Frank Caprio ve daha sonra Dr. Leslie le Cron hastalarından sorunu akılcı yoldan tespit etmek için self-hipnozu kullanmalarını istediler. Bu metodda bizim savunduğumuz canlı hayal kurma tekniği kullanılmadı.
Dr. Arnold Lazarus hastalarına özel bir cinsel sorun olmasa bile, şahsiyeti geliştirmek için self-hipnozda hayal gücünü nasıl kullanacaklarını öğretmektedir. Cinsel bir güçlüğü olan vakalarda; daha yoğun olarak günde birkaç kere self-hipnozun kullanılmasını tavsiye etmektedir. Gevşemenin ve kendi kendileri hakkında cinsel bakımdan olumlu hayaller beslemenin neticesinde, şahıslar çoğu kez bu sağlıklı, yapıcı duyguların sevişmelerini etkilediğini bildirdiler. Otohipnoz için Lazarus’un temel kuralı şuydu: “Bazı şeyleri gerçekten yapmak istiyorsanız, önce kendinizi onları yapıyorken hayal ediniz…” İnsanlar, kendilerini başarmayı istedikleri şeyleri başarırken gördükleri zaman ve bu görüntülere tekrar tekrar haftalarca, aylarca alıştıkları zaman, düşündükleri amaçlara ulaşabilme ihtimalleri çok daha kuvvetli olur.
Adelaide Bry ve Joseph Shorr kafamızın içinde oynayan filmlere, yani hareketlerimizi yönlendiren ve algılarımızı şekillendiren, hayat, dünya ve kendimiz hakkındaki imajlara işaret etmektedirler. Bunlar, neyin gerçek olduğuna inandığımıza bağlıdır. Bry ve Shorr, kafasındaki hayalleri nasıl yönlendireceğini öğrenen bir şahsın, hayatta daha başarılı olacağına inanmaktadırlar. Bry ve Shorr, cinsel sorunu çözmek için, hastanın canlı, olumlu hayal kurmasına yardım ederek, neticede sorunun sebebi olan olumsuz, kendi kendini sınırlayıcı imajı silecek yeni ve olumlu bir imajın oluştuğunu görmektedirler.
Kendi araştırmalarımızdan birinde, hangisinin daha başarılı olduğunu tayin etmek amacıyla, cinsel bir sorunun tedavisinde, self-hipnozla alınan sonuçları,daha geleneksel, cinsel tedavi teknikleriyle karşılaştırdık. Otohipnoz teknikleri öğretilmiş altmışyedi deney grubumuzu oluşturdu. Daha sonra geleneksel cinsel tedavi şekillerini öğrenmiş bulunan otuzdört başka şahıs da kontrol grubumuz olarak kabul edildi. Aşağıdaki tablo cinsel güçlüğün tipine göre bu iki grubun dağılımını göstermektedir.
Denekler cinsel disfonksiyona ve cinsiyete göre sınıflandırıldılar.
İki hafta süreyle hergün otohipnoz yapılmasından sonra, deney grubundaki altmış yedi şahıstan ellidokuzu kendilerinin ve eşlerinin ifadelerine göre önemli ölçüde iyileşme gösterdiler. Dört haftalık self-hipnozdan sonra, altmış üçü iyileştiğini bildirmişti. Son olarak, altı hafta sonra, altmışaltısı düzelme göstermişti. Bu %98.5’lik bir başarı oranı oluşturdu! Sadece bir adam, eşi bir parça iyileşme olduğunu söylemesine rağmen, herşeyin aynı olduğunu ifade etti.
İlişikteki tablo bu sonuçların toplamını vermektedir.

I. CİNSEL PROBLEMLERDE HİPNOTERAPİ’NİN EVRİMİNDEKİ SON BASAMAKLAR
Kanıtlar cinsel problemlerde hipnoterapi programını kuvvetle desteklemektedirler. Hipnoz cinsel zevki artırmaktadır. Ve yeni yapılan deneysel çalışmaların sonuçları, bu kanıtlara ikna edici destekleri ilave etmektedir. Bu tip bir araştırmada, şahsın hayal kurma ve cinsel arzu duyma kabiliyeti de utangaçlık derecesi arasındaki ilişki incelendi. Dr. Ron Harris’in öncülüğünde Kanadalı üç araştırmacı yaşları onsekiz ve yirmibeş arasında bulunan 200 genç erkek ve kadından alınan cevapları incelediler. Bu araştırmayla ulaşılan düşünce, kolay hayal kuran şahısların, güç hayal kuranlara nazaran daha şiddetli ve daha sık cinsel arzu duyabilecekleridir. Ayrıca, içine kapanık kimselerin canlı mental imajlar yaratmayı dışadönük şahıslara nazaran daha kolay başarabilecekleri öne sürüldü.
Deneylerin sonuçları, hayal gücünü kullanma kaabiliyetinin, gerçekten, cinsel arzu duyma kaabiliyetiyle doğrudan ilişkili olduğunu teyid etti. Buna ilaveten, araştırma cinsel bir farklılık gösterdi. Kadınlardaki, özel şahsiyet tiplerinin cinsel arzuyu yaşama kaabileyetleri üzerinde erkeklere nazaran daha fazla bir etkisi vardır.
Bu araştırma çalışması, hayal gücünün, cinsel arzunun meydana gelmesindeki hayati rolünü bir kere daha teyid etti. Bunun kesin kanıtı, insanların normalde hayal kurmaya meyilli oluşları ve bu berrak canlı hayalleri cinsel zevk almak için kullanmaya yatkın olmalarıdır. Hayal kurma kaabiliyetinin daha iyi hale nasıl getirilebileceğini öğrenme yoluyla aşk daha özgür biçimde ve zevk alarak yaşanabilir.
Yukarıdaki kanıtlara rağmen, yine de, bazı kararsız yayınlar tarafından suçlandık. Toplumda en çok tutulan inançlardan biri, erkeklerin, kadınlara nazaran erotik zihinsel imajlar tarafından cinsel olarak daha çok etkilendikleridir. Bu teori, kadınların cinsel arzu duymak için, daha romantik bir ortama ihtiyaç duydukları şeklindeki faraziyeye dayanmaktadır. Erkeklere yönelik pornografik materyalin aşırı çokluğu bu inancı destekler göründü. Her iki cinste erotik zihinsel imajların kullanılmasına dayanan Cinsel Problemlerde Hipnoterapi programının başarısının bu teoriye kesin olarak ters düşmesinden dolayı, erotik hayallerin her iki cinsi eşit olarak uyardığından emin olmak istedik.
A.B.D.’de Müstehcenlik ve Pornografi Ulusal Komisyonu’nun denetimi altında 1970’lerde yapılan labaratuvar deneyleri araştırmacıların iddiasını desteklemektedir. Bunlara göre, her iki cinsiyet erotik yayınlara karşı eşit seviyede cinsel arzu ile cevap verdi.
Dr. Donald Mosher ve Barbara White tarafından yapılan bir başka çalışmada kadınların sadece erotik zihinsel imajların etkisiyle mi cinsel arzu duydukları yoksa, heyecanlanmak için daha romantik unsurlara mı ihtiyaç hissettiklerini araştırıldı. Onların çalışmalarında araştırılan 100 kadın gönüllüye, kadınları zihinsel ve emosyonel yönden etkileyen işitsel erotik materyal (öncü erotik hayal) dinletildi. Teyp bantları hem romantik hem de erotik unsurlardan oluştu. Öncü hayalin bitmesinden sonra, Dr. Mosher ve Ms. White kadınların cinsel, genital ve emosyonel cevapları tayin ettiler aynı anda cevaba eşlik eden temel emosyonları incelediler. (İlgi, sevinç, şaşırma, sıkıntı, kızgınlık, nefret, korku, suçluluk duygusu, ayıplama, utanç)
Bu araştırmanın sonuçları, kadınların gerçekte erotik hayaller sayesinde cinsel arzu duyduklarını ve cinsel arzu duymak için romantizmden başka bir şeye kesinlikle ihtiyaç duymadıklarını gösterdi.
Hayallerin, çok ayrıntılı mı olması gerektiğini yoksa, her bir şahsın emosyonel durumuna göre ayarlamak için yeterince esnek mi olması gerektiğini de merak ettik. Bu soruyu incelerken, kendi araştırmalarımızdan bazılarına bağlı kaldık.
A.B.D.’de yapılan benzer bir araştırmaya, yaşları yirmi üçle elli dokuz arasında değişen seksenüç ihtisas öğrencisi katıldı. Relaksasyondan sonra onlardan üç zihinsel sahne hayal etmeleri istendi.
1. Sonbahar mevsiminde bir ormanda iki arkadaşla beraber bir yürüyüş.

2. Bir kar fırtınası esnasında dağdaki ağaç bir kabinde sakin bir gece.

3. Çok güzel bir vadide hayali bir cinsel partnerle ilkbaharda yapılan bir piknik.
Daha sonra onlara aşağıdaki talimatlar verildi: “Yazıda her bir ayrıntıyı izlemelisiniz, hayal ettiğiniz bu olay sizden hayal etmeniz istenen kadar olacaktır, ne daha az ne daha fazla.
Her hayali sahne onbeş dakikaydı. Daha sonra yapılan görüşmede, deneklerin hiçbirinin verilen talimatlara uymadığı açığa çıktı. Yetmişiki şahıs önerilen konuyu kendi seçtikleri hayale dönüştürdüler. Bazıları önerilen hayali sahneyi tümüyle değiştirdiler. Diğerleri, imajları, yerine başkalarını koyma veya güzelleştirme yoluyla farklılaştırdılar. Sekiz tanesi araya entellektüel faaliyetler soktu. (ertesi gün yapılacak şeyleri planlama, veya faturaları ödemeyi düşünme), üç tanesi boşluğa düştüklerini veye uykuda gibi olduklarını ifade ettikler. Toplam altmış sekiz kişi, uygun hayaller kurmak için sarfettikleri çaba sırasında, sıkıntı duyduklarını bildirdiler. Geri kalan on beş kişiden yedisi, az miktarda sıkıntı duydu ve sekizi hiç sıkıntı duymadı. Son gruptan dört kişi hayalleri ve onların rahatlatıcı etkilerini yaşamaya devam etmişti.
Bu araştırma, kullanılan hayalin esnek olması gerektiğini teyid etti. Katı sınırlar koymanın başlangıçta sıkıntı verdiği görülüyor. Bilinçaltının imaja karşı nasıl tepki gösterilmesini istediğinin incelenmesi için hipnoz sırasında gevşemiş ve serbest olunması gerekir. Bu sonuçlara göre, Cinsel Problemlerde Hipnoterapi programımız büyük ölçüde bu öncü ve esnek hayallerin uygulanmasına dayanmaktadır.
Bir başka çalışmada, cinsel arzu duyamayan erkeklerin tedavisinde otohipnoz ve hetorohipnoz arasındaki farkı araştırıldı. Beş yıllık bir süre boyunca, bir partnerle aşk yapmayı ‘duygusuz, yavan, sıkıcı bir iş, hatta bir zorunluluk’ olarak gören otuz iki adam hakkında bilgi toplandı. Bu adamlar endişeliydi. Bazıları partnerlerinin gücendirmekten vazgeçebilmek için yardım istediler, diğerleri onları kaybetmekten korkuyordu.
Bu çalışmada adamlar iki gruba ayrıldı. İlk onaltısana şu anlatıldı: “Bu durumu değiştirmek için, size düşüncelerinizi büyük ölçüde nasıl seferber edeceğiniz öğretilecek. Gerçekte kendi kendinizi iyileştireceksiniz. Gereken tek şey yeni bir maharetin, yani self-hipnozun öğrenilmesi ve uygulanmasıdır. Sonuçlar, kısa bir zamanda görülecektir, çünkü zihninizin inanılmaz bir gücü vardır. “Daha sonra adamlara cinsel sorunlarını tedavi etmek için hipnozu hergün nasıl kullanacakları öğretildi.
İkinci gruptaki onaltı kişiye, sadece heterohipnoz hakkında bilgi verildi. onlara şu anlatıldı: “Hipnoz sizin durumunuzu değiştirecek güçlü bir vasıtadır. Sizi hipnotize edeceğiz ve sonuçta değişeceksiniz. Cinsel arzu duyup, cinsel zevk alabileceksiniz. Zihninizdeki, sizin değişmezine yardım edecek güçleri uyandırabiliriz. Sonuçları çok hızlı görebileceksiniz ve aşk işi, aşk sevinci haline gelecek.
Her iki grup, terapistlerle birlikte eşit miktarda zaman harcadı. Birinci grup araştırmacılarla irtibat yoluyla selfhipnzoun kullanılması konusunda bilgi aldı, ikinci guruba sadece heterohipnoz yapıldı.
Sonuçları değerlendirilmesinde, Thorne Aşk Envanteri, Fretz Cinsel Etüd Anketi ve Annon Cinsel Zevk Envanteri kullanıldı. Bu üç test önce ilk görüşmede daha sonra bundan üç ve sekiz hafta sonra olmak üzere araştırmanın ayrı ayrı noktalarında uygulandılar. Testlerden elde edilen sonuçlar self hipnoz yapanların cinsel arzularında belirgin bir artış olduğunu gösterdi. Fakat heterohipnoza katılan şahıslar, cesaret verici düzelme göstermediler.
Cinsel bir malfonksiyon yaşayan 200 çifti içine alan bir başka araştırmada self-hipnozun etkili olduğu yine ispatlandı. 150 çifte otohipnoz öğretildi. Geri kalan elli çifte hipnozsuz geleneksel aşk tedavi teknikleri verildi. Sonuçlar etkileyiciydi. Self-hipnozu kullananların tedavi süresi ortalama yedi seanstı. Hipnoz kullanmayanların tedavi süresi ise ortalama on iki seanstı. Buna ilaveten tedaviden bir yıl sonra, hipnoz kullanmayanlardan sadece on kişi hala aşk tedavi sonuçlarından memnundu. Self-hipnozu öğrenmiş olanlardan 210 kişi, sonuçlardan memnundu. Buna ilaveten grubun %72’si, otohipnoz yeteneğini uçakla seyahat veya dişçiye gitme gibi hayatlarındaki diğer sıkıntı veren sahalara kendiliğinden uyguladıklarını ifade ettiler.
Bu sonuçlar, self-hipnozun şahsa daha çok serbestlik ve düşünceleriyle bilinçaltındaki arzuları üzerinde bir kontrol hissi verdiğini kabul etmemizi sağladı. Self-hipnozla, şahsın bu düşünce proçeslerini harekete geçirmeyi ve günlük hayatını değiştirmeyi öğrenmesi çok kolaydır.
Böylece, kanıtların gösterdiği gibi, self-hipnozu ve öncü hayalleri kullanan erkekler ve kadınlar gerçekten cinsel fonksiyon ve zevklerini daha iyi hale getirebilirler. Bunlar bizim, Cinsel Problemlerde Hipnoterapi programımızı dayandırdığımız kanıtlardır.
2. CİNSEL PROBLEMLERİN NEDENLERİ
A. GİRİŞ
Cinsel problemler organik faktörlere bağlı veya negatif cinsel düşüncede olduğu gibi psikolojik faktörlere bağlı olarak ta ortaya çıkabilir. Öyle problemler vardır ki; bu problemlere sahip olan insanlar ilk etapta bir hekime müracaat etmek zorundadırlar. Organik nedenlere bağlı olarak meydana gelen bu cinsel problemler; ereksiyonun olamaması veya yetersiz olması, doyum esnasında ağrı olması şeklinde ortaya çıkabilir. Fakat yapılan araştırmaların çoğu, cinsel problemlerin temel kaynağında organik bozuklukların dışındaki nedenlere bağlı olduğunu göstermiştir.
Eğer sizin cinsel hayatınızda bir problem varsa öncelikle bir doktora görünmelisiniz. Bu aşamada doktorunuz probleminizin nedenini organik tabiatta bulmuş ise, tıbbi tedaviye alınırsınız. Bu durumda tedavilerden fayda görerek probleminiz tamamen giderilebileceği gibi, çoğu da ortadan kaldırılabilir. Ancak probleminizin kaynağı organik değil ise, tıbbi organik tedaviye muhtaç değilsiniz. Ancak bu durumda psikolojik yeteneklerinizin incelenmesi gerekmektedir. Çünkü problemlerin kaynağı psikolojik dünyanızda olabilir. Bu durumda genellikle, olumsuz cinsel düşünceler bireye hakimdir. Bu nedenle negatif düşünceler pozitif hale getirilmelidir.
B. ORGANİK NEDENLER
İnsanların cinsel hayatlarını birçok fiziksel problem etkilemektedir. Bu problemler; hafif soğuk algınlığından grip şikayetine, sırt ağrılarından, hazımsızlık şikayetlerine kadar uzanabilmektedir. Bunlar, hepimizin zaman zaman başınadan geçen, normal seyrinde takip eden rahatsızlıklardır. Bu rahatsızlıkların tedavileri yapıldığında çok kısa zamanda belirtileri ortadan kaybolur.
Yukarıdaki problemlerin yanında bazı problemler vardır ki; kısa sürede geçmesi beklenemez. Bu problemler cinsel organlarla veya diğer sistemlerle ilgili olarak sizi etkilemektedir. Dolayısıyla cinsel problemleri de beraberinde getirmektedir. Bu problemler nörolojik, endokrinolojik veya dolaşım sistemi ile ilgili olabilir. Bunların bazılarını aşağıda görelim :
Şeker Hastalığı (Diabet) : Bu rahatsızlık, en çok erkeklerin cinsel hayatlarıyla ilgili problemler ortaya çıkarır. En önemli problem ise ereksiyon güçlüğünün oluşmasıdır. Bir çok diabetli vak’ada sinir sisteminin tahrik olduğu gözlenmektedir. Yapılan çalışmalarda bu tip hastalardan % 30 ila %60 arasında ereksiyon kaybının bazı tipleri tespit edilmiştir. Hatta Dr. S. Deutsch ve L. Sherman yaptıkları araştırmalarda diabetin ilk semptonunun birçok vak’ada ereksiyon kaybı olduğunu ve diğer bulguların önüne geçtiğini iddia etmişlerdir. Sonuç olarak yetersiz ereksiyonu olan tüm hastalar tam bir tıbbi muayeneden sonra özel tedaviye alınarak problemleri azaltılmaya çalışılmıştır.
Diabetik kadınlar için herhangi bir problem gözükmemektedir.
Artrit, Böbrek hastalıkları, kalp bozuklukları, kanserler ve cinsiyet hormonlarını etkileyen şartların tamamı da, çeşitli oranlarda normal cinsel fonksiyonu etkileyebilmektedir. Cinsiyet hormonlarını etkileyen sistemler arasında; gonadlar, hipofiz bezi ve hipotalamus bulunmaktadır. Bu hormon salgılayıcı bezlerden salgılanan hormonlar aracılığı ile cinsel aktivitenin oluşmasında ilk basamaklar çıkılmış olur. Ne zaman ki, bu çok hassas ve kompleks hormonal sistem dengesini yitirir , sonuç olarak cinsel bozukluklar ve problemler ortaya çıkar.
Bunlara ilaveten belirli fiziksel travmalara bağlı olarak cinsel organların felç olması, fonksiyon göremeyecek oranda zarar görmesi veya tamamen parçalanması oluşabilir. Ayrıca bazı belirli cerrahi veya obstetrik uygulamalar, sonuçta cinsel problemlere de yol açabilmektedir. Mesala doğum sancısında uygulanan epizyotomi işlemi sonucunda kadınlarda cinsel ilişki esnasında ağrı duyusu oluşabilir. Benzer durumda erkeklerde prostat operasyonundan sonra, ejekülasyonun geriye yani idrar torbasına doğru olması da mümkündür.
Sonuç olarak; bazı ilaçlar ve alkolün de cinsel problemlere yol açabileceğini unutmamak gerekir. Aşırı miktarda alkol kullanımı sonucunda cinsel işlevin düzeninden sorumlu olan sinir yapıları dumura uğramakta, alkolik kişi orgazm ve ereksiyon esnasında bir çok problemlerle karşılaşmaktadır.
Bazı ilaçlar, orgazma ulaşmayı ve ereksiyonu meydana getirmeyi zorlaştırırken, bazıları da yüksek dozajlarda cinsel arzuyu tamamen kilitlemektedir.
Bilindiği üzere bu kitabın temel konusu fiziksel nedenlere bağlı oluşan cinsel problemler değildir. Eğer siz cinsel problemlerinizin kaynağında fiziksel bir neden düşünüyor iseniz; ilk başta bir hekime başvurarak tam bir muayeneden geçirilmeniz gerekmektedir. Hekiminizin kararına göre tedavi yönünü seçmek sizin elinizdedir. Hekim seçiminde başlangıç; bir aile hekimi olabileceği gibi; erkekler için dahiliyeci veya ürolog, kadınlar için kadın-doğumcu veya dahiliyeci olabilir.

C. CİNSEL HAYATTA OLUMSUZ DÜŞÜNCE (CİNSELLİKVE DÜŞÜNCENİZ)
Cinsellik, vücudun yanlız başına oluşturduğu bir fonksiyon değildir. Bunun gerisinde düşünceleriniz ve sıkıntılarınız da oldukça önemli bir yer tutmaktadır.
Burada, beynimizin her iki ayrı yarımküresinde yerleşen ayrıca düşünce modelleri olduğunu burada hatırlayalım. Bilimsel araştırmalar göstermiştir ki, akılcı düşüncenin yerleştiği merkez, beynin sol yarımküresidir. Bunun karşılığında sağ beyin yarım küresinde ise duygularımızın ve hayal dünyamızın uçsuz bucaksız hazineleri yer almaktadır.
Otohipnoz tekniğinde biz, iç düşüncemizi kavramaya, onu daha çok anlamaya çalışırız ve olumlu yönde onu harekete geçirmek için gayret gösteririz.
Düşüncelerimiz temelde, şuur ve şuuraltından oluşmaktadır. Uyanıkken veya şuur seviyesinde oluşturduğumuz düşüncelerin temelinde sol beyin yarımküresinin etkinliği vardır. Diğer tarafta ise sizin iç düşüncenizi temel alan bilinçaltı mevcuttur. Çoğu zamanlar kendinizin; iç düşüncelerinizin sizi uyardığını hissedebilirsiniz. Bu oldukça önemlidir. Çünkü iç dünyalarına eğilebilen fertler, bilinçaltının gizli mahzenlerinde kalmış düşünce ve duyguları bilince çıkarabilirler. Bu kitapta da, hipnoz aracılığı ile bunun nasıl başarılacağı anlatılmaktadır.
Vakaların çoğunda, şuurlu düşünce ile iç zihinsel düşünce üst üste durmaktadır. Bu yan yana ve üst üste durma nedeniyle düşünceler arasında kompleks bir yapı yaratır. Sizin kafanız olayları bir taraftan değerlendirip, analiz ederken (sol beyin küresinin fonksiyonu olarak), diğer taraftan sağ beyin yarımküresi de olayların, duyğuların yönünü hissetmeye çalışır. Cinsel düşüncedeki kararınız ve bulunduğunuz durum bu iki düşüncenin birbirlerini etkilemesinden ve karışmasından oluşur. Bu iki düşünce modeli birbiri ile yakından alakalıdır.
Düşünce temelde olumlu ve olumsuz olarak ikiye ayrılabilir. İç zihinsel düşüncemizin oluşmasında geçmişten gelen hatıralar ve bir çok eski mesaj bulunmaktadır.
İç zihinsel düşüncemiz aynı zamanda eski ve yeni deneyimler arasındaki bağlantıyı sağlar. Bunun yanında fantazilemiz, mental hayellerimiz, hafızadaki bilgilerimiz, emosyonel gerginliklerimiz de iç zihinsel düşüncemizin oluşmasında rol alır. Eğer düşünceleriniz olumlu istikamette ise, hayattan tat alırsınız ve hoş duygularla yaşarsınız. Şayet düşünceleriniz olumsuz ise sizi her zaman bir gerginlik ve acı duyusu sarar. Hafızanızı zorladığınızda, olumsuz ve sıkıntı dolu hatıralarınız aklınıza gelebilir. Bu hisle birlikte tüm vucudunuzu bir keyifsizlik ve olumsuz duyguların ızdırabı doldurur. Bu şekilde olumsuz düşüncenin zihnimizde ve vucudumuzda yarattığı ızdırabı yaşarız. Düşüncelerimizi ve iç gözlemimizi olumlu bir düşünce yoluna soktuğumuzda, durum tamamen değişecektir. Bu kez, geçmişte mutlu olaylar hatırlanacak, güzel anılar tazelenecektir. Vucudumuz ve zihnimiz diriliğini koruyacak böylelikle biz de yaşama sevinci ile dolacağız.
Sol beyin yarımküremizde hakim unsur olan mantıklı düşünme tarzı da, kendi içinde olumlu ve olumsuz ögeler taşır. Mesela, çalıştığınız ve geçiminizi temin ettiğiniz iş yerinizi, muhtemelen bir yangına veya kazaya karşı sigorta etme düşüncesi, mantığa dayalı olumsuz bir düşüncedir. Bunun aksi ise, ürettiğiniz malları kamuoyuna duyurmak için yapmayı planladığınız reklam kampanyası düşüncesi olumlu mantıksal bir düşünce tarzıdır. Bu şekilde, zihinsel ve mantıksal düşünceniz birlikte işleyebilir. Her ikisi de olumlu ve olumsuz ögeler taşıyabilir.
Olumlu ve olumsuz düşüncenin nasıl olduğunu test ederek anlamaya çalışalım.
Mesela, park yerinden arabanızı çıkarırken, bir başka sürücünün sizin yeni arabanıza sürterek park yerinden çıkmaya çalıştığınızı varsayın. Eğer burada siz olumlu bir düşünceye sahipseniz, sukunet ile sakin bir şekilde olayı karşılayacaksınız, önce duracaksınız. Karşılıklı olarak ehliyetinizi, sigorta poliçenizi ve telefon numaralarınızı birbirinize vereceksiniz. Bu durumda olay sukunetle halledilmiş olacaktır. Şayet bunun aksi bir ruh yapısı içinde iseniz, olumsuz düşüncenin etkisi altında, arabanıza zarar veren sürücüye karşı bağırıp, çağıracaksınız. Belki de kavgaya tutuşacaksınız. Ama sonuçta hiç bir şey halledemeyeceksiniz. Hem zihninizi hem de bedeninizi yormuş olacaksınız.
Hayatımızı etkileyen ufak büyük bu tür olaylarda zaman zaman olumlu düşünceler ağırlığını gösterirken, zaman zaman da olumsuz düşünceler hakim olmaktadır. Elbette siz de mümkün olsa cerrahi bir operasyon ile her zaman için olumlu düşünceleri taşıyan birey olmak istersiniz. İşte bu ruh halinde de, dikkat edecek olursak cinsellik, hisler ve gerilimler üzerine kurulmuştur. Cinsel hayatınızı olumlu yönde iyileştirmek istiyorsanız, mutlaka olumlu düşünceye sahip bir birey olmak için gayret göstermelisiniz. Bu durumda cinsel hayatınız daha hoş ve rahatlatıcı bir hale dönecektir.
Bu durumda, cinsel eylem esnasında fiziksel bir rahatlık ve gerilimsel bir tam doyuma ulaşma söz konusu olacaktır. Tabiidir ki olumlu cinsel düşünce sizi cinsel eylemlerde tam bir doyuma ulaştıracak ve kafanızdaki parazit fikirleri atacaktır.
Aşağıda, sizin sevgi dünyanızı örgüleştirecek olumlu imajlardan oluşan, olumlu düşüncelere bir kaç örnek verilecektir.
* Birlikte yanlız olmak çok hoş bir duygu olmalı.

* Bedeninden enerjinin akışını hissetmek ve güçlü bir şekilde tahrik olmak güzel bir duygu olmalı.

* Tatmin duygusu kişiye güç vermeli.

* Ciltlerin birbirine temas duygusu muhteşem bir his olmalı.

* Eşim o kadar güzel kokuyor ki.

* Eşimin vucudu bana o kadar güzel bir tad duygusu veriyor ki.

* Onun tarafından kucaklanmak o kadar yatıştırıcı ki.

* Cinsellik hayatımın mutluluk veren güzel bir parçası.
Aşağıda ise, yukarıdaki misallerin tam tersine, kişiyi olumsuz imajlara sürükleyen ve rahatsız eden olumsuz düşüncelerden bir kaç örnek göstereceğiz.
* Cinsellik; günahkarlık, şeytanlık ve kirliliktir.

* Eşim muhtemelen benim vucudumdan nefret etmektedir.

* Eşimin benden hoşlanacağı kadar iyi olmalıyım.

* Göbeğim o kadar sarkık görünüyor ki.

* Eşim için yeteri kadar iyi ve uygun birisi değilim.

* Bu oda çok çirkin görünüyor.

* Cinsel aktivite için kendimi çok güçsüz hissediyorum.

* Keşke hayır demeye muktedir olsam.

* Doyuma ulaşamıyacağımdan korkuyorum.
Bilinç veya bilinçaltından kaynaklanan negatif (olumsuz) cinsel düşünce, cinsel aktiviteden tad almayı azaltacak ve sonuçta bireyi cinsel problemlere doğru itecektir. Eğer zihniniz negatif düşüncelerle dolu ve onların istilasına maruz ise; tam bir doyuma ulaşma mümkün olmayacak ve çeşitli aşamalarda cinsel siklus bloke olacaktır. Bireye hakim olan negatif düşünceler, onun aşk dolu, hoş, fiziksel ve gerilimsel uyarılardan uzak kalmasına neden olur. Eğer olumsuz düşünceye bağlı blokaj ciddi ise ve gittikçe artıyor ise bir müddet sonra cinsel disfonksiyon (fonksiyon dışı kalma) söz konusu olacaktır.
Olumsuz cinsel düşünceye neden olan faktörler acaba nelerdir? Genel cinsellik hakkında inaçlarınız, kendiniz veya eşiniz hakkında sizin düşüncelerinizi veya organik bir nedene bağlı olarak meydana gelen herhangi bir tetikleyici mekanizma sonucu olumsuz cinsel düşünceyi ortaya çıkarabilir. Olumsuz düşüncenin bir çok farklı çeşidi mevcuttur. Fakat bu farklı çeşitler genellikle bir karışım halinde bulunmaktadır.
Bu karışımları ve cinsel siklusun çeşitli aşamalarındaki olumsuz düşüncelerle ilgili vaka örneklerini vermeye çalışacağız.
D. FİZİKSEL (ORGANİK) NEDEN LERE BAĞLI OLUMSUZ CİNSEL DÜŞÜNCE
Bazı kişilerde, kendilerinde cinsel fonksiyonlarla direkt alakası olan herhangi bir tıbbi problem ve organik bozukluk olmamasına rağmen; sanki organik ve tıbbi bir problemi varmış gibi bir düşünceye sahip olabilirler. Özellikle kalp problemi olan erkeklerde bu tür düşünce oldukça yaygındır. Hellerstesh ve Friedman tarafından yapılan ve çok iyi bilinen bir araştırma sonucunda, kalp hastalıklarında cinsel aktivitenin kısıtlanarak sayısının azaltılmasının gereksiz olduğu gösterilmiştir. Fakat bunlar olumsuz cinsel düşünce nedenidir ve bu hastalar her an bir kalp atağı olacağından korkmaktadırlar.
Bu tip bir eğilimi olan hastaya örnek olarak A. vakasını inceleyeceğiz. Bay A. 57 yaşında iki kalp atağı geçirdikten sonra, doktoruna kendisini eskisi gibi iyi hissettiğini söyledi. Nekahat döneminin bir bölümü olarak, hastaya tam sağlığa kavuşa bilmesi için bir program verildi. Bu esnada aktif cinsel yaşamına tekrar dönebileceğini söyledi. Bunun üzerine aktif cinsel eyleme başladı. Ancak bu esnada göğsünde ağrı hissettiğini ısrarla ileri sürdü. Bunun üzerine doktoru tarafından tekrar muayeneden geçirilen, Bay A. ağrıya neden olabilecek herhangi bir fiziksel faktörün varolmadığını öğrendi. Ancak tüm bunlara rağmen, sadece aşk düşüncesine sahip olması veya cinsel eylemi düşünmesi bile göğsünde aynı tip ağrıları başlatmaya yetiyordu. Bay A. sonuçta aynı fiziksel kalp rahatsızlığı geçirmiş bir arkadaşını buldu ve sorunlarını ona aynen anlattı. Arkadaşının cevabı ilginçti: “Tüm problemlerin hepsi senin kafanın içindedir” dedi. A. bunun üzerine düşünmeye başladı ve olayları realize etmeye çalıştı. Kafasından bir türlü atamadığı korkutucu hayalleri ve düşünceleri tek tek analiz ederek yorumlamaya başladı. Kendisini sevgilisinin kollarında baygın ve kendinden geçmiş bir şekilde hayal etti. Sadece bu düşünceler bile onu gerilim içerisinde zorlanmış bir şekilde kalmasına yetti… Hatta soluk almasını bile zorlaştırdı.
Elbette ki, kalp problemi olan hastaların hepsi bu şekilde durmamaktadır. Hastamız A., hayatının daha önceki bölümünde cinsel yönden asla bir problem yaşamamıştı ve çok normal bir cinsel hayatı vardı. Bunun da ötesinde mutlu bir cinsel hayat, onun için sağlık ve mutluluğa ulaştıran bir yoldu. Hastamızın ilginç bir hikayesi vardı. Çocukluk dönemlerine kadar inen bir hikaye amcası ile ilgiliydi. Henüz çocuk yaşlarındayken evde yüksek sesle amcasının cinsel ilişki sırasında nasıl kalbinin durduğu anlatılmıştı. Bu hikaye yıllarca evde tekrarlanmıştı. Yıllar sonra kendisinin bir kalp spazmı geçirmesi, tüm bu olumsuz düşünceleri ve hafızadaki bilgileri şuur seviyesine çıkardı. Bu düşünceler hemen olumsuz cinsel düşünceyi beraberinde getirdi. Onun fiziksel vucut sağlığına uymayacak bir şekilde, olumsuz tüm imajlar zihnine çakıldı, kaldı. Bay A. bu olumsuz düşünceler altında o kadar boğuldu ki, işindeki performansı bile düştü. Sonuçta Bay A. tüm kişilik itibariyle darmadağın oldu ve çoktan negatif düşüncelerin etkisi altında depresyona girdi, cansız bir yaşama devam etti.
Bay A. vakası, herhangi bir organik neden olmamasına rağmen, olumsuz cinsel düşüncenin tetikleyici etkisi ile sonuçların neler olabileceğini gösterme açısından çok önemlidir.

E. EŞLER ARASINDAKİ NEGA TİF CİNSEL DÜŞÜNCE
Genellikle cinsel problemler,eşler arasındaki ilişkiye bağlı olarak henüz ortaya çıkmamış stress faktöründen kaynaklanmaktadır.Henüz ifade imkanı bulamamış tatminsizlik ve/veya memnuniyetsizlik hissi, ayların birikimi olarak ortaya çıkabilir. İç dünyamızdan kaynaklanan bazı şikayetler sık sık meydana gelebilir.Fakat problemin çözümü konusunda hiç bir şey yapılmamıştır.Bu klasik yol, cinsel bir problemin şekli olarak ortaya çıkabilir veya her iki eş için daha az hoş olan ve daha rutin bir cinsel hayat oluşturabilir.
G., C., M. vakalarında konuyla ilgili ilişkiler üzüntülü bir üçlü ilişki halinde gösterilmiştir:
E.a. İyi Bir Eş Vakasının İncelen mesi
G., evlendikten 18 yıl sonra cinsel aktivitesindeki tüm hoş duyguları kaybetmişti.Yıllar boyunca kocası ile olan ilişkilerinde herhangi bir memnuniyet verici duygu hissedemedi. Bu durumunu kocasına ifade etmekten acizdi, herhangi bir söz söyleyememişti.Bu da, kendisinde asabi bir mizaç yaratmıştı.
Kocası artık akşam, yemeklere geç geliyordu veya ortalıkta hiç görünmüyordu.Artık kocası kaba bir insan olmuştu ve onu devamlı rahatsız ediyordu. G. kocasını nasıl memnun edeceğini, nasıl iyi bir eş olabileceğini düşünmeye başladı.Fakat o kendisini çok rencide edilmiş hissediyordu, zihni çok karmaşıktı. O tüm bunlara rağmen duygularını kitleyen, olumsuz yöne çeken düşüncelerin üzerine üzerine gitti. Fakat bu gayretleri hiç bir işe yaramadı. Herhangi bir şey elde edemedi. Tüm bunların yanında kocasının da çalışma hayatında birçok problemleri vardı. Onun da kafası karmakarışıktı. Çok çalışmaktan o kadar yorulmuştu ki, artık çalışamaz olmuştu. Zaman, ona üzüntü ve sıkıntı veren kötü bir zamandı. Dolayısıyla şimdi G., cinsel hayattan hoşlanamazdı. Ne zaman kocası ona dokunur veya onunla aşk yapmaya başlarsa, o kendisini ölü,cansız ve duygusuz hissetmişti. Aynı zamanda kendisinin bu şekilde hissetmesine şaşırmıştı da. Halbuki o daima cinsellikten hoşlanırdı. Onu bu duruma hangi yanlışlık itmişti? Değişen neydi? G. sonunda kendi jinekoloğuna müracaat etti. Jinekoloğu ona bilinçaltı düşüncesinin bu olaylara neden olduğunu bildirdi. Doktoru, G.nin muayenesinde herhangi bir patoloji bulamadı. Fakat G.nin evliliğinde büyük bir bozukluk olduğunu hissetti. Çünkü G. kocası ile kendi arasında kaynaklanan problemlerle ve sıkıntılarla henüz yüzyüze gelmemişti. Onun hakkında yapıcı herhangi bir şey oluşmamıştı.
Bilinçaltı, problemi onun günlük yaşamına aksettirmişti. Sanki vücudunun cinselliğe karşı cevabının ifadesini bu şekilde yerine getiriyordu. Cinsellikten hoşlanmama duygusu bilinçaltının olumsuz ve negatif düşüncesinin doğrudan bir ürünü idi.
F. ÖZEL PROBLEMLERE BAĞLI OLUMSUZ CİNSEL DÜŞÜNCE
Cinsellik insan yaşamının diğer alanlarından asla izole edilemez. Cinsellik; düşündüğümüz ve hissettiğimiz herşeyin bir uzantısıdır. Cinsel problemlerin sebeblerinden biri de, belki cinselliği yaşantınızın tamamen bağımsız ve apayrı bir alan olduğu konusundaki yanlış kanaatinizdir. İş hayatındaki aksaklıklar,maddi güç, sağlık ve fiziksel görünümünüz, cinsellikten hoşlanmanız için gerekli fiziksel enerjiniz olumsuz mental aktiviteye dönüşebileceğini gösteren bir kaç örnektir. Ancak öyle problem ve sıkıntılar vardır ki, sizin yardımınıza ihtiyaç duyar. Mesela ev halkından birisinin rahatsızlanması sizin de planlarınızı bozar ve yardım etmek ihtiyacı duyarsınız.
Bu esnada cinsel hayatınız karışır, kendinizi rahat hissedemezsiniz. Bu gayet normaldir. Ancak bazı diğer üzüntüler ve kafa yormalar çoğu zaman anlamsız, hatta size zararı dokunucu etkiye sahiptir. Ne zaman ki olmadık bir yerde anlamsız bir problemle karşılaşırsınız, o zaman siz de otomatikman cinsellikten hoşlanma duygusundan sizi alıkoyacak negatif düşüncelerin etkisi altına girersiniz.
G. İNANÇLAR HAKKINDA OLUMSUZ VE NEGATİF CİNSEL DÜŞÜNCELER
İnançlarınız cinsel hayatınızı etkiler.Eğer inançlarınız olumlu ve pozitif ise, cinsel hayatınız da hoş ve mutlu olacaktır. Ne zaman ki düşüncelerinizde olumsuz ve negatif unsurlar fazla ise cinsel yaşantınız da olumsuzluklarla dolu olacaktır. Peki tam olarak inançtan ne kastediliyor? Kastedilen; doğru olarak kabul ettiğimiz mental kabul ve tasdiklerimizin tamamıdır. Bu doğru, değerli ve gerçek olarak kabul edilen değerler,erken çocukluk döneminde başlayarak bu güne kadar gelen eğitim proğramının tüm etkileridir.İnançlarımızın gerisinde,tüm değer yargılarımız ve kültürümüz vardır.
Cinsellik anlayışınız, gerçeklik konsundaki perspektifiniz,bu çerçevenin kısımlarıdır. Mesela siz cinselliğin kötü bir şey olduğuna inanıyorsanız,meşru aşk hayatını da kötü görüyorsunuz. Şayet cinsellikle ilgili bakış açınız olumlu değilse,aşk yaparken gevşek ve rahat olmanız mümkün değildir. Eğer bir erkek,normal hayatta da kişilik olarak nazik olamıyorsa ve toplum dışı kalıyorsa; aşk yaparken de nazik olamayacaktır. Şayet bir kadın, kadınca bir tavıra sığmayacak şekilde ve hayvani bir zevk ile cinsellik ihtirası duyuyor ise, bu kadının cinsellikten tam bir zevk alması mümkün değildir.
Toplum içinde aşk ilişkilerini etkileyebilecek bir çok düşünce tarzı vardır. Bunlar arsında genellikle göze çarpanlar şunlardır:
* Daha büyük penis,daha güçlü cinselliktir.

* Bir çok orgazm çeşidi kadınlar için idealdir.

* Yaşlılar için cinsellikten hoşlanmak anormaldir.

* Aşk yapmada başlangıç erkeğe aittir.

* Gerçek erkek,bütün gece boyunca performansını koruyan kişidir.

* Aşk sadece üretkenlik ve evlilik içindir.

*Aşk için her zaman muktedir bir şekilde hazır olmalıdır.
Yukarıdaki listeye bu tip inançlarla ilgili olarak pek çok şey ilave edilebilir. Tüm bu ayrıntılar için geriye dönerek düşünmelisiniz. Kendi erken çocukluk döneminiz , ailenizin size etkisi, arkadaşlarınız, kültür yapınız, dinsel inançlarınız ve özellikle kamuoyu iletişim araçlarının etkisi bu eğitimde çok önemli roller üstlenmektedir. Şarkılar, filimler, televizyon proğramları, romanlar ve magazin haberleri sizi tabii bir obsesyonla aşırı cinsellik düşkünü bir birey yapabilir. Tüm bu etkilerin altında sapkınlığa ve cinsel yozlaşmaya doğru yol alabilirsiniz. Gerçek olmayan bir dünyada fantazileriniz ile yaşarsınız.
H. KENDİ CİNSEL DÜŞÜNCENİZİ TEST EDİNİZ
Eğer kendi ihtiyaçlarınızı, değerlerinizi ve önceliklerinizi dinliyorsanız, olumlu cinsel düşünceyi kendinizde hakim kılabilirsiniz. Bir başka kişinin düşünceleri , değer yargıları ve öncelikleri ile rahata ulaşamazsınız. Cinsellik hakkında hissettiklerinizi dinlerseniz, zihninizdeki güçleri bir düzene koyabilirsiniz.
Aşağıda belirtilen hususlar sizin mutlu ve huzurlu bir cinsel hayat sürebilmeniz için hazırlanmıştır. Siz olumlu cinsel düşünceye nasıl ulaşacağınızı öğreneceksiniz.
* Eşiniz sizi gerçekten arzu eden birisi olmalı,

* Cinsel eylemin geçtiği yer, zaman ve şartlar çok iyi olmalı

* Aşk yaparken sevgi ile ilgili tüm hislerinizi eşinize ifade edebilmelisiniz,

* Cinsel performans ile ilgili bilgileri unutarak, gevşeme ve tatmin olmak ile ilgili olarak kendinize müsaade edebilmelisiniz,

* İstediğiniz zaman aşk yapabileceğinizi hissetmelisiniz. Cinsel yaşamınızdaki tercihleriniz,sizin cinsel düşüncenizin ne olduğu sonucunu verecektir.İlk olarak negatif cinsel düşüncelerle ilgili bir ilişki içine girmişseniz , yapacağınız ilk şey kafanızdaki olumsuz düşünceleri atabilmek için hipnotenapiyi kullanmaktır. Sizin cinsel düşüncenizin büyük bir kısmı pozitif ve olumlu ise sizin göreviniz bu olumlu düşünceleri geliştirerek daha mutlu ve daha hoş bir gelecek sağlamaktır.
Zaman zaman kafanızdan cinsellikle ilgili geçen düşünceleri kendi seyrine bırakınız. Onları test ediniz. Test ederken bu düşüncelerinizi kaydediniz. Aşağıdaki yöntemi kullanarak kendinizi test etmeye çalışınız.
Cinsel Düşünceniz
Negatif Düşünceler Seçilmiş Hayaller

1.

2.

3.

4.

5.
Pozitif Düşünceler Seçilmiş Hayaller

1.

2.

3.

4.

5.
I. CİNSEL DÜŞÜNCE TESTİ
Olumsuz cinsel düşüncelerinizden kaynaklanacak bir çok cinsel probleminizi keşfettiğinizde, bunların çözüm yollarını hipnoterapi ile bulmanız mümkündür. Size yardımcı olabilecek mutlaka bir hipnotik teknik mevcuttur.
Otohipnozu kullanma fikrini unutma. Olumsuz cinsel düşünceleri otohipnoz aracılığı ile olumlu düşüncelere çevirmek mümkün olduğu gibi, olumlu cinsel düşünceleri geliştirmek ve daha uygun hale getirmekte mümkündür.
FONKSİYONEL KARAKTERLİ CİNSEL BOZUKLUKLAR
Sağlıklı insanlarda rastlanan cinsel hazzın, bu çerçevede libidonun (cinsel eğilimin) tam tatmin olmaması veya yeteri kadar olmaması çoğu durumlarda fonksiyonel karakter taşır.
Fonksiyonel karakterli cinsel bozuklukları diğer organik kaynaklı cinsel patolojilerden; çeşitli hastalıklar (organik, somatogen, endokrinolojik) neticesinde oluşan ve anormal cinsel yönelimlerden (homoseksüalizm, sadomozoşizm, pedofiliya v.s.) ayırmak lazımdır. Bilindiği gibi cinsel eğilim hem ruhsal, hem de endokrinolojik komponentlerin ortak aktivitesi sonucu oluşur. Cinsel ilginin içeriği insanlarda hayvanlar aleminden farklı olarak psişik etkenler yönünden zenginleşir ve yeni nitelikler kazanır. Buna göre de insanlar arasında rastlanan cinsel bozukluklar çoğu durumlarda psişik kaynaklı olur.
Cinsel bozuklukların ayrı-ayrı tiplerinden bahsetmeden önce cinsel eğilimin ve ilişkilerin fizyodinamiğine kısa da olsa gözden geçirmek gerekir.
Cinsel olgunluk, yani cinsel hormonların tam faaliyet göstermesi dönemi oğlanlarda 15-16 yaşlarında, kızlarda ise biraz daha erken (13-15) başlar. Bu dönemden itibaren sekonder seks belirtileri, bu çerçevede, kişiliğin, davranışın, sesin değişmesi, karşı cinse karşı cinsel ilginin oluşması v.s. tesbit edilir. Bu yaşlarda erkek çocuklar arasında pallüsiya (rüya ile ejekülasyon ve haz alma durumu), kızlarda ise gece orgazmı tesbit edilir.
Normal çerçevesinde gece boşalmalarının (pallüsiya) izlerini gören anne babalar ve diğer eğitmenler çocukları suçlaması, utandırması, doğru değildir. Cinsel bezlerin faaliyetini ve libidonun gittikçe güçlenmesi sonucunda oğlanlar arasında zaman zaman gözlenen masturbasyona da yaklaşımda aynı tarzda olmalıdır. Başka bir ifade ile, mabturbasyonla (onanizm) meşgul olmak tam normal bir hal olmadığı gibi, onu patolojik bir durum olarak da kabul etmek doğru değildir. Gençler arasında bekarlık döneminde nadir durumlarda yapılan masturbasyonlar harhangibir hastalığa sebep olan etken gibi değil, fizyolojik bir ihtiyaç gibi gözönüne alınmalıdır. Cinsel hayata başladıktan sonra bu hareketler biter ve hiçbir anormal sonuçlar oluşturmaz. Ancak bazen masturbasyonu alışkanlık haline getiren, hatta evli iken bile masturbasyonun tercih edilmesi gözlenebilir. Bu, şüphesiz hoş bir durum olmayıp, hem de herhangibir hastalığın (kişilik bozukluğu, şizofreni v.s.) belirtisi gibi değerlendirilmeli ve bu şahısı doktora götürmelidir.
Şimdi ise normal cinsel ilişkinin ayrı ayrı tip ve aşamalarını görelim. Cinsel eğilim veya libidoerotik-seksüel aktivitenin etkisi altında koitusa ilgi göstermeye ve arzulamaya denir. Cinsel arzunun normalden çok olmasına hipererotizm, erkeklerde satiriaz, kadınlarda minfomaniya olarak isimlendirilir. Normalden düşük olmasına hipolibidemi, tamamı ile olmamasına ise alibidemi (kadınlarda frigidlik) denilir. Cinsel ilişkiye girmek için erkeklerde ereksiyon, cinsel organının sertleşmesi gerekir. Libidonun tesiri altında oluşan bu gelişim, yeteri derecede oluşamazsa normal cinsel ilişki mümkün olmaz. Ereksiyon impotensiya olarak isimlendirilen bu durum klinik gözlemlerde daha sık rastlanılır. Cinsel ilişki; erkek cinsel organının kadın cinsel organına girmesi ile başlar ve üç aşamada oluşur.
1. Hareketlerle oluşan friksiya (plato)
2. Orgazm
3. Boşalma
Kadınlarda normal cinsel ilişkiyi temin eden lubrikasyon durumuna, vajen duvarının özel salgı ile (transudo) nemleşmesi, klitoriumun ve küçük labiaların damarlarının genişlemesi, şişmesi ve vajen kaslarının gevşemesiyle ulaşılır. Bu durum cinsel organların taktil duyularının yükselmesine ve seksüel psikolojik hissin güçlenmesine neden olur.
Gösterilen hazırlık aşamasının olmaması veya zayıf olması cinsel arzunun sönmesine (seksüel hiposteziya) veya tamamiyle kaybolmasına (seksüel anesteziya) uygun ortam oluşturur. Frigitlikten sıkıntı çeken kadınların çoğunda bu belirtiyi tesbit etmek mümkündür. Normal cinsel ilişkiye mani olan ve kadınlar arasında fonksiyonel cinsel bozuklukların %10’unu teşkil eden diğer patolojiye, vaginismus (vagen kaslarının irade dışı kasılarak penisin girişini engellemesi hali) denir. Cinsel ilişkinin en önemli fazı orgazmdır. Bu erkeklerde sperma, kadınlarda ise özel maddenin salgılanması ile birlikte ulaşılan cinsel haz dönemidir. Orgazmın kadınlarda süratle (bazen cinsel ilişkiye başlayan gibi) ortaya çıkması erkeklerden farklı olarak onların rahatsızlığına sebep olmamaktadır.
Bu durumlarda cinsel Burada iki sahife atlanmış. Sayfa 355-356 ilişkiyi devam ettirmek mümkündür ve kadın bu ilişki süresince defalarca orgazma ulaşabilir. Erkeklerde ise bu mümkün değildir. Ejekulasyondan bir müddet sonra libido zayıflamakta ve penis ereksiyonu kaybolmaktadır. Buna göre de erkeğin kadından önce orgazm fazına ulaşması ve boşalması, kadına zevk vermemektedir. Çünkü o, orgazma ulaşma imkanından mahrum kalmaktadır.
ERKEKLERDE KARŞILAŞILAN CİNSEL BOZUKLUKLAR
Burada gözönüne alınan fonksiyonel cinsel bozukluklar temelde psikojen kaynaklı olup aşağıdaki sebeplerden dolayı ortaya çıkar.
1. Yersiz uyarılma
2. Cinsel ilişki esnasında ortaya çıkan olumsuz emosyonel etkenler.
3. Geçmişe ait olan ve etkisini şimdi de gösterebilen olumsuz emosyonel etkenler, (Kötü hatıralar, yakın akrabaların, kaynananın, baldızın olumsuz yaklaşımları, cinsel yapıya ait psişik travmalar v.s.)
4. Karaktere ait yönler, kişilik bozuklukları ve nevrotik bozukluklar.
Gösterilen etkenler tek tek veya birlikte cinsel eylemin herhangi bir aşamasında olumsuz etkide bulunabilir.
1. Ereksiyon Bozuklukları: Birincil ve ikincil olabilir. Birincil bozukluklar cinsel hayatın ilk döneminden itibaren vardır ve devamlılık gösterir. Bu bozukluktan rahatsız olan şahıslar ya cinsel ilişkiye girememekte veya zorlukla yapabilmektedir. İkincil bozukluklarda ise, cinsel hayat bir süre normal devam ettikten sonra ortaya çıkar. Ereksiyonun zayıflaması veya olmaması bazen olumsuz çevre şartlarına bağlı olabilir veya herhangi birine karşı (meselâ, sadece veya dışarıdan birisine karşı) oluşabilir. Buna göreceli veya selektif bozukluklar denir. Şartlara bağlı olmayan tüm cinsel partnerlere karşı oluşan bozukluklara total veya generalize olunan ereksiyon bozukluğu olarak isimlendirilir. Böyle bozuklukları olan kişilerde muhtelif nevroz belirtileri tesbit edilir.Onlar daima kederli ve cesaretsiz görünürler. Aile içerisinde oluşan huzursuzluk kişiyi reaktif depresyon durumuna düşürebilir. Hatta intihar düşünce ve eylemlerini ortaya çıkarabilir. Ereksiyonun bozulmasının psişik olmayan nedenleri de vardır. Bunlar arasında yapısal, organik-nörojen, (MSS’in beyin ve omuriliğe ait önemli bölgelerin organik bozuklukları, skleroz, siringomyeli, tabes dorsalis v.s.), endokrinolojik (androjenlerin sentezinin bozulması), idrar yollarının, prostat bezinin hastalıkları, şeker hastalığı, toksik etkenler (kronik alkolizm, narkomaniler, ilaç etkisi ve bağımlılığı, bu çerçevede nöroleptikler ve sedotif ilaçların kullanımı) ve başkalarını göstermek mümkündür. Ancak bütün bu etkenler neticesinde ortaya çıkan bozukluklar %15-20’den fazla değildir.
Ereksiyonun organik bozukluklardan değil, psikojenik etkenler sonucunda meydana çıkmasını tasdik eden faktörlere özel bir dikkat göstermek gerekir. Onlardan uyku esnasında, mastürbasyon yaparken, kadının erojen bölgesine dokunurken, bazı kadınlara karşı ereksiyonun oluşmasını göstermek mümkündür.
Psikojen faktörler arasında sık sık karşılaşılan durumlar şunlardır: Uygun olmayan ortamlar (meselâ, her an kapının açılma ihtimali olduğu ortamlar v.s.) da cinsel ilişkiye girmek, hamile bırakma korkusu olduğunda, kadın tarafından gösterilen psikolojik etki (meselâ tahkir edici sözler söylemek, onu alaya almak, güçsüzlüğüne işaret etmek, soğuk yaklaşım göstermek, cinsel ilişki esnasında lüzumsuz hareketler, liderliği ele almaya çalışmak v.s.), fiziki ve emosyonel yorgunluk, ruh halinin bozuk olması v.s. Özel olarak, şunu da belirtmek gerekir ki; nevroz hastalığı olan şahıslar cinsel ilişkilerin bu veya başka aşamalarının zaman zaman bozulmasından şikayet etmektedirler. Prematür ejekülasyon bir dakikadan daha çabuk ortaya çıkan ejekülasyonlara denir. Bazen bir süre daha geç, bir kaç dakikadan sonra, ancak kadının orgazm haline ulaşmadan önce ortaya çıkan ejekülasyonu da anormal kabul etmek gerekir. Çünkü cinsel ilişkinin her iki tarafa ait bütün kompenentleri oluşmamaktadır. Erkek giriş çıkışları uzun süre devam ettirebilmesi mümkün olmazsa kadın yeteri kadar zevk alamıyor ve orgazma ulaşamıyor. Seksologların yaklaşımlarına göre (G. S. Vasilçenko, 1977) 4 dakikadan erken oluşan ejekülasyon anormal kabul edilmektedir. Ancak dikkate almak gerekir ki, birbiri ile uygunlaşmış eşler için bu kuralı koymak uygun değildir. Temel şart onların cinsel doyuma ulaşabilmeleridir.
Prematür Ejekülasyonun başlıca nedenleri şunlardır:
1- Genellikle bekarlarda, uzun süre cinsel ilişkinin olmaması sonucu “cinsel enerjinin” yoğunlaşması ve hassasiyetin artması;
2- Bazı psikolojik faktörlerin; cinsel ilişki esnasında herhangi bir sebepten dolayı stress, telaşlanmak, kadını tatmin edememe korkusu ve cinsel ilişkinin yapısına etki edebilecek diğer faktörler;
3- Frijid kadınlara sıkıntı vermemek amacı ile erkeğin cinsel ilişkiyi kısa sürede sonuçlandırma çalışması;
4- Bazı ürolojik, meselâ prostat bezinin patolojisi, fimozis, MSS’in organik hastalıkları v.s.
5- Konjenital etkenler sonucunda ejekülasyon refleksinin anormal faaliyet göstermesi. Nevrozlu hastalardan (özellikle nevrastenide) gözlenen hem ereksiyonun, hem de ejekülasyonun genel zayıflığını da buraya dahil etmek mümkündür.
Nadir durumlarda ejekülasyonun çok gecikmesi (nisbî bozukluk) veya hiç olmaması (total bozukluk) gözlenebilir. Sadece psikojen etkenler sonucunda ejekülasyonun engellenmesi, geçici bir durum olarak değerlendirilmelidir. Elbette uzun süre tedavi olunmayan vakalarda mevcuttur.
Tam ereksiyon ve orgazm aşamaları olduğu halde ejekülasyonun olmaması da mümkündür. Yaşlı şahıslarda (55-60 yaşından sonra) ejekülasyonun gecikmesi veya hiç olmaması daha şık görülür. Bu durum, bazı organik ve somatojen hastalıklara bağlıdır.
Bazen orgazmsız ejekülasyon da olabilmektedir. Hatta bazı şahıslar spermlerinin akmasından şikayet ederler. Ejekülasyonun total bozuklukları, genellikle, sinir sisteminin organik patolojisi ( ejekülasyon beyin merkezinin zedelenmesi, bu cerrahî girişim sonucunda oluşabilir), cinsel organın taktil duyusunun zayıf olması ile ilgilidir. Bu durumlarda bazen masturbasyon suretiyle ejekülasyon oluşturmak mümkündür.
Hem erkeklerde, hem de kadınlarda cinsel arzunun azalması ile karakterize olunan ve cinsel güçsüzlük gibi anlaşılan empotans (erkeklerde), frigitlik (kadınlarda) sıkça rastlanmaktadır. Çoğu durumlarda fonksiyonel bir belirti gibi meydana çıkar. İnsan ruhuna tesir eden zararlı faktörlerin hepsi bu sendromların meydana çıkmasına neden olabilir. Nevrastenide ızdırap çekenler arasında cinsel arzunun azalması normal bir durumdur. Uzun süre sıkıntı geçiren, şüphe ve korku altında yaşayan şahıslarda da cinsel zayıflık sıkça gözlenir. Bir hasta cinsel ilişkiden önce kendini tam sağlam hissettiğini, ilişkiye girerken derhal ereksiyonun kaybolduğunu ve cinsel arzunun kaybolduğunu belirtiyordu. Bu hastanın muayenesi sonucunda, bu hasta bir yıldan fazla süreden AIDS’e yakalandığından şüphelenmekteydi. Eşine bunu bulaştıracağı korkusu onun yakasını bırakmamaktadır. Uygun muayene ve psikoterapi uygulandıktan sonra herşey normale dönmüştür. Frijiditenin önemli sebeplerinden biri de hamile kalmak korkusudur. Frijit kadınları muayene ederken tam bir anamnez almak, gerekli bütün muayeneleri (laboratuvar, enstrumental v.s.) yapmak gerek.
Kadınlardaki cinsel arzu eksikliğinin sebeplerini araştırırken onların cinsel hayatlarının bazı psikolojik özelliklerini göz önüne almak gerekir. Cinsel münasebetlerde kadınlarla erkekler arasında bazı eksiklikler mevcuttur. Meselâ, erkeklerde cinsel arzu çok çabuk, hatta sevgi hissi olmadan da oluşabilir, kadınlarda ise aksine cinsel arzunun oluşmasına sevgi neden olur. Cinsel ilişkiden önce daha uzun hazırlık dönemine ihtiyaç duydukları halde, erkekler bunu ereksiyon oluştuktan sonra bitirmek istiyorlar. Bazı araştırmacılar öyle hesap ediyor ki, cinsel ilişkilerdeki disharmoniyi anatomik-fizyolojik nedenlerde araştırmak gerekir. Hatta biolojik uygunluk görüşünü ileri sürerler. Ancak detaylı bilimsel çalışmalar bunu onaylamamaktadır. Tecrübeli seksopatologlardan sık sık şu cümleleri duymak mümkündür. “Soğuk kadın yoktur, beceriksiz erkek vardır”, yahut da “Empotent erkek yoktur, zarifliğini kaybetmiş kadın vardır.” Bazı durumlarla frijiditeye utanma, örf adetler, dinî fanatizmin baskısı neden olabilir. Bu durumlarda cinsel arzunun artırılmasına, psikoterapik görüşmelere ihtiyaç vardır. Elbette eşler arasında tam açıklığa, etik ve estetiğe uymayan yaklaşımlara da yol verilmemelidir. Herşeye bir sınır koymak gerekir.
M. Moten “Tecrübe” kitabında belirtiyor ki, Pisagor’un baldızı demiştir ki, “Erkek ile cinsel ilişkiye giren kadın elbisesi ile birlikte utanmayı da çıkarmalı, sonra ise elbisesi ile birlikte onu tekrar giymelidir.”
Kadınlar arasında rastlanan cinsel bozukluklardan biri de vajinizmdir. Reflektör olarak kadın vajen kaslarının spazmının sebepleri çeşitlidir. Vajinizm belirtisi bazı kadınlarda cinsel ilişki esnasında, hatta jinekolojik muayenede de ortaya çıkabilir. Herhangi bir sebep yüzünden korku geçiren veya gönülsüz cinsel ilişki esnasında vajinizm sıkça oluşabilir. Vajinusmusun derecesi muhtelif olabilir. Bazı araştırmacılar onun 4 derecesini ayırt etmektedirler. Jinekologlarca iyi bilinir ki, ağır vajinismusu olan kadınları ancak narkoz altında muayene etmek mümkündür.
Cinsel organın ve vajenin iltihabî hastalıkları ile ilgili oluşan vajinismusu gerçek vajinismustan ayırmak gerekir.
25 yaşında bir kadında vajinismusun sebebini araştırırken görülmüştür ki, ilk gece (zifaf) eşi ona karşı kabalık yapmış, çok ağrı hissettiğini söylediği halde eşi bunu dikkate almamış ve alaylı sözler söylemiş. Bu olaydan sonra 3 yıl boyunca kadın vajinismusun eziyetini çekmiştir.
Cinsel Bozuklukların Tedavisi
Fonksiyonel karakterli cinsel bozuklukların tedavisi esasen psikoterapi, ilaçlar ve bazı ek yöntemlerle, seksoterapi, müzik ile tedavi, cerrahî ameliyatlar v.s. yollarla yapılır.
Psikoterapi yöntemlerinin yararlılığı klinik çalışmalarda gösterilmiştir. Amaca uygun (rasyonel), patogenetik, hipnosujjestif psikoterapi ve autojen training yöntemlerinden yaygı olarak yararlanılabilir. Cinsel bozukluğa sebep olan psikojen etkenleri analiz etmek, onun mekanizmasını ve bundan çıkış yollarını hastaya anlatmak gerekir.
Cinsel ilişkilerde yeteri kadar bilgisi ve tecrübesi olmayan kişilerin kadınların arasında soğukluğun yaygınlığı dikkate alarak onlara bu konuları izah etmek, sabırlı, zarif ve sakin yaklaşmayı tavsiye etmek gerekir. Hastalara izah etmek gerekir ki, normal cinsel ilişkinin oluşması için bütün şartlara, psikolojik hazırlığa, cinsel oyunlara, ince dokunuşlarla erojen bölgelerin uyarılmasına önem vermek gerekir.
Hipnosujjestif psikoterapinin sayısı 10-12 seans olabilir. ilk seanslarda hastanın emosyonel halinin yükseltilmesine, kendine güven hissinin güçlenmesine yardım eden telkinler yapılmalıdır. Sonraki tedavi seansları kesin belirtilerin tedavi edilmesine yöneltilmelidir.
Psikoterapi, farmakoterapi ile paralel yapılmalıdır. Fonksiyonel bozukluklarda, özellikle gençlerde, endokrin preparatlardan yararlanmak uygundur. Bu ilaçların uygulanması 30-35 yaştan sonra, objektif muayenenin sonuçlarına göre (testesteron kanda 5 mg/ml’den az olursa) yapılmalıdır. Gücü artıran maddelerden (iohinbin), sedatif maddelerden (meprobomat, tazepam v.s.) yararlanılır. Nevroz belirtileri olan hastalara fizyoterapi yöntemleri (esasen su işlemleri), tedavi sporları, brom, valerial preparatlar, jen-şen, erevit (günde bir tablet), strikinin verilebilir

Diş Hekimliği ve Hipnoz

DİŞ HEKİMLİĞİNDE HİPNOZUN KULLANILMASI

A. GİRİŞ

Diş hekimliğinde hipnozun kullanımını ifade eden “HİPNODONTİ”in uzun bir tarihi vardır. Hipnozun diş hekimliğinde yaygın bir kullanım alanı vardır. İlk başta da diş problemlerine bağlı ortaya çıkan akut ve kronik ağrıların tedavisinde kullanılmaktadır. Diş hekimleri günlük çalışmalarında, hipnotik telkinler yardımı ile yeni yeni ilginç kullanım alanları geliştirmektedirler.

Diş hekimliği literatüründe konu ile ilgili çok geniş araştırma, makale ve kaynak bulmak mümkündür. Son on yılın literatürü içinde toplayan “Dünyada Hipnoz – Makale Özetleri” kitabımızda da görüleceği gibi, hipnodonti ile ilgili son on yılda bir çok araştırma ve makale yayınlanmıştır. 1980 öncesi dönemde göze çarpan çalışmalar arasında Badra (1961), Bernick (1972), Bodecker (1956), Cheek ve LeCson (1968), Crowder (1965), Damseaux (1959), Drewer (1961), Golan (1975), Hortland (1966), Kornfield (1988) Klopp (1975), McAmmond (1971), Mason (1960), Owens (1970), Roston (1975), Scott (1968), Secter (1965), Shaw (1958), Thompson (1963), Wald ve Kline (1955)

Konu ile ilgili ilk çalışmalar Burgess (1952) tarafından başlatılmıştır. Bu çalışmaları da diş hekimliği psikolojisi ile hipnoz arasındaki köklü ilişkiye değinilmiştir. HİPNODONTİK terimini literatüre tanıtan kişi Moss (1956) olmuştu. Bu terimi tanımlarken; Diş biliminde hipnozun kullanımı ve yararlılıklarını ihdas eden bir dal olduğunu söylemiştik. Ayrıca diş hekimliği pratiklerinde kullanılan telkin ve diğer yöntemleri de bu kapsamın içinde mütalaa etmiştir.

Konu ile ilgili dikkate değer ilk kitap 1950 ve 1958 yılında yayınlanmıştır. Stolzenberg tarafından yayınlanan 1950 tarihli bu kitap “Psychosomatics and Sugestion Therapy in Dentistry” ismi ile basılmıştır. 1958 yılında Shaw tarafından yayınlanan diğer kitabın ismi ise “Clinical Applications of Hypnosis in Dentistry” dır. Show’a göre diş hekimliği pratiklerinde ciddi hipnoz indüksiyon tekniklerine ihtiyaç kalmadan, basit telkinler vasıtası ile bir çok dental işlem yürütülebilmektedir. Ancak daha ciddi ve komplike problemleri olan bazı hastalarda hipnotik indüksiyon yöntemi tercih edilmelidir.

Ament (1955) yayınladığı bir çalışmasında hipnozun dental pratiklerde kullanılması ile ilgili olarak ilginç bir yaklaşım getirmiştir. “Time Distortion” uygulaması ile, koltukta pratik için saatlerce kalmak zorunda kalan hastalara bu süre kısaltılmaktadır. Hasta hipnotik transa alınmakta ve zamanın çok çabuk geçtiği konusunda verilen telkinler ile hastanın uzun pratik zamanını çok kısa algılaması temin edilmektedir. Hastanın pratik işlemleri bittiğinde transtan çıkartılmakta ve hastaya ne kadar süre geçtiği sorulmaktadır. Hastalar işlem süresinin çok kısa sürdüğünü ve çok rahat ettiklerini ifade etmektedirler.

Diş gıcırdatması genellikle gece uykusunda veya alkolün etkili olduğu dönemler boyunca ortaya çıkan ciddi bir problemdir. Bilinç altındaki dürtülerden oluşan bu diş gıcırdatmaları sonucunda sağlıklı dişler tahrip olur, mine tabakaları zedelenerek hastalıklı bir diş takımı oluşur.

“Briksizm” olarak adlandırılan diş gıcırdatması bilinçaltındaki stress ve gerilimin bir nevi ifadesidir. Uykuda iken bu gerilim ve sıkıntı kendini bu şekilde ortaya koyar. Hipnoz altında iken sağlanan derin solunum çalışmaları, hastaların bir kısım stress ve gerilimlerini atmak için yeterli olmaktadır. Bazen de direk baskılama yöntemi şeklinde verilen telkinler vasıtasıyla semptomlar kontrol altına alınabilmektedir. Direk baskılama yöntemi bilinçaltındaki gerilim nedenleri veya olayı ortaya çıkaran gerçek nedenler tesbit edilemediğinde uygulanmalıdır.

Bazı vakalarda semptom değiştirme uygulanabilir. Diş gıcırdatması olan hastalara posthipnotik telkinler ile, diş gıcırdatması yerine el parmaklarını herhangi bir yere vurma ve fiskeleme şeklinde semptom ikame edilebilir. Veya daha başka uygun bir alternatif semptom bulunabilir.

Bazı vakalarda ise otohipnoz ve ototelkin yöntemi kullanılmaktadır. Uyku zamanı geldiğinde hastalar kendi kendilerine ototelkin vererek, dişlerini gıcırdatmıyacaklarını telkin eder ve uyurlar. Uyku süresince dişlerini gıcırdatmadıkları tesbit edilmiştir.

Bazı vakalarda kişiler hipnotik transa alınmakta ve bir müddet sonra telkin ile normal uykuya geçmesi sağlanmaktadır. Hasta normal uykuya geçtikten sonra diş gıcırdatması başlamaktadır. Bu hastalar hemen uyandırılmakta ve diş gıcırdatması kesilmektedir. Ardından tekrar uyumalarına izin verildiğinde, diş gıcırdatmasının süratli bir şekilde tedavi olduğu gözlemlenmiştir.

Kuhne (1959) ve Sinyer (1960) hasta ile hekim arasındaki psikolojik süreçleri ve karşılıklı ilişkileri incelemiştir. Singer özellikle Adler tarafından geliştirilen bazı teknikler üzerinde durmuştur.

Secter (1960) hipnozun diş hekimliğinde kullanım alanlarını göstermiş ve özellikle öğürme ve geğirme refleksinin tedavisinde hipnozun kullanımını göstermiştir. Hipnoz geğirme ve öğürme refleksinin kontrolünde kıymetli bir yöntemdir. Konu ile ilgili bir çok çalışma yapılmıştır. Bunlar arasında Ament (1971) Chastain (1965), Stolzenberg (1959-1961), Wegand (1972) sayılabilir. Barlett (1971) direk telkin vasıtası ile öğürme refleksinin önüne geçilebileceği belirtilmiştir.

Bilindiği gibi ağzı çok hassas kişilerde normal dişlere karşı bile bir öğürme duygusu oluşmaktadır. Bu tip hastaların muayenesinde herhangi bir organik neden bulunamamıştır. Ayrıca çeşitli diş protezleri ve apareyleri kullanan bazı hastalarda da durum aynıdır. Bunlarda da dayanılmaz bir öğürme refleksi başlayabilmektedir.

Konunun daha da vüzuha kavuşabilmesi için bir vaka takdimi yapmakta yarar vardır. Crasilneck (1971) ten naklettiğim bu vakada hastamız otuz yaşlarında, iki çocuk annesi, evli bir bayandır. Hastamızın dişleri ileri derece bir hassasiyete sahiptir. İlkokuldan bu tarafa dişlerine dışardan gelebilecek herhangi bir uyarı çok rahatsızlık vermektedir. Bu nedenle dişlerini fırçalamak ve temizlemek hemen hemen imkansız bir hale geliyordu. Zaman zaman almak zorunda kaldığı soğuk ve sıcak içeceklere tahammül edemiyordu. Her türlü farklı uyarı hastayı rahatsız ediyordu.

Hasta tüm bu şikayetlerden kurtulmak ümidiyle hipnoterapi ile tedavi olmak istiyordu. Hasta bu hassasiyeti nedeni ile diş kürdanı, diş ipi gibi temizleyici şeyler de kullanamıyordu. Tüm bunların yanında hastanın dişlerine cerrahi bir müdahale yapılmak zorunluluğu da ortaya çıkmıştı. Cerrahi öncesi muayenenin yapılması ve cerrahi sonrası oluşacak ağrıyı düşünmesi bile hastayı ileri derecede rahatsız ediyordu. Bu düşünceler altında hasta yüksek bir gerilim içine giriyor ve depresyona eğilim gösteriyordu. Hastanın ağzı ve dişleri ile ilgili sahip olduğu stress ve reaktif depresyon haricinde herhangi bir psikolojik sıkıntısı ve rahatsızlığı olmadığı gözleniyordu. Tüm bu şartlar altında, samimi bir dille diş doktoruna şöyle diyordu: “Dişçiye gitmektense bir bebek doğurmayı tercih ederim. Bebek doğurmak bu işlemin yanında benim için daha kolay gelmektedir.” Hasta ile yapılan görüşmeden sonra hastaya hipnodonti çalışması yapılmaya karar verildi.

El yükseltme testi vasıtası ile oluşturulan hipnotik indüksiyon yöntemi başarılı olmuştu. Hastada eldiven anestezisi oluşturuldu. Hastanın gözleri açık bir şekilde parmakları üzerinde ağrılı uyaran verildi. Hekimin tırnakları vasıtasıyla, hastanın parmaklarına verilen ağrılı uyaranlarda hasta hiçbir ağrı hissetmediğini duyumsadı ve gözlemledi. Bu şekilde hasta hipnoanestezi vasıtası ile ağrıyı kontrol edebileceğini gördü. Parmaklarda oluşturulan bu anestezi hali, vücudun diğer bölgelerine de rahatça yapılabilir veya taşınabilirdi. Aynı anestezik ve analjezik etki ağız içine de ulaştırılabilirdi. Bunun üzerine hastaya verilen otohipnoz ve ototelkin telkinleri sayesinde, ağzındaki hassasiyeti azaltması önerildi.

Hasta, günlük olarak yaptığı uygulamalar ile ağzı içindeki hassasiyeti azaltmayı başardı. Dışarıdan gelen uyarılara karşı artık bir tepki olmuyordu. Her geçen gün alınan sıcak ve soğuk sıvılara karşı tahammül artıyor ve ağrı duyusu azılıyordu. Sonuçta hasta diş hekimliği ile ilgili yapılacak her türlü manipülasyona fiziki ve ruhsal olarak hazır olduğunu söyledi.

Hastanın durumunu tesbit edebilmek için her gün hekimin bürosuna uğraması söylenerek günlük raporlar alındı. Hasta her gün iki kez otohipnotik transa giriyor ve kendisine öğütlenen telkinlerin yerine getiriyordu. Bu telkinlerde ağzı ve dişleri ile ilgili desensitizasyon telkinleri mevcuttu. Hasta transtan çıktığı zaman hissettiklerini şu şekilde dile getiriyordu: “Uykunun derin bir aşamasına ulaşıyorum. Ancak, düşündüğüm ve yaşadığım her şeyi detaylarına kadar hatırlıyorum.” Trans esnasında yaşanan olayların tamamının hatırlanması bir çok kişide meydana gelmektedir. Bazıları az şey hatırlarken, bazıları hiç bir şey hatırlayamamaktadır.

Bu aşamada hastaya; ağzı içinde yapılmasına tahammül edemeyeceği bir işlemin veya düşüncenin olup olmadığı soruldu. Hasta bu soruya şöyle cevap verdi: “Dişlerimin arasından havanın geçmesine veya emilmesine asla tahammül edemem. Böyle bir işleme bir saniye bile dayanabileceğimi zannetmiyorum.” Hastanın bir sarsıtıcı ve anlamsız görünen cevabı için doktoru ototelkinlere devam etmesini söyledi.

Hasta yine günlük raporlarını vermesi için büroya uğruyordu. Hassasiyet, ağrı, korku ve huzursuzluk bir hafta sonra tamamen sona ermişti. İki hafta sonra herhangi bir komplikasyon olmadan hipnoanaljezi ve hipnoanestezi sayesinde hastanın ağzındaki cerrahi işlem başarılı bir şekilde tamamlandı. Hastaya verilen posthipnotik telkinler ile cerrahi sonrası tüm olumsuz duyguları hissetmesinin önüne geçildi. Bir hafta sonra hasta kendi haline bırakıldı. Hasta zaman zaman ağzından ve dişlerinden kaynaklanan problemlerle karşılaştığında otohipnozu kullanmaktadır. Bu şekilde problemlerin üstesinden gelmektedir.

Kişiler ne kadar sağlam yapılı olsalar da, diş ile ilgili uygulamalar ve işlemler insanlarda her zaman bir sıkıntı ve stress kaynağı olmuştur. Hiç bir kimse güle oynaya dişçi koltuğuna oturmaz… İstemese de, sevmese de… zorunluluk nedeni ile o koltuğa ve hekimin uygulamalarına tahammül eder.

Bazılarına göre oral kavitenin fonksiyonları çok önemlidir. Özellikle Freud ve takipçilerinin üzerinde durduğu temel konu, psikolojik gelişimdeki oral aşamanın durumudur. Bebeğin gelişmesinde oral aşamanın rolünden büyük olduğunu iddia etmektedirler. Bir çok nevrotik problemi ve kişilik yapısının bu erken çoçukluk döneminde ortaya çıktığını iddia etmektedirler. Bu dönemde meydana gelen sapmalar, saplantılar ve fiksasyanlar, bir çok patolojik bireyi doğurmaktadır. Buna bağlı olarakta oral kavitenin hassasiyetleri ortaya çıkmaktadır.

Bir çok alışkanlık oral karakter eğilimlerinin yansımasına bağlıdır. Fazla yemek yemek, sigara içmek, alkol almak bunlara bağlıdır. Oral fiksasyon bazı homoseksüel fantazilerin gelişmesine ve bazı depressif formların ortaya çıkmasına neden olabilir.

Bazı nevrotik problemlerde de olduğu gibi, normal psikolojik gelişim esnasında ağız boşluğunun bu psikolojik önemi yanında, diş uygulamalarında insanların psikolojik bir sıkıntı ve gerilim içine girmesi insanları şaşırtmamalıdır. Çünkü oral boşluk gelişimin erken dönemlerden itibaren, en önemli bir iletişim merkezi ve odağı olmuştur. Bunun da ötesinde, insanın hayatiyetini devam ettirmekte gerekli olan yiyecek ve gıda alımı, konuşmanın temini, hatta sevginin ifadesi bu bölgenin bir fonksiyonudur. Böyle önemli bir bölgenin, diş uygulamalarına tabi tutulması, cerrahi işleme sokulması insanda elbette huzursuzluk ve gerilim yarartacaktır. (Pavasi, 1963; Raginsky, 1958; Sandar, 1961) Tüm bu bilinçaltı gelişim ve düşüncelerinin etkisi altında birey, kendisine uygulanacak işlemlere gereğinden fazla önem atfederek, yoğun bir stress altına girebilir. Bilinçaltındaki olumsuzluk dolu duygularını fiziksel bir ağrıya dönüştürebilir. (Castillo, 1960)

Bazı hastalar yıllardır baskıladıkları bu fantazi ve duygularını veya oral gerilimlerini, diş uygulamalarına projekte ederler. Böyle kişilerde sonuçta anksiyete oluşur, gerilim artar ve normal bir işlem şeklinde oluşması beklenen diş uygulamaları karmakarışık bir duygular kombinezonu halini alır.

Bu tip vakalarda hekimler hastanın psikolojik dinamiklerini keşfetmeye çalışmalıdır. (Barlard, 1961). Hasta niçin ve neden böyle bir semptom geliştirmektedir. Niçin böyle bir savunmaya gerek duymaktadır. Hipnoanaliz yöntemi ile hastaların bilinçaltındaki duyguları keşfedilir ve sembolizasyon mekanizması ortaya çıkarılabilir. Hastaların psişik dinamikleri ortaya çıkarıldıktan sonrada, onlara uygulanan bir tedavi yöntemi izlenir.

Jacoby (1968) yayınladığı çalışmalarında 300 hastasını daha önceden hazırladığı teyp kasetleri sayesinde hipnotik transa aldığını ve dental işlemlerini başarı ile yaptığını belirtmiştir. Stoptos (1958) hastalarında özel problemler çıktığında hipnodontiyi uyguladığını ve başarılı olduğunu söylemiştir. Smith (1965), dental uygulamalarda hipnodontiyi çocuklar üzerinde denemiş ve çok olumlu sonuçlara ulaşmıştır.

Corchrar ve Secter (1965) dört yıl boyunca histerik olarak tad duyusunu kayeden bir hastayı hipnodonti yöntemiyle tedavi ettiklerini belirtmişlerdir.

Stolzenery (1961) hipnotik yaş gerilemesini kullanarak iki hastadaki “diş fobisi”nin kaynaklarını araştırmıştır. Her iki hastada da erken dönemde uygulanan bir diş cerrahi operasyonunun bu korkudan sorumlu olması beklenirken, sonuç böyle çıkmamıştır. Her iki hastada kulaktan duyma ve toplumsal etkilenme sonucu “Diş fobisi”nin oluştuğu görülmüştür.

B. DİŞ HEKİMLİĞİNDE HİPNOZUN KULLANIM ZAMANLARI

Diş hekimliğinde hipnozun kullanım endikasyonları Marcus (1963) bir liste halinde özetlemiştir. Bunlar;

1- Diş tedavisine ihtiyacı olduğu halde buna izin vermeyen hastalara ulaşmada

2- Gereksiz korku ve endişelerin hakim olduğu durumlarda. Böyle hastalar daha öneleri hoş olmayan bir diş uygulaması geçirmiş olabilirler ve duygularını bu olumsuz anıların üzerine bina etmiş olabilirler.

3- Kimyasal meditasyona ilaveten veya onun yerine ikame edilmek üzere premedikasyon uygulamalarında

4- Kimyasal anestezik kullanılmışsa bunlara bağlı sonradan çıkan hoş olmayan durumların önlenmesinde veya hiç kimyasal anestezik kullanılmamasında.

5- Kalp hastalıkları, allerjik nedenler gibi kişiye has özellikler nedeniyle kimyasal analjezik ve anestezik olamayan hastalarda alternatif bir yöntem olarak.,

6- Parmak emme, dili sorma gibi erken çocukluk dönemi alışkanlıkları ve öğürme refleksi gibi handikapları olan hastalarda,

7- Diş uygulamaları esnasında hastaların yaşadığı olumsuz duyguları ortadan kaldırarak onlarla iyi bir iletişim içine girmek için,

8- Kapiller kanamanın kontrolünde, salgı ve tükrük ifrazatının önlenmesinde,

9- Diş uygulamalarında kullanılan çarkın hoş olmayan vibrasyon ve gürültünün azaltılmasında,

10- Operasyon sonrası meydana gelebilecek kanama ve ağrının kontrol edilebilmesi için posthipnotik telkinlerin verilmesinde,

11- Ağızdaki diş protezlerinin, yumuşak dokusu ve tüm dişler hakkındaki olumsuz zihinsel düşünce ve imajların ortadan kaldırılmasında HİPNODONTİ kullanılmaktadır.

Kanamanın kontrolü ile ilgili olarak diş literatüründe geniş bir yayın listesi bulunmaktadır. (Newman, 1971). Ancak konunun objektif kıstaslarının ortaya konabilmesi için daha çok klinik çalışmanın yapılması gerekmektedir. Yapılan bu çalışmalar hipnotik trans esnasında ve transtan önce pıhtılaşma faktörlerinin herhangi bir değişiklik arzettiği tesbit edilememiştir. Trans seviyesi, pıhtılaşma faktörleri üzerinde bir etki yaratmamaktadır ve herhangi bir değişikliğe neden olamamaktadır. Kanamanın kontrolünde temel nedeninin muhtemelen arteriollerin kontraksiyonudur. Bunun da bir ölçümü ve karşılaştırmak bir çalışması bugüne kadar yapılmamıştır. (Crasilneck ve Fogleman, 1957)

Fakat, diğer bir gerçekte hipnoz altında iken hastalardan kanama mutlaka azalmaktadır. Hatta konu hemofili hastalar üzerinde de uygulanmıştır. Aynı sonuçlara ulaşılmıştır. (Dufour, 1968; Lucos, 1965, Newman, 1974) Hemofili hastalarında bir kanamanın ne kadar ciddi sonuçlar oluşturabileceği düşünülürse, hipnozun bunlar üzerindeki etkisi ciddi olarak düşünülmeye değerdir.

Diş hekimliğinde hipnozun kullanım alanlarından çoğunu, hipnoanestizi ve hipnoanaljezi oluşturmaktadır. (Bartlett, 1970; Kroll, 1962) Aşağıda nakledeceğimiz vaka takdimi buna güzel bir örnektir. Hastamız, 32 yaşında bir bayandır. Hasta diş hekiminin bürosuna ilk gelişinden takiben 1,5 saat sonra hipnoz uygulamasına başlanmıştır ve hastaya şöyle uygulama yapılmıştır.

“Gözlerini kapa ve tüm vücudumu tamamen gevşemesine izin ver. Sanki bezden bir bebek gibi olduğunu hissetmeye çalış ve konsantre ol.. Rahatça bükülebilen bir bebek. Şimdi gerginliklerini gider ve rahat ol.. Çok iyi… Çok iyi… Şu anda gevşemeni istiyorum. Tüm vücudunu tamamen gevşet. Tamamen gevşet… Daha da gevşet.. Çok güzel.. Çok güzel… Vücudun tamamen gevşedi. Sanki eklemlerin bir birinden ayrıldı. Kaslarının her lifi gevşedi. Şu anda göz kapaklarına büyük bir ağırlık koydum. Göz kapakların kurşun gibi bir ağırlığın altında… Göz kapaklarını açmaya çalıştıkça göz kapakların daha da kapanıyor… Sanki tutkalla birbirine yapışmış gibi. Şu anda derin bir transa giriyorsun. Güzel bir hipnotik transa .. Çok başarılısın… Endişelenecek hiçbir şey yok.. Tekrar konsantre olmanı istiyorum. Şu anda sağ el işaret parmağına konsantre ol.. Zihinde işaret parmağını canlandır. Parmağının üzerine sanki bir eldiven geçirildi.. Eldiven geçen bölge tamamen hissizleşiyor.. Parmağında hiç bir ağrı duyusu kalmadı… Sadece basınç ve dokunma duyusunu hissedebiliyorsun… Basınçtan başka bir şey hissedemiyorsun. Şu anda göz kapaklarını açmaya izin veriyorum. Göz kapaklarındaki ağırlığı kaldırdım.. Evet şu anda göz kapaklarını açabilirsin. Sağ elinin başparmağına dikkatlice bakmanı istiyorum. Şu anda gördüğün gibi tırnaklarım ile parmağını sıkıştırıyorum. Ancak hiç bir ağrı duymuyorsun. Sadece dokunmamı hissediyorsun. Evet başparmağından ağrı duyusunu tamamen kaldırdım… Artık gözlerini tekrar kapatabilirsin Lütfen ağzını aç ve anestezi oluşturduğumuz, uyuşturduğumuz parmağını ağzına götür. Parmağını sancılı dişine dokundur.. Birazdan elindeki anesteziyi ağzına nakledeceğiz… Evet şu anda elindeki anestezi hissi ağzına geçti. Hissedebiliyorsun. Artık ağız içi tamamen uyuştu. Dişlerinde ve ağız içinde hiçbir sancın kalmadı. Artık hiçbir şey hissetmiyorsun.l Parmağını artık çıkarabilirsin. Çok güzel… çok güzel… Şimdi biraz da çok güzel ve hoş duygular içine gireceksin. Kulağına güzel bir müzik sesi geliyor. Kendini bu müzik sesine veriyorsun ve hoşça bir vakit geçiriyorsun. Seni muayene ederken ve ağzında gerekli işlemleri yaparken çok rahat ve huzur içinde olacaksın. Çok hoş duygular yaşayacak ve huzur içinde olacaksın. Hiç bir endişe ve korkun olmayacak. Evet işlemlere devam ediyorum. Müzik çok güzel.. Duygular çok güzel…”

İşlem boyunca hasta ile hekim arasındaki iletişim bu şekilde devam eder. Cerrahi işlem bittikten sonra hastaya şu telkinler verilmiştir:

“Dişlerinden dolayı duyduğun huzursuzluk ve korkular artık bitti. Çünkü bütün problemlerin halledildi. Ağzında ve dişlerinde yapılması gereken tüm işlemler başarılı bir şekilde ikmal edildi. Bundan sonra kendi kendine ototelkinler vereceksiniz. Dişlerin ile ilgili cerrahi bir işlem ile karşılaştığında otohipnoza girerek şu telkinleri kendine yapacaksın “Diş hekimim ağzımla ve dişlerim ile ilgili işlem yaparken hiç bir şey hissetmeyeceğim… Çok rahat ve huzur içinde olacağım… Hiç bir ağrı duymayacağım. Hiç bir kuşkuya kapılmayacağım… Tüm diş uygulaması boyunca bu durumun muhafaza edeceğim… Dişlerime ve ağzıma cerrahi işlemler uygulandıktan sonra hiçi bir olumsuz duygu taşımayacağım. Daha sonra da ağrı duymayacağım.. Süratli bir şekilde iyileşeceğim.. Transtan çıkma zamanının geldiğinde ondan bire doğru sayacağım. Bir ile birlikte uyanacağım” diyeceksiniz.

Cerrahi işlem bittikten sonra, aşağıdaki telkinler verilerek hasta transtan çıkartılmıştır.

“Cerrahi işlem başarılı bir şekilde bitirildi. Ağzın ve elinizin tamamen normal haline dönüştü. Gece boyunca rahat bir uyku çekeceksiniz. Kendi kendinizin doktoru gibi bundan sonra ağzınızın ve dişlerinizin bakımını yapacaksınız.. Gerektiğinde, herhangi bir işlem için diş hekiminize gittiğinizde otohipnozu kullanabileceksiniz. Şimdi sizi ondan bire doğru sayarak uyandırıyorum. Bir dediğimde dipdiri ve taptaze olarak, hayat dolu bir şekilde uyanacaksınız. 10 – 9 – 8 – 7 – 6 – 5 – 4- 3- 2 – 1..”

Bazı araştırıcılar (Smith, 1970) otohipnozu hastalarında kullanmışlardır. Petrov, Traillov ve Kalentgiev (1964) 49 hastalarında hipnoaneljeziyi başarılı bir şekilde kullanmışlardır.

Ülkemizde Diş tabibi Ali Eşref Müezzinoğlu’nu bu konuda oldukça ciddi çalışmaları mevcuttur. Geniş pratik çalışmalarını takdirle karşıladığımız, bu kıymetli hipnotist arkadaşımızın kendi vaka takdimlerini bir seri halinde yayınlanmasını bekliyoruz. Konuya ilgi duyan bir çok diş hekimi arkadaşımız, muayenehanelerinde bu tip uygulamaları yapmaktadır. Zaman zaman bizimle de iletişime geçen bu hekimlerimizin çalışmalarını efkarı umumiye aktarmalarında büyük yarar görmekteyiz.

Yukarıda özetlediğimiz kullanım alanlarında hipnodonti çok yararlı bir uygulamadır. Özellikle kimyasal anesteziklere karşı allerjisi bulunan hastalar için, hayati öneme haizdir. Bu tip özel vakalar literatürde sıkça neşredilmekte oldukça ilgi toplamaktadır. Bunlardan birini Crasilneck, McCranse ve Jenkis (1956) neşretmişlerdir. Procaine ve lokal anestizekleri ileri derecede hassasiyeti olan bir bayan hasta bu yöntemle tedavi edilmiştir.

Öğürme refleksi ve diş gıcırdatması diş hekimlerinin sıkça karşılaşabilecekleri iki önemli problemdir. bu problemlerin kaynağında genellikle psişik bazı faktörler yatmaktadır. Bu nedenle diş hekimlerimizin bu tip vakalarda hipnoterapi uygulayacaksa psişik dinamikleri çok iyi bilmeleri uygun olur. Çalışmalarımız ve yayınladığımız kitaplar umarız ki, onlar için bir başlangıç olur.

Spor ve Hipnoz

HİPNOZUN SPORDA KULLANIMI

Hayal etme, gözünde canlandırma ve zihinsel olarak olayı yaşama başarılı atletlerin müsabakadan önce uyguladıkları temel yöntemlerdendir.

Atletlerin bu tip uygulama programlarına, iç konsantrasyon, zihinsel oyun gibi isimler verilmiştir. Bunlar otohipnozun varyasyonlarıdır. Bir çok atlet kafalarında canlandırdıkları üç önemli adımdan sonra giderler. Bu zihinsel adımlardan ilk etapta kesin amaçları vardır. Bir baseboll oyuncusu belirli bir saha üzerinde dikkatli bir şekilde bir çizgi boyunca vurmayı arzu eder. Bir tenis oyuncusu topa daha çok falsolu vurmak ister. Her spor dalının ve her şahsın farklı amaçları vardır.

İkinci aşamada zihinsel olarak olayı yaşamaya çalışır. Bu esnada kafasından geçirdiği amaçlara nasıl ulaşabileceğini hayal eder. Zihninde amaçlarına ulaştığını görünce kendisini daha güçlü hisseder.

Üçüncü aşamada olayı uygular. Zihninde başarmanın verdiği arzu ile işe başlayan atlet bunun etkisi ile tutuşur. Kendini tamamen oyuna veren ve oyunda yalnız başına olduğunu düşünen bir atlette hemen hemen hiç bir gerilim yoktur. İyi bir fiziksel oyun çıkarabilmek için , böyle bir zihinsel oyunu uygulamak gerekir.

S. Kenler ( basketbol antrenörü) ekibinin 36 maçtan 33’ünü kaybetmesi üzerine bu yöntemden yararlanmak istedi. Sonuçta Kenler’in takımı son 8 yılda görmediği başarıyı kazandı. 171 oyundan 142’sini kazanmıştı. Aynı şekilde otohipnozu zihinsel tasarımda da uygulayan atletlerde de benzer başarı kaydedilmiştir. Oyundan önce gevşeme, konsantrasyon ve zihinsel tasarım oyun performansını artırmaktadır.

Biz burada hipnozun yararlı olabileceği bir çok hayat alanından sadece bir kaçına değindik. Yapılabilecek şeyler sonsuzdur. Bu kitabın içine sığdırılması da mükün değildir. Bu konuyu burada kapatırken hipnozun sadece bir araç olduğunu bilmenizi isterim.O, tüm hastalıkları iyileştirecek sihirli bir solüsyon değildir. Hipnoz zihninizdeki tabii güçleri harekete geçirerek sizi , iyiye , güzele, mutluluğa ve başarıya ulaştıracaktır.

Eğitim ve Hipnoz

HİPNOZUN ÖĞRENMEDE KULLANIMI

Öğrenmede hipnozun etkisi üzerine çok şey yazılmıştır. Çalışmalar göstermiştir ki; hayal etme üzerine temellendirilmiş olan mental düşünce yardımı ile elde edilen hafıza, hatırlama ve yoğunlaşma öğrenmede önemlidir.

Belirli mental araçları kullanarak hafızanın ve öğrenmenin artırılması metoduna MİNEMONİK denmektedir. Örnek olarak HOMES kelimesini hatırladığınızda Amerika’daki büyük göllerin isimleri akılınıza gelir. Bu göller Huran, Ontario, Michigan, Enie, Superior’dur. Hipnoz vasıtası ile zihinsel hayal gücünüzü aktive ettiğinizde hafızıya ulaşmada kolay bir yol olan hayal etmeyi aktive ederek kolayca öğrenebilirsiniz. Hukuk, polis akademisi ve diğer öğrenci gruplarının bulunduğu yerlerdeki zihinsel işlerde çalışanlar zor ve kapsamlı sınavları geçebilmek için kafalarında daha etkili çalışma yöntemleri düşünmektedirler. Bireylerin çoğu bilgilerine başvurulmak maksadı ile çağrıldıklarında veya herhangi bir konuda engin bilgilerine müracaat edildiklerinde gerilim içine girerler. Bu gerilim ve stress de öğrendiklerini hatırlama ve aktarmalarını güçleştirir. Sonuçta bilgi kapasiteleri azalır ve inhibisyona uğrar. Bizim klinik çalışmalarında hipnoz , mülakaat sınavları ve polis testlerinde başarılı bir uygulama alanı bulmuştur. Bu sınavlarda kişiler hipnozu kullanarak zihinlerindeki hayalleri nasıl aktive edip, nasıl gevşeyeceklerini öğrenmişlerdir. Bu şekilde bazı hayaller onların kafalarındaki ihtiyaçları olan depolanmış bilgileri emiyormuş gibi alıp çıkarır. Bu tip çalışmalar esnasında testlerde bireyler sanki yüksek kapasiteli bir kompütür gibi beyinlerindeki tüm bilgilerı çağırmayı hayal edebiliyorlardı. Herkes kendisi için spesifik bir imaj seçmiş idi. Bir polis memuru büyükannesinin sesini hayal ediyordu. Çünkü büyükannesi onun kafasında her türlü bilgiyi kendisine ulaştıran, ona kitap okuyan çocukluk döneminin temel figürü idi.

Büyük annesinin imajını kritik ettiğinde çocukluk dönemine ait bir çok hatıraları canlanıyordu. O gevşeme hislerini bu kaynaktan besliyordu. Bilgiyi hatırlama, öğrenme kapasitesini artırmaya muktedir olma kafasındaki bu güçten kaynaklanıyordu.

Öğrenme ve hipnoz, tabiatı itibarı ile sanki birbirine bağlanmış gözüküyor. A. Einstein bilimsel başarılarındaki temel özelliğin adolesan dönemde sahip olduğu hayal etme gücünden bahsetmesi ve hayal edebilmenin insana verdiği olumlu bir özellik olduğunu belirtmiştir. Çocukluk döneminden itibaren ışığın dağılımı ile ilgili düşünceleri vardı. Bu şekilde öğrenmeye kaabiliyeti artıyordu.

T. X. Barber isimli araştırıcı yaptığı araştırmada hipnozu kullanmanın indirekt olarak öğrenme kapasitesini artırdığını bulmuştur. Olumlu ototelkini kullanmak suretiyle yapılan deneysel öğrenci çalışmalarında, öğrenme kapasitelerinin artırıldığı tesbit edilmiştir. Bunlara verilen olumlu ototelkinler şu şekildedir;

1. Gevşeme ve sükünet hislerinizi kuvvetlendirin,

2. Çalışmalardaki ustalığınızı ve hoşlanma duygunuzu artırınız,

3. Canlılık ve enerji hislerinizi artırınız,

4. Vukufiyetinizi geleşitiriniz.

Olumlu telkinler zihinsel gevşemeye yardım ederek bilinçaltının daha da hür kalmasını sağlayıp, bilgilerin bilince çıkmasını temin eder. Böylece öğrenme proçesi kolaylaşmış olur. Halbuki negatif düşünceler ve gerilimler insanı öğrenmekten alıkoyan olumsuz etmenlerdir.

Sanat ve Hipnoz

HİPNOZUN SANATSAL YARITICILIKTA KULLANIMI

Yaratıcı düşüncenin kritik anı, duygu ve düşüncelerdeki bilinen klasik kalıpların terkedilmesi ile mümkündür. Bu esnada henüz zihne ulaşmamış entellektüel ve emosyonel alanlardaki bilgi ortaya çıkar.

Yaratıcılık, hatırlama ve hipnozda, birincil olarak sağ beyin yarım küresi aktivitesi etkindir. Eğer siz hipnoz pratikleri yapıyorsanız, sağ düşünce kalıplarınız daha çok uyarılacaktır. Bu durum da daha büyük yaratıcılık kabiliyetlerini ifade etmeye imkan tanınacaktır.
M. Erichson yaptığı araştırmada hipnoz altında iken insanın yaratıcı gücünün kesin bir şekilde arttığını göstermiştir.Sanatsal yetenekler sağ beyin yarım küresinin çalışmaları sonucu ortaya çıkmaktadır.Sanatsal gelişimin oluşabilmesi için sağ beyin yarım küresi çalışmalarının etkisi altında sol beyin yarım küresinin disiplini ile mümkündür. Hipnoz sağ mental düşünce kalıplarını aktive etmektedir. Bu şekilde hepimizde bulunan uykudaki sanatsal yeterlilik bir şekilde açığa çıkarılabilir. Dünyada, okullarda öğrencilere piyesler aracılığı ile yeteneklerinin nasıl ortaya çıkarılacağı öğretilmektedir.Böylelikle bir nevi otohipnoz yapılmaktadır.
Profesör B. Edwards tarafından yapılan araştırmada resim yapmada sağ beyin yarım küresinin etkisi araştırılmıştır. 5 kişiden oluşan bir gruptan bir insan yüzü çizmeleri istenmiş, daha sonra aynı grup hipnotik transa alınarak çizimleri tekrarlamaları istenmiştir. Sonuçta görülmüştür ki; iki grup resim karşılaştırldığında hipnoz altında yapılan resimler diğer resimlere nazaran çok çok iyi bulunmuştur. Sadece resimde değil müzik, bilim, iş hayatında da hipnoz ile yaratıcılık daha da artırılabilmektedir. Çünkü hipnoz esnasında insanlar daha geniş bir perspektiften hayal dünyalarını çalıştırabilmekte, sonsuz kombinasyonları rahatlıkla görebilmektedir