I.GİRİŞ
Anksiyete bir semptom olarak bir çok
mental hastalıkta karşılaştığımız bir belirtidir. Anksiyetenin
birey üzerinde fiziksel ve mental belirtileri mevcuttur. Anksiyetenin
psikolojik belirtileri arasında irritabilite, konsantrasyon
zorluğu, sese karşı hassasiyet ve yerinde duramama sayılabilir.
Ayrıca hafızanın zayıflaması, otonom sisteme aşırı yoğunlaşma
sonucunda kalp atımlarını hissetme ve bunu bir kalp krizi
gibi yanlış yorumlama ve buna bağlı algılama çarpıklıkları
ve düşünce bozuklukları da ortaya çıkabilmektedir.
Bu hastaların fiziksel belirtileri
sempatik sinir sisteminin aşırı aktivitesi ve kas geriliminin
yoğunlaşmasını sonucu ortaya çıkar. Gastrointestinal sistem
belirtileri olarak ağız kuruması, yutkunma zorluğu, epigastriumda
hassasiyet, hava yutmaya bağlı geğirme, bağırsak hareketlerinde
artma veya azalma oluşabilir.Solunum sisteminde; göğüste daralma
hissi, nefes almada zorlanma, ve aşırı nefes alıp verme meydana
gelebilir. Kalp damar sisteminde; çarpıntı, kalp üzerinde
ağrı veya huzursuzluk hissi, boyunda ve muhtelif bölgelerde
kalp atımlarının hissedilmesi görülebilir. Genitoüriner sistem
belirtileri olarak; sıs sık idrara çıkmak, idrar yaparken
yanma hissedilmesi, ereksiyon yetersizliği ve libido kaybı
söz konusudur.Kadınlarda menstrüel bozukluklar ve amenore
görülebilir. Merkezi sinir sistemi ile ilgili olarak kulak
çınlaması, görme bulanıklığı, karıncalanma hissi ve baş dönmesi
belirtileri tesbit edilebilir. Ayrıca müsküler gerilime bağlı
şikayetler olabilir. Özellikle skalp bölgesinde hissedilen
başağrıları mevcuttur. Uyku bozuklukları olarak; uykuya dalamamak,
sık sık uyanmak, kabuslar görmek, erkenden uyanmak ve tekrardan
uykuya dalamamak meydana gelebilir.
Anksiyete Bozuklukları DSM III, DSM
III-R ve DSM IV'ün tanı kriterlerinden ve anksiyetenin biyolojik
yapısının öğrenilmesi ile ilgili gelişmelerden çok etkilenmiş
hastalıklarındandır. DSM III-R'da obsesyonel bozukluklar anksiyete
bozuklukların bir alt tipini oluşturmaktadır. Ancak ICD-10'da
obsesyonel bozukluklar ayrı bir kategoride değerlendirilmektedir.
Anksiyete obsesyonel bozukluğun bir semptomu olarak kabul
edilmektedir.(Oxford) Fobik bozukluğun tiplerinin tanınmasında
da DSM II-R ve ICD-10 arasında da farklılıklar vardır Geçtiğimiz
yirmi yıl boyunca, Amerikan psikiyatristleri nörozlarla ilgili
psikodinamik oryantasyonlu yaklaşım tarzlarından ve formülasyonlarından
uzaklaşan bir anksiyete bozuklukları anlayışına sahip olmuşlardır.(Tablo
1, Tablo 2) Sonuçta "Nöroz" teriminin günlük klinik
çalışmaların dışına çıkarıldığı ve kullanılmadığı bir aşamaya
gelinmiş, bunun yerine mantıklı klinik kriterlerin üzerine
oturmuş ve sağlam temeller üzerine bina edilmiş çeşitli klinik
anksiyete bozukluklarına bölünmüştür.
Tablo 1: DSM II, DSM III, DSM III-R,
DSMIV'de Anksiyete Bozukluklarının Sınıflandırılması.
DSM II: DSM III DSM III-R DSM IV
Fobik Nöroz Fobik Bozukluk (F. Nöroz)
Agorafobi PA'lı, PA'sız Sosyal Fobi Basit Fobi Fobik Bozukluklar
Sosyal Fobi Basit Fobi Agorafobi PA'sız Fobik Bozukluklar
Sosyal Fobi Basit Fobi Agorafobi PA'sız
Anksiyete Nörozu Anksiyete Durumları
(veya Anksiyete Nörozu) Panik Bozukluk Yaygın Anksiyete Bozukl.
Anksiyete Durumları Panik Bozukluk -Agorafobili -Agorafobisiz
Yaygın Anksiyete Bozukl Anksiyete Durumları Panik Bozukluk
-Agorafobili -Agorafobisiz Yaygın Anksiyete Bozukl
Obsessif Kompulsif Nöroz Obsessif Kompulsif
Boz. (veya Obs. Komp. Nöroz) Obsessif Kompulsif Boz. Obsessif
Kompulsif Boz.
Histerik Nöroz Depressif Nöroz Nevrastenik
Nöroz Posttravmatik Stress Boz. Akut ve Kronik(Gecikmiş) Atipik
Anksiyete Bozuk. Somatoform Bozuk. Dissosiyatif Bozuk. Affektif
Bozuk. Posttravmatik Stress Boz Başka Yerde Belirlenmemiş
Anksiyete Bozuklukları. Posttravmatik Stress Boz Akut Stress
Bozukluğu Genel Tıbbi Şartlardan... Madde Kullanımından...
Başka Yerde Belirlenme- miş Anksiyete Bozukluk.
Tablo 2: DSM II-R ve ICD 10' Göre Anksiyete
Bozuklukları*
DSM II-R ICD 10
Sosyal Fobi Basit Fobi Agorafobi Panik
Ataksız Panik Bozukluk Agorafobili Fobik Bozukluklar -Sosyal
Fobi -Basit Fobi -Agorafobi
Panik Bozukluk (Agorafobisiz) Diğer
Anksiyete Bozuklukları Panik Bozukluk
Yaygın Anksiyete Bozukl Yaygın Anksiyete
Bozukl Miks Anksiyete Depressif Bozukluk
Obsessif Kompulsif Bozukluk Obsessif
Kompulsif Bozukluk
Posttravmatik Stress Bozukluğu Posttravmatik
Stress Bozukluğu
*Liste modifiye edilerek yapılmıştır.
Anksiyeteli bir hasta değerlendirildiği
zaman, klinisyenler bunun yanında anksiyetenin patolojik mi,
yoksa normal bir anksiyete mi olduğunu ayırmalıdırlar. Pratik
seviyede, patolojik anksiyete, normal anksiyeteden ayırdedilebilmelidir.
Bunun için; hastaların, ailelerin, onların arkadaşlarının
yardımlarından ve patolojik anksiyete teşhisi koyan klinisyenlerin
gözlemlerinden yararlanılmalıdır.
Değerlendirme, hastaların iç dünyalarını
belirten bilgilere, onların davranışlarına ve onların fonksiyon
kabiliyetleri üzerine oturtulmuş olmalıdır. Patolojik bir
anksiyetesi olan bir hasta komple nörofizyolojik bir muayeneye
ve belirlenmiş bir bireysel tedavi planına gereksinim duyar.
Klinisyen, bir çok tıbbi duruma bağlı olarak meydana gelen
anksiyeteyi ve diğer mental hastalıkları, özellikle depressif
hastalıkları gözönünde tutmuş olmalıdır. Çünkü çok açıktır
ki, belirli tiyatral durumlarda anksiyete ile cevap vermek
o kişinin avantajınadır.Bir kişi, patolojik anksiyete veya
anormal durumun zıddına anksiyete sınırları içinde konuşabilir.
Örneğin, sevdiği bir objeyi kaybetmekle veya ailesinden ayrılmak
ile tehdit edilmiş bir çocuk için anksiyete normaldir.
Yine aynı şekilde, okulda yaşanan
ilk gün çocuklar için, yeniyetmeler için ise ilk doğum günü
partisi, erişkinler için yaşlanmayı ve ölümü düşündüğü zaman
veya hastalıkla yüzyüze gelen herhangi biri için anksiyete
normaldir.
Anksiyete hayatın anlamını ve kendi
kimliğini bulmanın,belirsiz ve yeni şeyleri denemenin,değişikliğin,
büyümenin normal ve olağan bir komponentidir. Patolojik anksiyete
ise, bunun tersi olarak, onun süresi veya onun yoğunluğuna
bağlı olmaksızın ortaya çıkan bir uyarana, uygunsuz bir cevap
olarak ortaya çıkar.
II. ANKSİYETE BOZUKLUKLARI: GENEL BİLGİ
1.Anksiyete Nevrozunun Tarihçesi
Yaklaşık yüzyıl önce, S. Freud "Anksiyete
Nörozu" terimini türetmiş ve anksiyetenin iki tipini
tanımlamıştır.(Breuer and Freud 1893 1895/1955) Anksiyetenin
bir tipi kontrol altına alınamamış Libido'dan kaynaklanır.
Diğer bir ifade ile, fizyolojik olguların mental yansıması
olan,libidonun artmasına bağlı olarak ortaya çıkan seksüel
gerilimdeki fizyolojik artıştır. Bu tip bir gerilimin normal
boşalımı, Freud'a göre, cinsel ilişki yolu ile olur. Hernasılsa,
diğer cinsel uygulamalar,öyle ki,cinsel yoksunluk ve koitus
interruptus gerilimin boşalmasını önler ve güncel nöroz ile
sonuçlanır. Libidinal blokaja bağlı olarak anksiyetenin yükselmesinin
şartları sonucunda nevrasteni, hipokondriazis ve anksiyete
nörozu oluşur. Bunlar Freud'a göre biyolojik temele sahip
görünümlerdir.
Anksiyetenin diğer formu, baskılanmış
düşünce ve arzuların orijinal yapılarının sıkıntısının ve
endişesinin yoğun olarak hissedilmesi olarak, en güzel bir
şekilde karakterize edilebilir. Anksiyetenin bu formu, obsesyonel
nöroz, histeri ve fobi gibi psikonörozlardan sorumludur.
Freud, bilinen bu şartları ve onlarla
bağlantılı olarak ortaya çıkan anksiyeteyi, fizyolojik faktörlerden
ziyade psikolojik faktörlere bağlamaktadır.İntrapsişik çatışmalar
anksiyete ve psikonörozlara neden olur. Freud aktüel nörozda
gözlediğinden daha az dramatik ve daha az yoğun bir anksiyete
ile sonuçlandığını tesbit etti.
"Inhibitions,. Symptoms and Anxiety"(Freud
1926) isimli 1926'da yayınlanan kitabında Freud, anksiyete
ile ilgili yeni bir teori oluşturdu. Bu teoride, reel dış
kaynaklı anksiyete ve nörotik iç kaynaklı anksiyetenin her
ikisini de tehlikeli durumlara bir cevap olarak oluştuğuna
inanıyordu. Freud anksiyeteyi oluşturan durumların iki tipini
belirledi. Bunlardan biri doğum olayı ile ilk prototipini
yaşayan, içgüdüsel stimulusun karşıkonulmaz etkisidir.Bu tip
durumlarda ego'nun koruyucu bariyerleri basınç altında delinerek
dürtünün tüm etkinliğini ortaya çıkararak, travma ve mutsuzluk
durumunu oluşturur.
İkinci ve daha yaygın olan durumlar
ise, tehlikenin oluşturduğu durumlardan ziyade, tehlike beklentisi
içinde gelişen anksiyetenin oluşmasıdır.Organizmaya yönelik
yapılan bu tehdit, anksiyete belirtisi veya işareti olarak
algılanmaktadır.Bu anksiyete bilinçdışı seviyesinde hazırlanır
ve egonun kaynaklarını, tehlikeyi bir başka alana yönlendirecek
şekilde mobilize etmeye hizmet eder. İnternal ve eksternal
kaynaklı tehlikelerin her ikisi de düşmana karşı korumaya
yönelik düzenlenmiş ego'nun özgün defans mekanizmalarına götüren
bir sinyal sistemi olarak ortaya çıkmış olabilir veya içgüdüsel
uyarının derecesini kontrol altına almaya yönelik olabilir.
2.Normal Ansiyete
Anksiyete duyusu hemen hemen bütün
insanlar tarafından yaygın olarak tecrübe edilmiş bir duygudur.
Bu his, endişenin belirsiz hissi, hoşnutsuzluk yaygınlık hisleri
ile karakterizedir.Genellikle otonomik semptomlar vasıtası
ile kendini ifade eder. Otonomik semptomlar başağrısı, terlemek,
çarpıntı, göğüste sıkışma hissi, hafif mide rahatsızlığı şeklinde
olur. Anksiyeteli bir şahıs, aynı zamanda huzursuzluk da hissedebilir.
Bu nedenle uzun süre boyunca ayakta
veya oturma durumunda kalmaya muktedir değildir. Belirli semptom
kümeleri halk arasında oluşan anksiyete esnasında çeşitli
tiplerde olur.
2.1. Korku ve Anksiyete
Anksiyete, haber verici bir sinyaldir.
O, tehdidin şiddet derecesini şahsa bildiren ve tehlikeyi
haber veren şeydir. Korku, benzer şekilde haber verici bir
işarettir. Anksiyeteden farklılaştırılmıştır. Korku bir tehdite
karşı organizmanın cevabıdır. Bu tehdit bilinen, dıştan gelen,
belirli veya kaynağında çatışma olmayan şeydir. Anksiyete
ise yine bir tehdite cevaptır. Ancak bu bilinmeyen, içten
gelen, belirsiz veya kaynağı tartışmalı olandır.
Korku ile anksiyete arasındaki fark
olgu tarafından belirlenir. Freud'un ilk tercümelerinde "angst"
sözcüğü, anksiyete olarak yanlış bir şekilde tercüme edilmiştir.
Bu söz Almancada korku için kullanılmaktadır. Freud kendi
kendine genellikle bu farktan habersizdi. Bu fark, korkunun
bilinen, eksternal objelerden, anksiyetenin ise bilinç dışı
obje ve baskılanmış materyalden oluştuğu bağlantısıdır. Farkı
ayırt etmek zorluk arzedebilir. Çünkü korku, dış dünyadaki
diğer bir objenin yer değiştirmiş içsel bir objeye, baskılanmış
ve bilinçdışı materyale bağlı olarak da meydana gelebilmiş
olmasıdır. Mesela, bir genç köpek sesinden korkuyor olabilir.
Çünkü o, köpek havlamasını babası ile bilinçdışı olarak alakalandırmakta
ve baba korkusunu bu şekilde güncellemektedir.
Post-Freudiyan psikanalitik formülasyonlara
giderken, korku ve anksiyetenin birbirinden ayırt edilebilmesi
psikolojik analizle mümkündür. İkisi arasındaki temel fark
anksiyetenin kronik bir olay, korkunun ise akut bir olay olmasıdır.
Bir caddeden karşıdan karşıya geçerken hızla yaklaşmakta olan
arabanın bizde oluşturduğu duygu korkudur.
Charles Darwin "Fear" sözcüğünü
iki basit temel kelimeye indirgedi. Bunlar, aniden oluşan
ve tehlike doğuran. Burada süre olgusu, korku ve anksiyetenin
nörofizyolojik bir fenomen olarak yorumlanmasından hayati
bir öneme haiz olduğu görülmektedir. 1896 yılında Darwin terör
içinde olan akut korku olgusunu aşağıdaki parça ile psikofizyolojik
tanımlamasını yaptı.
Korku genellikle, şaşkınlıktan önce
gelmektedir ve birbirlerine yakın iki duygudur. Bu iki duygu
hemen aynı anda derhal bir canlanma duygusunu oluşturur. Korku
ve şaşkınlık esnasında gözler ve ağız geniş olarak açılmıştır
ve kaşlar kalkmıştır. İlk etapta korkmuş olan şahıs, hareketsiz
ve soluksuz bir vaziyette durmaktadır veya şahıs yere çömelmiş
bir vaziyetle sanki içgüdüsel olarak kaçmaya hazırlanmaktadır.
Kalp vurumları süratli ve şiddetlidir.
Böylece çarpıntı ortaya çıkar veya kaburgaların üzerine vurgu
yapar. Fakat bu durum genellikle alışkın olunan kalp çalışmasından
daha verimli bir sonuç elde etmek konusunda oldukça yüksek
tereddütler oluşturmaktadır. Böylece kanın büyük bir kısmı
vücudun tüm parçalarına ulaştırılır. Bayılma durumu esnasında,
vücudu korumaya yönelik olarak deriden kan çekilir ve deri
hemen soluklaşır. Yüzeydeki bu soluklar, muhtemelen, derinin
küçük arterlerinin kontraksiyonu sonucu olarak ortaya çıkan
bu durum, vazomotor merkez tarafından duygulanıma göre oluşmaktadır.
Derideki bu durum, büyük bir korkunun etkisi altında oldukça
yoğun yüklenmiş duygulanım vasıtası ile oluşur. Biz bu olağanüstü
ve açıklanmamış durum karşısında bu olguya bağlı olarak aniden
oluşan terleme ile karşı karşıya kalırız. Bu mayi salınımı
bütün durumlarda tesbit edilen bir belirtidir. Bu esnada deri
yüzeyi soğuktur ve bu yüzden soğuk bir ter ile karşılaşır.
Deri üzerindeki kaslar erekte olmuştur ve yüzeysel kaslar
titremektedir. Kalbin bozulmuş olan hareket düzeni ile birlikte
solunum hızlanmıştır salgı bezleri kusurlu salgı işlemi yapar.
Ağız kurumuş ve genellikle açılıp kapanmaktadır. Biz görürüz
ki, bu açık ve belirgin korku altında esnemeye doğru kuvvetli
bir eğilim hissederiz. En iyi belirlenmiş semptomlardan biri,
vücudun kaslarının tamamının titremesidir. İlk gözlenen ise
dudakların titremesidir. Bu nedenden dolayı ve ağızın kuru
olmasına bağlı olarak, şahsın sesi kuvvetli veya belirsiz
veya kısık olabilir.
Terörün şiddeti ile birlikte artan
korkuyu biz çarpıtılmış sonuçlarız, çok şiddetli duyguların
etkisi altında gözlemleriz. Kalp şiddetli bir şekilde vurur
veya bayılma ve hareketler sonucu düşebilir. Bu esnada sanki
ölüm solukluğu vardır, solunum sanki durmuştur. Burun kanatları
geniş olarak açılmıştır. Dudakların konvulsif hareketleri
ve solunum vardır. Göğüs kafesi üzerinde bir titreme, gırtlak
iç çekişi zor nefes alıcı bir durum, göz küreleri terör yaratan
objeye fikse olmuş veya onlar istemsiz bir şekilde bir yönden
öbür yana dönüp durmaktadır. Pupiller şiddetli bir şekilde
genişlemiş. Vücudun tüm kasları gerilmiş olarak veya istemsiz
bir şekilde konvulsif hareketler yapabilir. Eller peşpeşe
açılıp, kapanabilir ve aynı zamanda genellikle seğirme hareketleri
de eşlik etmektedir. Kollar dışarı uzatılmış olabilir. Sanki
korkunç tehlikeye karşı bir tedbir alınmıştır.
Diğer bazı olgularda, aniden ve kontrolsüz
bir yönelimle paldır küldür kaçar ve bu o kadar kuvvetli olur
ki, en cesur askerler bile bu ani panik etkisi altına girebilir.
2.2. Anksiyeteye Adaptasyon Fonksiyonları
Anksiyeteyi haber verici bir sinyal
olarak basit bir şekilde belirlediğimiz zaman, temelde korku
gibi aynı emosyonel yapıyı gözönünde bulundurmuş olabiliriz.
Anksiyete, iç veya dış tehlikeyi haber veren bir uyarandır.
O, hayat koruyucu bir özelliğe sahiptir. Daha alt seviyede,
anksiyete aşağıdaki olumsuzlukları haber veren bir uyarıcıdır.
Bu belirtiler arasında vücudun parçalanması, ağrı, mutsuzluk,
muhtemel cezalandırmalar veya sosyel früstrasyonlar veya vücudun
ihtiyaçları, sevilen birinden ayrılma, birinin durumuna veya
başarısına gözdağı veya bütünlüğe birliğe olan tehditler sayılabilir.
Bu şekilde şahıs yapılan tehditten korunmaya yönelik gerekli
tedbirleri almaya ve bu olumsuzlukların etkisini azaltmaya
gayret eder. Mesela, günlük hayatta tehditlerden korunmanın
yolu, bir imtihan için hazırlanma çok ciddi ve yoğun sıkıntıyı
azaltmaya yarayan bir uygulamayı içerir veya son trene yetişmek
için koşmaya mecbur olmak gibi. Bu şekilde, anksiyete dağılmayı
önler. Çünkü anksiyete şahsa gerekli tedbirleri alması için
önceden tehlikeyi haber vermiştir.
2.3. Stress, çatışma ve anksiyete
Egonun temel fonksiyonu iç dünyamız
ile dış dünya arasında bir denge sağlamaktır. İçten gelen
uyarılarla dış dünyanın realitesi arasında bir denge kurulursa
ego fonksiyonunu başarı ile yapmış demektir. Eğer bir denge
korunamaz ve dengesizlik ortaya çıkarsa, yani iç dünyamızın
talepleri ile dış dünyanın gerçekleri çatışırsa dengesizlik
ve kararsızlık meydana gelir. Bu da kronik anksiyete olarak
algılanır.
Bu çatışma hastanın iç dünyasından
gelen impulsif dürtüler(örneğin, agresivite, seksüel veya
bağlanma ihtiyaçları v.s.) ile bilinç arasında, veya dış dünyanın
gerçekleri ile kişinin egosu veya iç dünyası arasında oluşabilir.
Bu denge bozukluğuna ÇATIŞMA demek mümkündür.
İnsanlararası ilişkilerimiz, sosyal
olaylardaki rolümüz, toplumdan beklentilerimizdeki iç dünyamıza
uygun olmayan sonuçlar, çatışmaların kaynağını oluşturabilir.
2.4. Psikolojik ve Bilişsel Semptomlar
Anksiyetenin iki temel komponenti
tesbit edilmiştir. Bunlar;
1-Farkında olunan fizyolojik duyumlar.(örneğin:
çarpıntı ve terleme gibi)
2-Korku ve sinirlilik halinin hissedilmesi.
Anksiyetenin motor ve visseral etkilerine
ilaveten; Anksiyete, düşünceyi, algılamayı ve öğrenmeyi de
etkiler. Anksiyete konfüzyona, algılamanın çarpıtılmasına
neden olur. Algılamanın çarpıtılması sadece yer ve zaman adaptasyonu
ile ilgili olmayıp tüm dış dünyadaki olaylar ve insanlarla
bağlantılı olarak ortaya çıkmaktadır. Bu distorsiyonlar, konsantrasyon
gücünün azalmasına bağlı olarak öğrenmeyi olumsuz yönde etkiler,
hafızayı ve hatırlamayı zayıflatır, olaylar arasındaki bağlantıyı
bulmakta zorluk yaratır.
Emosyonların bilişsel sfera üzerine
olumsuz etkilerinden biri de selektif algılama yapmasıdır.
Kişi korkusuna ve endişesine bağlı olarak olayların veya olguların
belirli yönlerini algılar, diğer kısımlarını algı dışı bırakabilir.
Dolayısı ile cevaplarda selektif algılama
hatalarına bağlı olarak, korku ile birlikte yanlış ve hatalı
,şekilde bir algılama ortaya çıkar. Bu da kısır bir döngüyü
yaratır. Yanlış algılama, yanlış cevabı doğurur. Bunun sonucunda
anksiyete daha da artar ve algılama daha da bozulur.
3.Patolojik Anksiyete
3.1. Psikolojik Teoriler
Psikolojik teorilerin temel üç okulu
vardır. Bunlar;
1- Psikanalitik
2- Davranışçı
3- Varoluşçu
Bu üç temel teori anksiyeteye bir bakış
açısı getirmişler ve bu bakış açıları ile de tedavi planlarını
şekillendirmişlerdir.
3.1.1. Psikanalitik Teori
Freudun anksiyete ile ilgili görüşlerini
1895'te yayınladığı "Obsesyonlar ve Fobiler"(Freud
1895b[1894]) 1895 teki kitabı "Histeri Üzerine Çalışmalar"(Breuer,
Freud 1893 1895) ve en son 1926'da yayınlanan "İnhibisyonlar
, Semptomlar ve Anksiyete"(Freud 1926) kitabında görmek
mümkündür. Freud bu kitabında anksiyeteyi baskılanmış dürtülerin
bilince çıkmak için represente edilmesi ve deşarj yolları
bulmak için egoyla verdiği bir işaret olarak değerlendirmektedir.
Bu sinyal sistemi ile bilinçdışı dürtü ve duygular egonun
bilinçli alanına çıkmak ister. Bu basınç gittikçe artar. Bu
basıncın artması ile birlikte anksiyetenin yoğunluğu da artar.
Bu basınç ve anksiyetenin şiddeti kritik değeri aşarsa, o
zaman panik atak ortaya çıkar. Represyonun yalnız başına bir
savunma düzeneği olarak kullanılması, egonun savunma düzeneklerinde
semptom değiştirme veya ona eşdeğer diğer türevi olmadan başvurulan
bir çözüm yoludur. Bu durumda represyon sayesinde bilinçdışı
dürtüler, fanteziler ve emosyonlar ve onların bağlantıları
bilinçdışına tekrar geri gönderilir. Bir savunma düzeneği
olarak represyon başarısız ise, o zaman diğer savunma düzenekleri
devreye girer. Mesela konversiyon reaksiyonu,yer değiştirme,
veya regresyon olabilir. Bu şekilde semptom formasyonu ile
sonuçlanabilir. Başarılı olamayan represyon sonucunda ortaya
çıkan diğer savunma düzenekleri ile bir semptom profili ortaya
çıkar ki, bu da klasik nevroz hastalığının herhangi bir klinik
görünümünü ortaya koyar. Bu durumda karşımıza histeri, fobi
ve obsesif-kompulsif nevroz çıkar. (Cooper 1985., Michels
ve ark. 1985., Nemiah 1988)
Psikanalitik teoriye göre anksiyeteyi
oluşturan 4 ana komponent vardır. Bunlar: (Klein 1948., Flescher
1955)
1- İd veya impulsif anksiyete
2- Ayrılık anksiyetesi
3- İğdiş edilme anksiyetesi
4- Süperego anksiyetesi
Anksiyetenin bu varyasyonları kişiliğin
bu psikoseksüel gelişim ve büyümenin çeşitli türlerinde karşımıza
çıkar. (Gabbard 1990)
İd veya impulsif anksiyeti: (Freud
1895a [1894]/1962) İnfant döneminde bebeğin talepleri perspektifinde
ortaya çıkar. Bebek bu dönemde tamamen pasif ve annesinden
ihtiyaçlarını gidermesini bekler. Olaylar üzerine herhangi
bir kontrolü yoktur.
Seperasyon anksiyetesi ise preodipal
dönemden, infant döneminden sonra ortaya çıkar. Bu dönemde
sevgi objesinin kaybından dolayı korkmaya bağlı ortaya çıkar.
Bebek için önemli olan sevgi objesi ailesi veya annesidir.
(Faravelli ve Pallanti 1989) Onun vasıtası ile dış dünya üzerine
bir hakimiyet kurabilmekte ve varlığı ancak onun ile devam
edebilmektedir. Bu sevgi objesinin uzaklaşması veya kaybedilmesi
tehdidi bu ankiyeteyi oluşturan temel şeydir. (Klein D.F.
1964., Bowyby 1973., Cooper 1985) Bu çalışmayı köpek ve maymun
gibi hayvan modellerinde göstermek mümkün olmuştur. (Scott
1975., Suami ve ark. 1978) Oluşturulan anksiyete ve panik
atağı imipramin ile kontrol altına almak mümkün olmuştur.
(Gittelman-Klein ve Klein 1971., Weisman ve ark. 1984)
Kastrasyon anksiyetesi ise ödipal gelişme
döneminde ortaya çıkan bir anksiyete türüdür. Çocuğun psikoseksüel
gelişimi ile ilgili olarak geçirilen bu süreçte çocuğun hissetdiği
korkuları içerir.
Süperego anksiyetesi ise ödipal dönemi
aşmış, prepubertal dönemdeki çocuğun gelişen süperegosunun
baskısına bağlı hissedilen anksiyetedir.
Psikanalistler arasında anksiyetenin
tabiatı ve kaynağı hakkında farklı görüşlerde ileri sürülmüştür.
Otto Rank, anksiyetenin temel kaynağını
doğum travmasına bağlamıştır.
Harry Stack Sullivan anksiyetenin kaynağını
erken çocukluk döneminde çocuk ile anne arasındaki ilişkilere
bağlar. Annenin anksiyetesinin çocuğa geçtiğini kabul eder.
Sonuç olarak psikanaliz okul, anksiyete
bozukluklarının tedavisini genellikle uzun süreli içgörü yaklaşımlı
terapilerle veya transferans olgusu ile klasik-psikanalitik
terapilerle yapmaya çalışırlar.
3.1.2. Davranışsal Teori
Anksiyetenin davranışsal veya öğrenim
teorisi anksiyeti hastalıklarının tedavisinde çok yararlı
bazı yaklaşım metodlarını geliştirmiştir. Anksiyete ile ilişkili
olarak davranış teorisinin temelini, çevrede meydana gelen
spesifik çevresel uyaranlara karşı bireyin oluşturduğu bir
şartlanma cevabı oluşturur.
Klasik şartlanma modeli içinde mesela
bir şahsın herhangi bir yiyeceğe karşı allerjisi yokken bir
gün restoranda kontamine olmuş bir gıda yedikten sonra hastalanmış
olabilir. Daha sonra bu şahıs başkaları tarafından hazırlanmış
tüm gıdalara karşı tepkisellik içine girebilir.
Veya alternatif muhtemel bir sebep
olarak ta ailesinden öğrendiği yaklaşım tarzları ile (sosyal
öğrenme teorisi) bazı durumlara karşı anksiyete geliştirebilir.
Bu şekilde bu hastalar, anksiyejenik
stimulusların tekrarlanan ekspojure tedavisi vasıtası ile
desensitizasyonun bazı şekilleri ile tedavi edilir. Bu desensitizasyon
programına bilişsel psikoterapik yaklaşımları da ilave etmek
mümkündür.
Yılların gelişimi ile anksiyete bozukluklarında
bilişsel tedavilerde büyük yol katetmişlerdir.Bilişsel teoriye
göre anksiyete hastalıklarının temelinde düşüncenin yanlış
yönlendirilmesi vardır. Düşüncenin distorsiyonu ve yanlış
düşünce şemaları ile bozuk davranışlar ve emosyonel hastalıklar
ortaya çıkmaktadır. Bu yanlış modelleme, mesela panik bozuklukta
ortaya çıkar. Buradaki temel yanlış düşünce ölüm korkusu ve
kontrolünün kaybedileceği yanlış inancıdır. Sonuçta anksiyetenin
veya korkunun fiziksel belirtileri (çarpıntı, taşıkardi) ortaya
çıkar panik atağı meydana getirir. (Barlow ve ark. 1989.,
Beck ve ark. 1992., Michelson ve ark. 1990., Salkovskis ve
ark. 1986)
3.1.3. Varoluşçu Teori
Varoluşçu teoriler genel anksiyete
bozuklukları için bir model geliştirmişlerdir. Kronik anksiyete
hissinde herhangi belirlenmiş bir stimulus yoktur.
Bunlara göre ölümün çaresizliği ve
kaçınılmazlığı karşısında hissedilen ve derinden yaşanan memnuniyetsizlik
hissi sonucu anksiyete ortaya çıkar. Anksiyete hayatı anlamlandıran
ve varolmanın bir aracı olarak veya hissetmenin bir aracı
olarak kullanılmaktadır. Varlığın ve anlamın, derin boşluğuna
veya anlamsızlığına karşı kişinin geliştirdiği bir cevaptır.
Varoluşçu yaklaşım nükleer silahlar
gelişiminden sonra daha çok dikkat çekici olmuş olabilir.
3.2. Biolojik Teoriler
Anksiyete odaklı biyolojik teoriler,
anksiyetenin hayvan modelleri ile yapılan preklinik çalışmalar
ile geliştirilmiştir.(S.T.Mason ve H.C.Fibiger 1979) Konunun
insan açısından değerlendirilmesi ve araştırılması ise psikoterapik
ilaçların etkileri ve temel nörosciensin gelişimleri ile yapılmıştır.
(Bloom ve ark., Aston-Jones ve ark. 1984)
Çalışmanın bir kutbunda anksiyete bozuklukları
olan hastaların, psikolojik çatışmaların sonuçlarını yansıtan
ölçülebilir biolojik değişkenlerin tesbit edilmesi düşüncesi
varken, çatışmanın diğer kutbunda, psikolojik çatışmaları
oluşturan biyolojik faktörler vardır. Her iki durumda spesifik
şahıslarda bulunabilir ve hassasiyeti olan bireyler üzerine
yapılanmış biyolojik özelliklerin boyutları anksiyete bozukluğu
semptomları olan semptomlu bireyler arasında tesbit edilebilir.
3.2.1. Otonomik Sinir Sistemi
M.S.S'nin uyarılması belirli semptomlara
neden olur. Bunlar kardiovasküler (mesela, taşhikardi), muskuler
(mesela başağrısı), gastrointestinal (mesela diare) ve solunumla
ilgili (mesela taşipne) belirtileridir. Anksiyetenin bu periferik
belirtileri ne anksiyete bozuklukları ile ne de anksiyetenin
subjektif belirtiler ile korelasyon göstermektedir.
20. YY'ın. ilk üç çeyreğinde, Walter
Cannan köpekler tarafından sıkıştırılan ve korkutulan kediler
üzerinde bir çalışma yapmıştır. Korkunun fizyolojik ve davranışsal
belirtilerinin adrenalden salınan epinefrin ile ilgili olduğunu
göstermiştir.
James Lange'in teorisine göre subjektif
anksiyete durumu periferal fenomenlere hemen bir cevap niteliğindedir.
Şu andaki genel düşünce M.S.Snin oluşturduğu anksiyete de,
periferal belirtiler ön planda gelmektedir. Sadece bu konuda
feokromostoma gibi o anda oluşan spesifik periferal nedenler
bunun dışındadır.
Anksiyete bozukluğu olan bazı hastalar,
özellikle panik bozukluğu olanlar MSS'nin artmış, sempatik
tonusuna sahiptirler, tekrarlanan stimulasyonlarla yavaş gelişen
bir adaptasyon olur, orta uyaranlara ise şiddetli cevap gelişir.
3.2.2. Nörotransmiterler
Anksiyete üzerine yapılan hayvan çalışmalarında
ve hastalıkların tedavisinde kullanılan bu tür ilaçların temelinde
üç büyük nörotransmedyatörün bağlantısı vardır. Bunlar, nörepinefrin
(NE), seratonin (S) ve d-aminabütirik asit (GABA)'dir.
Anksiyete ile ilgili temel nöroscience'le
ilgili bilgilerimizin çoğu, psikoaktif ajanlar ve davranış
kalıplarının üzerine hayvanlarla yapılan denemeler sonucunda
elde edilmiştir.
Anksiyete ile ilgili hayvan modellerinden
biri çatışma testidir. Bu çalışmada hayvana simultan olarak
pozitif (gıda) ve negatif (elektrik şok) stimuluslar verilir.
Anksiyolitik ilaçlar (mesela, benzodiazepin) bu duruma hayvanın
adaptasyonu temininde kolaylıkla gösterir. Diğer bir ilaç
(mesela, amfetaminler) hayvanın davranışsal cevabını ileri
derecede bozar.
-Norepinefrin (NE)
Anksiyete bozukluklarında NE'nin rolünü
belirleyen genel teori, etkilenmiş hastaların Noradrenerjik
sistemlerinde patlamalarla seyreden aktivite artışı ve zayıf
işleyen regülasyon sisteminin bulunmasıdır.(Dimsdale ve Moss
1980)
Noradrenerjik sistem, hücre bedenleri
için rostral ponsun locus cereleusuna yerleşmiştir. İlave
olarak bu hücrelerin aksonları vasıtası ile cerebral kortekse,
limbik sisteme, brainsteme ve spinal korda ulaşmaktadır.
Hayvanlarla yapılan çalışmalarda locus
cereleus stimulasyonu ile, hayvanlarda bir korku cevabının
oluştuğu ve aynı bölgenin inhibisyonu ile tam bir küntlük
elde edildiği veya korku cevabını oluşturmak kabiliyetinin
tamamen blokaja uğradığı tesbit edilmiştir.
İnsanlardaki çalışmalarda ise, panik
bozukluğu olan hastalarda, b-adrenerjik agonist (mesela, isoproterenol
(isuprol) ) (Frohlich ve ark. 1969., Rainer ve ark. 1984.,
Gorman ve ark. 1989b) ve a 2-adrenerjik antagonistler [mesela,
yohimbine (yocon)] panik atağını ciddi ve süratli bir şekilde
uyarabilmektedir. (Liebowitz ve ark. 1985a., Gorman ve ark.
1989b)
Tam aksi yönde ise, Klonidin(Catapres),
a2-adrenerjik agonisti, bazı deneysel ve terapotik durumlarda
anksiyete semptomlarını yatıştırmaktadır. . (Charney ve ark.
1984, Nutt 1989)
Anksiyete bozukluğu olan hastalarda,
özellikle panik bozuklukta, az tutarlılık gösteren bir bulgu
da, BOSta veya idrarda noradrenerjik bir metabolit olan 3-
Metoksi 4- Hidroksifenilglikol (MHPG) miktarın artmış olmasıdır.
(Charney ve ark. 1984)
-Seratonin (S)
Anksiyete bozukluklarının patogonezinde
seratoninin rolünün ne olduğunu araştıran çalışmalarda, bir
çok seratonin reseptör tipi tesbit edilerek uyarılabilmiştir.
Bazı anksiyete bozukluklarında terapotik etki için kullanılan
seratonejik antidepresanların (mesela, OKB'de kullanılan klomipramin)
gözlemlenmesi vasıtası ile ilginç bağlantılar tesbit edilmiştir.
Anksiyete bozukluklarından tedavide
kullanılacak bir seratonerjik tipi YA(5-Htta) reseptör agonisti
olan Buspiron (Buspar) yararlılığı, seratonin ve anksiyete
arasındaki bağlantıların olabileceğini bize düşündürmektedir.
Seratonerjik nöronların çoğunun hücre
gövdeleri rosral brainstemin Raphe nükleuslarında lokalize
olmuş, uzantıları ise cerebral korteks, limbik sistem (özellikle
amigdal ve hipokampus) ve hipotalamusa ulaşmıştır.
Seratonerjik sistemle ilgili olarak
hayvanlar üzerindeki anksiyetenin davranış cevapları üzerine
etkileri, benzer durumlardaki insanlar üzerinde daha az tutarlı
gözükmektedir.
M-Klorofenil piperin (MCPP) ile ilgili
birkaç rapor bildirilmiştir, seratonerjik ve nonseratonerjik
etkilerle ilgili bir ilaç, ve fenfluramine (Pondimin) (ki
bu seratonini serbest bırakan bir ilaçtır), anksiyete bozukluğu
olan hastalarda anksiyetenin yükselmesine neden olmaktadır.
Seratonerjik hallisünasyonlar ve stimulalarla
ilgili bir çok rapor yayınlanmıştır. Mesela, Lizergik-asid
dietilamid (LSD) veya 3-4-metilen diokrin metamfetamine (MDMA)
gibi ilaçları kullanan şahıslarda akut ve kronik anksiyetenin
birlikte gelişmesi ile bağlantılı olduğu bildirilmiştir.
-GABA
Anksiyete bozukluklarında d-amino
bütirik asidin (GABA) rolü, bulunduğundan bugüne kadar karşı
çıkılamayan kesin yararlılığı vasıtası ile çok kuvvetli bir
şekilde desteklenmiştir.
GABA, reseptörlerinde GABA'nın aktivitesinin
artması benzodiazepinler sayesinde sağlanır ve anksiyete bozukluklarının
bazı tipinde yararlılık gösterir.
Genelleşmiş anksiyete bozukluklarının
semptomları, düşük potensli benzodiazepinler vasıtası ile
çok yararlı bir şekilde düzeltilebilmektedir.
Yüksek potensli benzodiazepinler ise
(mesela, alpazolam) (Xanax) panik bozukluğu tedavisinde daha
etkindir.
Hayvanlarda yapılan çalışmalarda bir
benzodiazepinin inverse agonisti olan, b- karboline-3- karboksilik
asid (b-CCE) verildiğinde anksiyete bozukluğunun otonomik
sinir sistemi semptomlarının ortaya çıktığı görülmüştür. b-CCE
ilacı, gönüllü normal insanlarda da aynı etkilere neden olmuştur.
Bir benzodiazepin antogonisti olan,
flumazenin panik bozukluğu olan hastalarda ciddi hızlı panik
ataklarına neden olmaktadır.
Bu datalar araştırmacıları, anksiyete
bozuklukları olan, bazı hastalarda GABAa reseptörlerde anormal
bir fonksiyon olduğu düşüncesi ve hipotezine götürmektedir.Fakat
bu bağlantı direkt olarak ortaya konamamıştır.
3.3. Beyin Görüntüleme Çalışmaları
Spesifik anksiyete bozuklukları ile
bağlantılı olarak bir çok beyin görüntüleme çalışması yapılmıştır.
Bunlarla, anksiyete bozukluklarını anlamak için ciddi muhtemel
bulgulara ulaşılmıştır. Yapısal çalışmalar da [mesela, computerize
tomografide (CT) ve manyetik rezonans görüntülemede (MRI)]
beyin ventriküllerinin hacminin arttığı ile ilgili bulgulara
ulaşılmıştır.
Benzodiazepin kullanan hastaların zamanın
uzaması ile artmış bir korelasyon bulunmuştur.
Diğer bir çalışmada, panik bozukluklu
hastaları sağ temporal lobun içinde MRI ile spesifik bir defekt
tesbit edilmiştir.
Diğer bazı beyin görüntüleme çalışmalarında
sol hemisferle alakası olmayan sağ hemisferde anormal bulgular
rapor edilmiştir. Bu durum spesifik hastalarda anksiyete bozukluğu
semptomlarının gelişiminde beyin asimetrisinin bazı tiplerinin
önemli olabileceğini telkin etmektedir.
Fonksiyonel beyin görüntüleme çalışmalarında
(mesela, Pozitron emisyon tomografi (PET)) Singıl Foton emisyon
tomografi (SPECT) ve electro ensefalografi (EEG) çalışmalarında,
anksiyete bozukluğu olan hastalarda, oksipital ve temporal
bölgelerde, frontal kortekste çeşitli anormallikler rapor
edilmiştir. Bu çalışmada ise, panik bozuklukta parahipokompal
girusta bozukluklar bulunmuştur.
Anksiyete bozukluğu olan bu hastalarda
elde edilen bu bulgular, fonksiyonel cerebral patolojileri
bize demonstre edebilmektedir. Bu tesbit edilen patolojiler,
hastaların anksiyete bozukluğu semptomlarının nedeni olabilir.
3.4. Genetik Çalışmalar
br> Anksiyete bozukluklarının gelişiminde
bazı genetik komponentlerin azda olsa etkisinin olabileceği
ile ilgili genetik çalışmalar ve bunların sonuçları mevcuttur.
Panik bozukluğu olan hastaların hemen
hemen yarısında en az bir akrabasında bozukluk mevcuttur.
Diğer anksiyete bozukluğunda risk bu
kadar yüksek değildir.Birinci derece akrabalarından anksiyete
bozukluğu olan hastalarda, diğerlerine göre hastalığa yakalanma
riski daha yüksektir.
Evlat edinme çalışmaları ile ilgili
herhangi bir çalışma yayınlanmamıştır.
İkiz çalışmaları, anksiyete bozukluklarında
genetiğin bir etkisi olduğu hakkındaki hipotezi desteklemektedir.
(Torgersen 1983)
3.5. Nöroanatomik Yaklaşımlar
Locus Sereleus ve Raphe Nukleus'a
ilk etapta limbik sisteme ve beyin korteksine bağlanır. Beyin
görüntüleme teknikleri ile yapılan çalışmaların sonuçlarına
göre, anksiyete bozukluklarının nöroanatomik uzantıları ile
ilgili çoğu oluşturulmuş hipotezin odağı bu sahalar üzerine
kurulmuştur. (Redmond ve ark. 1979)
3.5.1. Serebral Korteks
Frontal beyin korteksi parahipokampal
bölgeye, singulate gyrusa ve hipotalamusa bağlanmıştır. Böylece
bu bölgeler anksiyete bozukluğunun gelişmesinde etkili olabilir.
Temporal korteks, anksiyete bozukluklarında
diğer bir patofizyolojik alan olarak karşımıza çıkmaktadır.
Temporal lob epilepsisi ve O.K.B.'lu
hastaların bazılarındaki elektrofizyolojik ve klinik görünümlerin
benzerliği üzerinde durmak gerekmektedir.
3.5.2. Limbik Sistem
Bu bölge, noradrenejik ve seratonerjik
innervasyona ilaveten, yüksek konsantrasyonda GABAa reseptörleri
içerir.
Primatlarda yapılan ablation ve uyarı
çalışmalarında, anksiyetenin ve korkunun yerleştiği yerin
limbik sistem olduğu gösterilmiştir.
Limbik sistemin iki özel alanının literatürde
spesifik yetkilere sahip olduğu ileri sürülmüştür. Bu bölgelerin
aktivitelerinin artması bilinçli olarak septohipokampal yol
da ise anksiyete oluşmakta, ikinci olarak singulate gyrusta
aktivite artarsa o zaman obsessif kompulsif hastalığın patofizyolojisi
ortaya çıkmaktadır.
4. DSM. IV'e İlave Edilen Anksiyete
Hastalıkları
DSM. IV'de Anksiyete Hastalıklarına
bir takım alt gruplar ilave edilmiştir. Bunlar; Genel Tıbbî
Durumun Neden Olduğu Anksiyete Hastalıkları, Maddelerin Oluşturduğu
Anksiyete Hastalıkları, Başka Türlü Spesialize Edilemeyen
Anksiyete Bozukluklarıdır.
|