Kişilik ve Psikotik Bozukluklar

JOAN MURRAY-JOBSIS

İnsan Kaynakları Danışmanlığı, Chapel Hill, NC, USA

Çeviren: Uzm. Psk. Müge Akdağ

TARİHSEL SÜREÇ

İLK EVRE:CİDDİ PSİKOLOJİK SORUNLARI OLAN HASTALARDA HİPNOZUN KULLANIMINA KÖTÜMSER BAKIŞKişilik bozuklukları ve psikotik rahatsızlıkların tedavisinde klinik hipnoz uygulamaları bugünkü yerini 1800’lü yılların ortalarından bu yana birbirini izleyen safhalardan oluşan bir gelişim sürecinden geçerek almıştır. Psikotik bir hastada hipnozun başarılı olduğuna dair ilk rapor, 1838 yılında Esquirol tarafından bildirilmiştir. Esquirol hazırladığı bu raporda, 1813 ve 1816 yıllarında Abbe Faria ile birlikte ruhsal rahatsızlıklarda manyetizmanın etkisi üzerine yaptıkları deneylerden bahsetmektedir. Raporda belirtildiği üzere, bilinci bozulmuş akıl hastası ya da belli bir konu hakkında saplantısı olan onbir kadın üzerinde yapılan deneylerde, bu kadınlardan sadece bir tanesi manyetik etkiye tepkide bulunmuştur (Lavoie& Sabourin, 1980).

Daha sonraları ise, Lahey’li hekim Andries Hoek, 1868 yılında yayınladığı bir araştırmada, 1851 yılında psikotik bir hastayı hipnozla başarılı bir şekilde tedavi ettiğini bildirmiştir (Van der Hart& Van der Velden, 1987). Hoek’in yaptığı bu açıklamayı takiben, Fransız psikiyatrist Auguste Voisin de psikotik hastalarda kaydedilen olumlu klinik çalışmaları rapor etmiştir. Voisin raporunda hezeyanlı psikotik hastalarla yaptığı çalışmalardan bahsederken bu tür hastalarda hipnozun kullanımının tedavi edici etkisine dair aşırı taraftar bir yaklaşım sergilemektedir. Voisin aynı zamanda psikotiklerin %10’unun hipnoz edilebileceğine dair bir tahminde bulunmuştur.Bununla birlikte; Esquirol, Hoek ve Voisin’ın az çok ümit verici raporlarını izleyen muhtelif klinik raporlar, hipnoz ve ağır ruhsal sorunlara ilişkin farklı ve birbiriyle tutarlı olmayan sonuçlara işaret etmektedir. Pitres (1891), psikotiklerle yaptığı klinik incelemelerden yola çıkarak histerik olmayan hezeyanlara sahip kişilerde “telkine dayalı terapi”nin genellikle işe yaramadığı sonucuna varmıştır. Terrien’in (1902) kendi incelemelerinden çıkardığı sonuç ise, hipnozun genel olarak ağır ruhsal rahatsızlıkların tedavisinde faydalı olmadığı şeklindedir. Tuckey (1902) de ağır ruhsal rahatsızlıkların tedavisinde hipnozun başarılı olmasının oldukça zayıf bir ihtimal olduğunu belirtmiştir. Gilles de la Tourette (1889) ise, Pitres’in görüşüne kısmen katılarak, hipnozun sadece hezeyanlı histerikler ve manik hastalarda başarılı sonuçlar verdiğini bildirmiştir. Grasset (1916) hipnozun histerik psikotiklerde (-ki hipnotize edilebilirlerse) bir miktar iyileşme sağladığını belirtmekle birlikte, dikkat sorunu yaşayan psikotiklerde veya “gerçek psikoz” (true psychosis) vakalarında faydalı olmadığı görüşündedir. Genel olarak, 1800’lerin sonu ve 1900’lerin başında, hipnozun başarılı ve yararlı olduğuna ilişkin bazı bireysel vaka çalışmalarından söz edilmesine karşın klinisyenlerin çoğu, psikotiklerde hipnozun kullanılması ve bu hastaların hipnoz edilebilirliğine ilişkin oldukça kötümser bir yaklaşım sergilemiştir (Lavoie &Sabourin, 1980).

Bu kötümser yaklaşıma bir itiraz Wetterstrand (1902)’dan gelmiş, içinde bulunduğu döneme göre sıra dışı sayılabilecek bir kavrayış ve önsezi ile ciddi ruhsal rahatsızlıkları olan hastalarda hipnozu kullanırken karşılaşılan belli başlı zorlukları dile getirmiştir. Bu zorluklardan biri söz konusu hastaların hipnozu kabul etmesini sağlamak, diğeri ise yeterli bir zaman periyodu boyunca onların dikkat ve işbirliğini devam ettirebilmektir. Wetterstrand, dikkat ve işbirliği faktörlerine bağlı olarak, psikozun belli safhalarında hipnozun uygulanabilir ve faydalı olabileceği sonucuna varmıştır. Hatta daha da ileri giderek psikotik hastalarda hipnozun başarılı olabilmesi için hastanın öznel dünyasına ulaşmanın zorunlu olduğunu ileri sürmüştür. Wetterstrand, aynı zamanda hipnozun psikotik hastalarda hallüsinasyon ve tacize uğrama fikirlerini de kapsayan çeşitli semptomlar üzerinde etkili olduğu bazı başarılı klinik uygulamalardan bahsetmektedir.

Diğer taraftan; Copeland ve Kitching’in (1937) ağır ruhsal sorunlar nedeniyle hastaneye yatırılmış hastaların teşhis ve tedavi sürecinde hipnozun kullanıldığı bir çalışma hakkında verdikleri raporla kötümser ses yeniden yükselmeye başlamış ve adı geçen klinisyenler, bir şekilde dolaylı bir mantık yürüterek “gerçek psikotikler”in hipnotize edilemeyeceğine karar vermişlerdir. Copeland ve Kitching bu durumu şöyle ifade etmektedir: “Eğer hipnoz istidadı gelişseydi, teşhislerimizi iptal etmek zorunda kalırdık.”1

Psikotik hastalarda hipnozu kullanmanın zorluklarından söz eden klinik raporlar 1900’lü yılların ortalarına kadar varlığını sürdürmüştür (Schilder&Kauders, 1926. 1956; Kraines,1941; London, 1947). Buna karşın, söz konusu raporları veren klinisyenler aynı zamanda psikotik hastalarda hipnozla çalışmanın sınırlı ve özel alanlarda başarılı olduğunu daha sıklıkla vurgulamaya başlamıştır. Schilder ve Kauders, hastalığın başlangıcında nevrozun klinik tablosunu sergileyen şizofreni vakalarının hipnozla müdahale karşısında uysal olduklarından bahsederken, London, paranoyak bir duruma hipnotik bir müdahale uygulamakla klinik açıdan önemli malzemelerin açığa çıktığını dile getirmektedir.

GEÇİŞ EVRESİ: CİDDİ PSİKOLOJİK SORUNLARI OLAN HASTALARDA HİPNOZUN KULLANIMINA DAHA İYİMSER BİR YAKLAŞIM

Psikotik hastalarda hipnozun gücünün anlaşılması 1945 yılında Lewis Wolberg’in Johan R. adlı bir hastasının hipnoanalizi üzerine yazdığı kitabı yayınlamasıyla başlamıştır. Hebefrenik, şizofreni teşhisi ile bir hastanenin kronik hastaların kaldığı koğuşuna yatırılan Johan R. ile Wolberg’in bir terapi ilişkisine başlangıç yapması bir yıldan fazla zamanını almıştır. Terapiye geleneksel psikanalitik tekniklerle başlayan Wolberg, hasta psikanalitik tekniklerden serbest çağrışım yapmada zorluk yaşayınca, hipnozu denemeye karar vermiş, ancak ilk hipnoz girişimleri başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Bununla birlikte rüya yorumları terapinin sonuna doğru hastanın hipnozdan yararlanmasına ve neticede hipnoanalitik tedavinin olumlu bir şekilde sonuçlanmasına olanak sağlamıştır. Sonuç olarak Johan R., akıl hastalığına dair görünürde bir belirtiye rastlanmadığından taburcu edilmiş, tedavi sonrası yapılan Rorschach testi sonucunda da anksiyetenin, nevrotik veya psikotik eğilimlerin varlığını destekler bir anı elde edilememiştir. Wolberg’in 16 yıl sonra yaptığı izleme çalışması Johan R.’nin bağımsız ve üretken bir yaşam sürdürdüğünü göstermiştir.

Wolberg’in dönüm noktası niteliği taşıyan kitabını takiben, hipnozun psikotik hastalarda klinik açıdan gücünü anlamamızı sağlayan bir diğer büyük adım ise, Margarette Bowers’ın çalışmaları olmuştur. Bowers (Bowers, Berkowitz& Brecher, 1954) ciddi düzeyde ruhsal sorunları olan hastalarda hipnozun kullanılması fikrini, tek bir bireysel vakadan ağır akıl hastalıkları grubunun geneline yaymıştır. Bowers 1954 yılında 10’u psikotik olmak üzere, ağır hastalardan oluşan bir dizi hasta grubu ile yaptığı olumlu hipnoterapi çalışması üzerine bir rapor yayınlamıştır. Daha sonraki yayınlarında; 30 kronik, hastaneye yatması gerekmeyen bir dizi şizofrenle yaptığı hipnoz çalışmalarını özetlemiş ve genel bir grup olarak şizofren hastalarda hipnoz uygulamalarının sonuçlarını dile getirmiştir (Bowers, Berkowitz& Brecher, 1954; Bowers, 1961; Bowers, Brecher-Marer& Polatin, 1961; Bowers, 1964). Bowers aynı zamanda çoğul kişilik bozukluğu gösteren hastalarla yaptığı ilk hipnoz uygulamalarından elde ettiği olumlu klinik sonuçlardan da bahsetmektedir (Bowers& Brecher, 1955; Bowers, Brecher-Marer ve meslektaşları, 1971). O, yaptığı çalışmalardan yola çıkarak psikozun bir savunma olduğu sonucuna varmıştır. Bowers’a göre, terapistin görevi, sağlıklı benliğin psikotik hastanın dışarıya sergilediği savunmacı dış görünüm üzerindeki kaybolan hakimiyetini yeniden ele geçirmesine yardımcı olmaktır. Bowers, ‘sağlıklı benlikle bağlantıya geçme ve hakimiyetini yeniden kurma sürecinde terapiste yardımcı olma bakımından hipnozun güçlü bir araç olduğunu düşünmektedir.

1900’lü yılların ortalarında, Wolberg ve Bowers’ın öncülük edici ve yol gösterici bu çalışmalarını takiben kaynaklarda, ciddi düzeyde ruhsal sorunları olan hastalarda hipnozdan yararlanılan ardı arkası kesilmez bir klinik çalışma akınından söz edilmektedir. Scmidhofer (1952) psikotik mücadelede kıdemli hasta gruplarında gevşeme ve telkin aracılığıyla semptomlardan kurtulmanın söz konusu olduğunu dile getirmiştir. Danis (1961) ise, kendi şizofreni hastalarından bazılarının süregelen terapilerini devam ettirme ve bu sürece dayanabilmelerine yardımcı olmak üzere hipnozdan yararlanabildiklerinden bahsetmektedir. Stauffacher (1958) de paranoyak şizofren bir erkek hastanın hipnozla başarılı bir şekilde tedavi edildiğini tasvir etmiştir. Hastanın bastırılmış materyali açığa çıkarmasına yardımcı olmak için hipnozdan yararlanılmış, hasta geri gelen bu geçmiş yaşantılara ait malzemeden sağladığı iç görüden faydalanarak tam bir iyileşme haline ulaşabilmiştir .

Daha sonra 1959 yılında, Gill ve Brenman kendi çalışmalarındaki şizofreni hastalarının çoğunun görünürde hipnoza boyun eğmezken, bazı şizofrenlerin paradoksal bir biçimde hipnoza son derece olumlu yanıt verdiğinden söz etmektedir. Gill ve Brenman özellikle hastane personelinin çoğu tarafından ‘ümitsiz bir psikotik gözüyle bakılan ağır düzeyde şizofren bir kıza’ yapılan başarılı hipnotik müdahaleden söz etmektedir. Gill ve Brenman’ın bildirdiğine göre bu ağır derecede psikotik hastada gözlenen olumlu tepki ve klinik anlamda iyileşme, şüphe götürmez bir biçimde açık ve etkileyicidir.

Abrams (1963) da hastanede yatan ‘şizofrenik reaksiyon, ayırt edilmeyen kronik tip’ tanısı almış bir kadın hasta ile yapılan hipnoterapi çalışması ile ilgili açıklamada bulunmuştur. Hastanın semptomları halüsinasyon ve hezeyanları içermektedir. Daha önceki tedavi süreci esnasında hasta bir dizi tedavi yöntemi olan psikoterapi, elektrokonvülsif terapi ve ilaç tedavilerinden hiçbirine yanıt vermemiştir. Terapi sürecine hipnozun girmesiyle beraber, hastanın tedaviye karşı direncinde bir azalma olmuş ve böylelikle daha önceden kolayca erişilemeyen travmatik malzemeyi gündeme getirmesine imkan sağlamıştır. Sonuç olarak, tüm semptomlar yok edilmiş ve hasta kendisine hastanenin dışında bağımsız bir yaşam tahsis edebilmiştir.

Illovsky (1962) ise 80 kronik şizofrenle yaptığı grup terapisi çalışmasında hipnozdan yararlanmış ve elde ettiği ilginç sonuçları bildirmiştir. Bu hastalar ortalama 6 ile 8 yıldır hastanede yatmaktadır. Hastalarla büyük gruplar halinde görüşülmüş (bazen aynı anda 100-150 hasta), gevşeme ve egoyu yapılandırmak için telkinler verilmiştir. Hipnotik müdahaleye ek olarak hastalar trankilizanlarla tedavi edilmektedir. Hipnotik tedavi gruplarındaki hastaların iyileşme oranının hipnozla tedavi edilmeyen hastalarınkine kıyasla daha yüksek olduğu görülmüştür.

Bunun yanı sıra; Milton Erickson (1964, 1965), hipnozda dolaylı tekniklerin kullanımına ilişkin ünlü çalışmasını geliştirip yayınlarken, bir yandan da psikotik hastalarla yaptığı hipnoz çalışmalarına dair iki klinik rapor hazırlamıştır. Erickson 1964 yılında görsel ve işitsel halüsinasyonlardan yakınan 24 yaşındaki paranoyak şizofren bir kadında hipnotik müdahalenin başarılı olduğundan söz etmektedir. Erickson, hastanın direncinden istifade ederek ve dolaylı indüksiyon tekniklerini kullanarak bu son derece dirençli hastayı hipnozda tutabilmiştir. Sonrasında hasta, hipnozu terapi müdahalesi süreci için olumlu bir kaynak olarak kabul edebilmiştir. Erickson (1965) ikinci vaka raporunda, 25 yaşındaki psikotik bir erkek hasta ile yaptığı çalışmayı anlatmaktadır. Hastanın belli başlı semptomları karışıklık ve sözcük salatasından oluşmaktadır. Hastayı ilişki içinde ve nihayetinde terapide tutmak için dolaylı hipnoz teknikleri kullanılmıştır.

1967’de Biddle ciddi düzeyde psikotik bir hasta ile yapılan başarılı bir hipnoz çalışmasından bahseder. Hasta psikotik atak olduğu sırada ilk yetişkinlik dönemini seyreden bekar bir kadındır. Bu hasta, zihin bulanıklığı, hallüsinasyon, saldırgan davranış ve pisliği ile oynama, elleri ve dizleri üzerinde emekleme ve elbiselerini çıkarma gibi genel anlamda uygunsuz davranışlardan oluşan semptomlarla hastaneye yatırılmıştır. Hasta ile yapılan hipnoterapi çalışması uykuda gördüğü ve hipnoz altında telkinle oluşturulan rüyaların incelenmesi üzerine odaklanmıştır. Tedaviden 15 ay sonra Biddle hastanın hastaneden ayrılıp bir işe girerek ve evlenerek kendi yaşamının sorumluluğunu başarılı bir şekilde yeniden üstlenebildiğini belirtmiştir.

Guze (1967) ise şizofrenlerde hipnozdan yararlanabilmek için rehber terapi prensipleri formüle etmiştir. Guze, hipnozun hastanın hallüsinasyon, hezeyan ve düşünce bozuklukları gibi semptomlarının açığa çıkarılması ve daha sonra bunlara yeniden bir yön verilmesinde yararlı olduğunu görmüştür. O, hastanın imajinasyonuna (hayallerine, kuruntularına) sağlıklı bir yöne doğru rehberlik etmenin mümkün olabildiğince erken yapılmasının gerektiğini vurgulamıştır. Bununla birlikte Guze, hastanın tedavi sürecinde sadece üstesinden gelebileceği bir hızla yol almasının gerekliliği üzerinde de önemle durmuştur. Guze aynı zamanda hipnozun hastanın gizli psikotik yaşantısı ile bağlantıya geçmesinde terapiste yardım ettiğini ve bu şekilde terapistin, hastanın hem psikotik yaşantısının gerçekliğini kabul etmesine hem de onu daha sağlıklı bir yaşantı ve gerçekliğe dönüştürmeye başlamasına yardımcı olabildiğini düşünmektedir.

Worpell (1973), halüsinasyonları olan şizofren bir kadında hipnozun başarılı bir şekilde kullanıldığını anlatan bir rapor yayınlamıştır. Worpell’in belirttiğine göre, yapılan hipnoterapi uygulaması hastanın görünüşünde ve davranışlarında olumlu bir değişime yol açmıştır. Ayrıca halüsinasyonlarında da dikkate değer bir azalma olmuştur. Worpell, bu vakada uygun ilaç tedavisinin de önemli bir olduğundan söz etmiştir.

Zeig (1974) de paranoyak şizofrenlerle yaptığı çalışmasında, standart bir şekle bağlı kalmayan hipnotize etme tekniklerinden yararlandığını bildirmiştir. Şöyle der: “Hipnoza daha resmi bir başlangıç yaptığımda, psikotik hastalarla daha resmi indüksiyon tekniklerini kullandığımda görünüşe göre korkularını ve dirençlerini yavaş yavaş yatıştırmadığımdan dolayı az başarıya ulaştım.” Bu yüzden Zeig, metafor ve kelime oyunlarını kullandığı dolaylı gevşeme teknikleri hakkında açıklamada bulunmuştur. Bu dolaylı tekniklerin, paranoyak şizofren hastaların duydukları ‘sesleri’ kontrol altına almalarına veya yok etmelerine yardımcı olduğunu söylemektedir.

Scagnelli (1974, 1975, 1976, 1977) ise şizofrenler ve kişilik bozukluğu olan hastaların psikoterapi sürecine, hipnozun entegre edilmesi üzerine bir dizi çalışma yayınlamıştır. 1974 yılında yayınladığı bir makalede Scagnelli, akut şizofren bir erkek hasta ile gerçekleştirdiği başarılı bir klinik çalışmadan söz etmektedir. Hasta akut şizo-etkili bozukluk teşhisi ile iki kez hastaneye yatırılmıştır. Bu hasta birbiri ardı sıra açığa çıkan tehdit ve büyüklük hezeyanları sergilemektedir. Tehdit altında olduğuna ilişkin fikirleri içeren hezeyanlar, ölmek üzere olduğu ya da bir hayvana dönüşeceğine dair korkular etrafında dönmektedir. Büyüklük hezeyanları ise diğer hastaları iyileştirmekle görevlendirildiği hissi ile kendini göstermektedir. Bu hastanın anksiyete yüklü yetersizlik duyguları ile yüzleşmesine yardımcı olmak için hipnozdan yararlanılmıştır. Hipnoz yardımı ile hasta geçmiş yaşam deneyimlerine ulaşabilmiş ve onları yeniden çerçeveleyerek daha olumlu bir kendilik değeri algısı oluşturabilmiştir. Kullanılan özel hipnoz teknikleri şunlardır: Anksiyeteyi azaltmak için gevşeme egzersizleri, iç görü çalışması için hipnotik rüyalar, daha pozitif bir benlik kavramının gelişmesi için duyguları değiştirmeye yönelik hipnoz altında imaj dönüştürme çalışmaları ve hipnoz altında egoyu güçlendirici mesajlar verme. Hipnoterapinin yedinci ayında hasta artık hezeyanlı düşünce biçimlerinden kurtularak, yarım günlük bir işte çalışabilmiştir.

Bu bireysel vaka çalışmasını takiben Scagnelli (1975, 1976) ağır ruhsal sorunları olan çeşitli hastalarla yaptığı terapi çalışmalarını anlatan iki özet çalışma yayınlamıştır. 1976’daki çalışma, dört şizofren ve dört sınır kişilik hasta ile yapılan özel hipnoz çalışmasını anlatmaktadır. Şizofren hastalardan üçü ağır düzeyde rahatsız olup birkaç kez hastaneye yatırılmıştır. Sınır kişilik hastalardan üçü ise , 3 gün ile 3 ay arasında değişen periyotlarda hastaneye kaldırılmıştır. Sınır kişilik hastaların hepsi hipnozla tanışmadan önce birkaç yıldır terapi almıştır. Bu hasta grubu ile hipnozun kullanımında rastlanması olası özel problemler şöyle sıralanmıştır: kontrolü kaybetme korkusu, yakınlaşma korkusu, kendiyle ilgili olumsuz fikirlerden vazgeçmekten korkmak. Bu korkularla başa çıkmada izlenen yöntemler detaylı olarak anlatılmış, buna ek olarak psikotik ve sınır kişilik hastalarda başarıyla uygulanabilen özel hipnoz teknikleri ana hatlarıyla belirtilmiştir. Anksiyeteyi azaltmaya yönelik tekniklerin bu hasta gurubunda genel olarak uygulanabilir olduğu görülmüştür. Böylece hastadan hastaya değişen bireysel ihtiyaçlara göre değişiklik yapıldığı takdirde diğer hipnoz tekniklerinin de uygulanabileceği sonucuna varılmıştır. Raporda egoyu yapılandırma, iç görüyü sağlamak için serbest çağrışım, rüya üretimi ve analizi ve imaj değişimi yaratma teknikleri tanıtılmış ve detaylı bir biçimde anlatılmıştır. Scagnelli ayrıca bu raporunda ağır düzeyde ruhsal sorunu olan hastalarla gelecekte yapılacak hipnoterapi çalışmalarında ebeveyn ilişkilerini yeniden değerlendirmenin ve kendini ifade etme eğitiminin onları gelecekte de ağır rahatsızlıkları olan hastalarda hipnoterapi kullanımına yönelttiğini ileri sürmüştür.

Daha sonra 1977 yılında Scagnelli, şizofren kişilik bozukluğu gösteren bir hastanın hipnoterapi sürecini bir vaka inceleme çalışması olarak yayınlamıştır. Bu hasta ile hipnozu kullanmadığı normal terapi çalışmasında, ne zaman iç görü kazanmaya yönelik bir girişim olsa hasta yoğun anksiyete ile geri çekilme ve yetersizlik eğilimi göstermiştir. Bununla birlikte hipnoz, rüya üretimi ve analizi yöntemindeki potansiyel gücü ile terapi sürecine dahil edildiği zaman hasta, anksiyetesi azaldığı ve eskiye oranla daha az yetersizlik duygusu yaşadığı için terapide verimli bir şekilde çalışabilmiştir. Hipnotik rüya çalışmasında hasta kimlik karmaşası, belirsizlik veya birleşerek diğerinde yok olma kastrasyon ve ölüm temalarına ilişkin yoğun kaygılarının üstesinden gelebilmiştir. Diğer taraftan; hayal kurma sürecinde ‘yaratıcı kontrol’ tekniği ve oto hipnoz, hipnoz süreci esnasında hastaya kontrolünü yitirmediği hissini vermede ve bir psikotiğinkine benzeyen malzemeleriyle aşırı yüklenmeden başa çıkmasını sağlamada gerekli etkenler olarak görülmektedir. Hastanın kendi ifadesine göre, hipnoz sürecinde imgeleme, sembolleştirme ve metaforlar tek başına kelimelerle anlatamadığı şeyleri anlatmasına başka bir deyişle etkileşim kurmasına izin vermiştir.

1970’li yılların sonlarına doğru, kişilik bozukluğu gösteren hastalar ve psikotiklerle yapılan başarılı çalışmaları içeren vaka raporları yayınlanmaya devam etmiştir. 1977 yılında Berwick ve Douglas tarafından yayınlanan bir vaka raporunda iki paranoyak şizofren kadınla yapılan başarılı hipnoz uygulaması anlatılmaktadır. Kadınlardan biri eski kocasının ‘Şeytan’ olduğuna ve düşüncelerini yönettiğine inanmaktadır. Diğeri ise başına kötü şeyler gelsin diye kendisine “kara büyü” yapıldığına inanmaktadır. Her iki vakada da , geleneksel bir hipnoz tekniği olan gözü bir noktaya odaklama yöntemi kullanılmıştır. Daha sonra terapistler hastaların hezeyan sistemine girerek, onlara dış güçleri alt etmek üzere kendi güçlerinde artış olduğu şeklinde telkin vermiştir. Her iki hasta da olumlu tepki göstermiş, iç görü girişimi olmamakla birlikte, -hasta için artık- gittikçe yersiz ve gereksiz olmaya başladığı için hezeyan sistemleri ortadan kalkmıştır.

Sexton ve Maddox (1979) da psikotik olarak çöküş durumda olan üç kadın hasta ile yaptıkları hipnoz çalışmasını rapor haline getirmiştir. Hastalar karmaşık ve hezeyanlı düşünce kalıpları, kataleptik davranış, intihar etme fikri gibi semptomlar göstermektedir. Bu vakalarda resmi indüksiyon tekniklerinden hiç biri kullanılmamıştır. Bununla birlikte hastalar, problemlerine (Tanrı’ya ya da sevilen ve ölmüş birine dair) gelecekte çözüm yaratmak amacıyla zaman içinde ileriye doğru (daha ileri bir yaşa giderek) yönlendirilmişlerdir. Yazarlar, hastaların üçünde de egonun yeniden işlevini yerine getirmeye başladığını ve psikotik semptomlarda azalma olduğunu bildirmişlerdir.

ENTEGRASYON EVRESİ: HİPNOZUN KABULÜ VE TEORİ İLE TEKNİĞİN (UYGULAMANIN) BÜTÜN­LEŞMESİ

1980’li yıllarda, hem psikotik, hem de kişilik bozukluğu olan hastalarla yapılan başarılı hipnoz uygulamalarını anlatan klinik vaka raporları çoğalmaya devam etmiştir. Ayrıca, bu klinik vaka raporlarına ek olarak, kaynaklarda söz konusu hastalarla çalışırken kullanılabilecek yeni hipnoz tekniklerinden ve bu tekniklerin kabul edilmiş psikoloji teorileri ve kavramsal hipnoz modelleri ile bütünleştirilmesinden bahsedilmeye başlamıştır (Baker, 1981; 198a, b; Brown, 1985; Brown& Fromm, 1986; Copeland, 1986; Fromm, 1984; Murray-Jobsis, 1984, 1985, 1986, 1988, 1989, 1991 b, 1992, 1993, 1995, 1996; Scagnelli, 1980; Scagnelli-Jobsis, 1982; Vas, 1990; Zindel, 1992,1996).

1980 yılında, Scagnelli transın hem hasta hem de terapist tarafından kullanılması üzerine bir rapor yazmıştır. Scagnelli raporunda psikotik ve kişilik bozukluğu olan her iki hasta grubu ile yaptığı çalışmalardan özet hikayeler aktarmış ve bu hastaların egolarını güçlendirmek ve bilişsel ve duygusal kaynaklarını bütünleştirmek üzere hipnozdan sıklıkla istifade ettiklerinden bahsetmiştir. Scagnelli ayrıca iç görü ve bastırılmış malzemeyi açığa çıkarma çalışmalarında bu hastaların bir hayli başarılı olduğunu da bildirmiştir. Raporda belirtildiği üzere, hipnoz çalışmasında resmi ve resmi olmayan indüksiyon tekniklerinin her ikisinin de faydalı olduğuna karar verilmiştir. Scagnelli transın hasta tarafından kullanılmasına ek olarak, ciddi ruhsal sorunları olan hastalarla çalışırken değerli bir teknik olarak terapist tarafından da kullanılmasının özellikle işe yaradığını vurgulamıştır. Yazar, terapistin oto hipnotik trans kullandığında, (hastanın trans hali ile birlikte) hastayla daha fazla empati kurabildiğini ileri sürmüştür. nBu artan empatinin, terapistin kendi bedensel, zihinsel ve duygusal durumundan yararlanarak hastanın duygularını ve deneyimlerini daha fazla anlamasını ve kabul etmesini kolaylaştırması olasıdır. Böylelikle empati düzeyindeki bu artış, terapistin hasta için ve hasta ile birlikte duyguları ve deneyimleri tanımlamasına, kelimelerle ifade etmesine ve yeniden çerçevelemesine yardımcı olabilir. Hastalarla yapılan çeşitli vaka çalışmalarından bahseden kısa hikayelerde, hasta ile kurulan empatik iletişimin ve onunla birlikte duyguları yorumlamanın terapi sürecinde ilerleme kaydetme açısından ne kadar önemli olabileceği örneklerle anlatılmıştır.

Baker 1981 yılında, nesne ilişkileri kuramına dayanarak, psikotik hastalarda hipnozun kullanımı için temel bir yapı sunmuştur. Baker, psikotik hastaların hipnoanalitik tedavisi için düşünülmüş yedi adımdan oluşan bir protokol geliştirmiştir. Baker bu protokolü psikotik durumlarla bağlantısı olan nesne ile ilişki kurma ve diğer ego fonksiyonlarındaki yetersizliklere dayandırmıştır. Yedi adımdan oluşan protokol, terapi ilişkisinde ortaya çıkan transferansın pozitif yönlerini arttırmak ve hastanın dış dünya ile kurduğu gerçek ilişkileri sürdürme kapasitesini desteklemek üzere hazırlanmıştır. Terapi sürecinde kullanılan teknikler, 23 yaşındaki paranoyak şizofren bir hastanın vaka çalışmasından örnekler verilerek anlatılmıştır. Daha sonra Fromm (1984) ve Copeland (1986), Baker’in bu çalışması üzerinde itina ile durmuş ve onu geliştirmişlerdir.

Baker da ciddi ruhsal sorunları olan hastalarla yaptığı kendi hipnoterapi çalışmalarını iki ilave makale yayınlayarak geliştirmiştir. Bu makalelerden ilkinde Baker (1983a); narsis, sınır kişilik ve psikotik hastalarla yaptığı bir çalışmasından bahsetmektedir. Bu çalışmada, Baker hastanın terapisti ile ilişki kurmasını kolaylaştırmada bir geçiş işlevi gören, hipnoz altında hayal kurma tekniğinden yararlanmıştır. Ayrıca hasta terapi ortamı dışında da kendi özerkliğinin ve kendine yeterliğinin gelişmesine yardımcı olması için hipnotik hayal kurma sürecinden yararlanabilmiştir. Bu makalede Baker, geçiş süreci olarak böyle bir hipnotik rüya çalışmasını kullandığı kişilik bozukluğu gösteren bir hastanın sürecini vaka örneği olarak anlatmıştır.

Baker (1983b), ikinci makalesinde sınır kişilik, narsis ve psikotik hastalarla yapılan hipnoterapi çalışmasında açığa çıkan direncin çeşitli yönlerini ve bu dirençle başa çıkabilmek için verdiği özel telkinleri sorgulamıştır. Makalede ayrıca mesafe koyma ihtiyacından ileri gelen direnci ve hastanın anksiyetesini azaltmak için terapistin koyduğu sınırları hastadan nasıl ayrı durduğunu örnekleyerek izah etmek için şizofren bir hastanın öyküsü kısa bir şekilde anlatılmıştır.

Ciddi ruhsal sorunları olan hastaların hipnoz çalışması için özel tekniklerin geliştirilmesi ile ilgili klinik vaka raporlarının gitgide artması ile eşzamanlı olarak bu hasta nüfuzun hipnoza girme kapasitesi ve hipnozdan yararlanabildiklerine ilişkin görüş birliği de giderek artmıştır. 1980’li yılların başında, psikotik ve kişilik bozukluğu gösteren hastaların hipnoza yatkın olduğu ve hipnozdan verimli ve güvenli bir şekilde yararlanabildikleri görüşünü destekleyen kaynakları taramaya dayalı üç makale yayınlanmıştır. Scagnelli-Jobsis tarafından 1982 yılında yayınlanan bu makalelerden birinde, söz konusu hastalarda hipnozun kullanımından bahseden klinik ve deneysel kaynakların, bu hastaların hipnoza yatkın olup aynı zamanda ondan verimli ve güvenli bir şekilde yararlanabildikleri fikrini desteklediği sonucuna varılmıştır. Aynı yıl Pettinati (1982, Pettinati, Evans, Staats& Home) yazdığı makalede ‘ağır düzeyde psikotik hastalar (özellikle şizofrenler) başarılı bir şekilde hipnoz edilebilmektedir’ diyerek benzer bir yorumda bulunmuştur. 1985 yılında Lavoie ve Elie (1978 ve 1980 yılında başlattıkları bir çalışmayı temel alarak) psikotik hastaların hipnotik kapasitelerine ilişkin Scagnelli-Jobsis ve Pettinati’nin yorumlarına katılarak, yukarıda sözü edilen makalelerden üçüncüsünü yayınlamıştır. Özellikle, elde ettikleri bir bulgudan şöyle bahsetmektedirler: ‘Şizofren hastaların hipnoza yatkınlıktan aldıkları ortalama puanlar benzer yaş grubundan normal deneklerden alınan puanlarla önemli derede benzerlik göstermektedir.’. Böylece psikotik ve kişilik bozukluğu olan hastaların potansiyel olarak hipnozdan güvenli ve verimli bir şekilde yararlanma kapasitelerinin olduğu genel olarak kabul edilmeye başlayınca, 1980’lerin başı yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur.

1984 yılında, Murray-Jobsis hipnozun ciddi ruhsal sorunları olan hastalara uygulanabilir olduğuna dair varılan görüş birliğini özetlediği ve toplumdaki bu hasta grubunun ihtiyaç duyduğu tedavi tekniklerini ve zorunlu düzenlemeleri açıkladığı bir kitap bölümü (Wester ve Smith’in editörlüğündeki bir kitapta) yazmıştır. Söz konusu bölümde bu hasta grubuna uygulanan indüksiyon teknikleri, gruba özgü tedavi teknikleri ve özel tetkikler açıklanmış ve tartışılmıştır. Ayrıca hipnozun geleneksel tedavi tekniklerine entegre edilmesinin anahatları verilerek detaylı olarak anlatılmış, ardından ciddi ruhsal sorunları olan hastalarda bu teknikler uygulanırken yapılması gereken bazı düzenlemelere açıklık getirilmiştir. Buna ek olarak, bu hasta grubu için özel olarak geliştirilen yeni hipnoz teknikleri tanıtılmış ve bu tekniklerle ilgili açıklamalarda bulunulmuştur. Tekniklerden bazılarının kullanıldığı ve uygulamalarının gösterildiği bir vaka örneği de sunulmuştur.

Brown ve Fromm (1986) da psikotik ve sınır kişilik hastaların tedavisinde kullanılabilecek, bu hastalık grubuna özel hipnoz tekniklerinden bahsetmiştir. Brown ve Fromm’un ortaya koyduğu bu teknikler gelişim kuramına dayandırılmış, beden tasarımı ve sınırların oluşumunu, nesne ve kendilik tasarımları geliştirmeyi ve duygulanımın (duyguların) açığa çıkmasını kolaylaştırmak için tasarlanmıştır (Brown, 1985; Brown ve Fromm, 1986).

Daha sonra, 1980’lerin sonunda başlayıp 1990’lara yayılan bir zaman diliminde, Murray-Jobsis gelişimsel-psikanalitik bir çerçeveye dayanarak ciddi ruhsal sorunu olan hasta ile çalışmak için başka özel teknikler geliştirmiş, bunları yaygınlaştırmış ve bu teknikleri gelişim dönemlerine ait kayıp (eksik) yaşantıların eksikliğini gidermek ve onarmak üzere oluşturmuştur. 1976 yılında ortaya çıkan terapi teknikleri ve klinik çalışmaları temel alarak, Murray-Jobsis bağlanma ve olumlu ilişki kurma kapasitesinin gelişmesi ve pozitif bir benlik tasarımının şekillenmesi için hipnotik imgelemeyi besleyici teknikler geliştirmiş ve üzerinde özenle çalışmıştır. Ayrıca terk edilmekten ziyade hakimiyete ve yetkiye dayalı çözülme/bireyselleşme sürecini beslemek için hipnozu faydalı kılan imajinasyon teknikleri de geliştirilmiştir. Bu teknikler gelişimsel bir çerçeveye dayandırılmış olup, “iyileştirici senaryolar” yaratmanın önemine işaret etmektedir. Bu “iyileştirici senaryolar”la hastalar gelişim süreci içerisinde kaybolmuş veya zarar görmüş (yara almış) gerçek yaşam deneyimlerini onarmak üzere geçmiş yaşantılarına ilişkin pozitif imajlar yaratmaya teşvik edilmiştir (Murray-Jobsis, 1984, 1986, 1989, 1991b, 1992, 11993, 1995, 1996; Scagnelli, 1976).

KİŞİLİK BOZUKLUKLARI VE PSİKOTİK RAHATSIZLIKLARDA KLİNİK HİPNOZ UYGULAMALARININ BUGÜNKÜ DURUMU

Günümüze değin ulaşan deneysel çalışmaların ve klinik raporların çoğunluğu, psikotik ve kişilik bozukluğu olan hastaların hipnotik kapasiteye sahip olduğunu ve bu kapasiteden verimli ve güvenli bir şekilde yaralanabildikleri doğrultusunda varılan sonucu desteklemektedir. Genel hasta nüfuzu içinde hipnozla çalışmayı reddeden bazı bireysel vakalar da olacaktır. Hastaların kendi seçimlerine bağlı olarak yaptıkları itirazların dışında ağır ruhsal sorunları olan hastada hipnozun güvenli ve yararlı olması temelde terapistin bu hasta grubu ile olumlu bir ilişki ortamı yaratma yeteneğine ve duyarlılığına bağlıdır. Ciddi düzeyde rahatsız olan hastada, hipnoz kapasitesine ve hipnozun potansiyel yararını elde etmek, hasta-terapist arasında güvenin ve olumlu bir transferans ilişkisinin geliştirilip sürdürülmesine gereksinim duyar. Buna ek olarak, nasıl ki söz konusu hastalarla yapılan psikoterapi sürecinde destekleyici bir ortamda sağlam sınırlar oluşturmak için özel becerilere ve terapinin gidişatını ayarlamak üzere özel bir duyarlılığa ihtiyaç varsa, aynı beceri ve duyarlılığa hipnoterapi ile çalışırken de gereksinim duyulur. Dolayısıyla ağır hasta gruplarında hipnozla çalışırken gerekli olan temel şart, terapistin geleneksel terapide ihtiyaç duyulan bilgi ve becerilere de sahip bulunuyor olmasıdır.

Psikotik ve kişilik bozukluğu gösteren hastaların olumlu ve destekleyici bir terapi ilişkisi çerçevesinde klinik hipnoz uygulamalarından yararlanabildiklerini kabul etsek de, gerçek terapi dünyası çok daha karmaşıktır. Bu hasta grubu ile çalışan her terapist farkındadır ki, olumlu ve yapıcı bir transferans ilişkisi geliştirmek ve sürdürmek oldukça zor ve bazen de imkansız olabilmektedir. Bu yüzden, bu hastalarla iyileştirici bir hipnoz sürecinin oluşması da (transferans ilişkisine bağlı olduğundan) aynı derece de zor ve imkansız olabilir.

Ciddi ruhsal sorunları olan hastalarla yapıcı ve pozitif bir transferans ilişkisi kurmak ve sürdürmek için hipnoz çalışması genel olarak ‘kabul ve destek’ üzerinde duracaktır. Ayrıca verilen bu destek çerçevesi içinde, terapistin sınır da koyması gerekir. Bu sınırların hasta tarafından desteğin çekilmesi ve olumlu transferansın bozulacağı şeklinde değerlendirilmesi olasılığı da artacaktır. O halde, terapistin görevi, olumlu transferans ilişkisini mümkün olduğunca kalıcı kılmaya çalışırken, aynı zamanda, koyduğu yerinde ve sağlam sınırları da korumaktır. En azından söylemesi bile zor olan bu görevin yerine getirilmesi ciddi düzeyde rahatsız bir hasta ile yapılan herhangi bir terapi çalışmasında oldukça önemlidir. Buna ek olarak, terapist patolojik bağımlılık ve çaresizliğe yol açmamak ve gelişmeye doğru yol almayı sağlamak için verdiği desteği ve bağlılık ilişkisini de ayarlayabilmelidir.

Hipnozdan faydalanmayı desteklemek üzere bu ağır hasta grubu ile olumlu ilişki-transferansın yeterli düzeyde gelişebilmesi için, hastaların ilişkide güveni ve kontrolü kaybetmeye dair korku ve endişe gibi özel sorunlarının genellikle ele alınması gerekir. Tüm yakın ilişkilerde (ve anı de hipnoz ilişkisi içinde daha fazla) kontrol kaybı ve bu kayıptan duyulan kaygı potansiyel olarak mevcuttur. Ciddi ruhsal sorunları olan hastada bu kaygılar kendini, terk edilme korkusu ya da tam zıddı bir biçimde diğerinde yok olma/onu tarafından yutulma korkusu olarak gösterme eğilimindedir (Bu sebeple bu hastaların öykülerinde ve patolojilerinde bu korkulara önemli bir yer atfedilir). Bu hasta gruplarıyla çalışırken, bu iki yönlü terk edilme ve yutulma korkusunu bazı teknikler kullanarak hafifletmeyi öğrendik ki bu teknikler şöyle sıralanabilir: Oto hipnoz, hipnozda hastanın özerkliği ve hakimiyeti üzerinde önemle durmak, fiziksel olarak ayrı ve kontrolde olduğunu hissedebilmesi için hastanın gözlerini açmasına izin vermek, diğerinin içinde karışıp kaybolmaya karşı sınırları korumak, hastanın ihtiyaç duyduğu mesafeyi oluşturmak için hipnotik imajinasyon tekniğinden yararlanmak, hipnotik transın güvenli olduğuna dair terapistin model olması.

Psikotik ve kişilik bozukluğu gösteren hastalarla yapılan bugünkü hipnoz uygulamaları genel olarak, kaynağını psikanalitik ve gelişimsel yaklaşımlardan alan bir kavramsal çerçeveye dayanmaktadır. Ağır ruhsal sorunlarda görülen semptomlar, normal gelişim basamaklarında ilerleme yolunda hastanın yetersizliklerinin tezahürü olarak değerlendirildiği zaman daha iyi anlaşılmaktadır (Baker, 1981; Baker& McColley, 1982; Bowers, 1961, 1964; Brown& Fromm, 1986; Kernberg, 1968; Kohut, 1977; Murray-Jobsis, 1984, 1990, 1991b, 1992, 1993, 1996; Scagnelli, 1976, 1980; Winnicott, 1965).

Gelişimsel model bağlamında bakıldığında, ağır hastalık semptomlarının benliğin ilk farkındalığı ve çözülme-bireyselleşme temaları etrafında dönen çatışma ve problemlerle ilintili olduğu görülebilir. Bu nedenle de, kişilik bozukluğu ve psikotik rahatsızlık semptomlarının, daha önce belirtildiği gibi, normal gelişim basamaklarında ilerlemedeki bir yetersizliğin tezahürü olduğu anlamı çıkarılabilir. Bu gelişimsel çerçeve içinde, genel olarak terapinin, özelde de hipnoterapinin görevi, gelişimsel yetersizlikleri düzeltmektir. Terapide “yeterince iyi” bir çevrenin (ilişkinin) oluşması için makul ve net sınırlar koymak suretiyle destek ve kabul ortamı yaratılır. Bu yeterince iyi olarak tanımlanan ilişki ortamı; pozitif bir bağın ve benlik kavramının oluşumuna izin vermek, ayrılmanın kabulünü kolaylaştırmak, çözümlenmemiş öfke, kaygı ve çaresizlik duygularının kabulü ve bu duygularla çalışmayı desteklemek ve olumlu özerkliğe doğru gelişimi teşvik etmek için oluşturulur. Bu nedenle, ağır sorunları olan hastalarla bugünkü hipnoz uygulamaları, hastaların sağlıklı gelişme ve ilerleme potansiyellerini geri kazanmalarını sağlamak üzere eksik yaşam deneyimlerini tamamlamak, bazı yaşantıları düzeltmek ve yeniden deneyimlemek için yapılmaktadır.

Hipnozun bu hastalarla günümüzdeki kullanımında ayrıca terapi çalışmasının hastanın iç görü ve gelişim kapasitesine göre adım adım ilerleyerek yapılması vurgulanır. Terapist hastanın ilerlemesini empati yaparak izler. Hastanın terapide ağır adımlarla ilerlemesine izin vermek, onu geçmişten gelen travmatik malzeme ve zamanı gelmeden yapılan iç görü girişimleri altında ezilmekten korur. Hasta ile terapist arasındaki bu empatik ilişki, bu hasta grubu ile gerek geleneksel gerekse hipnoterapi ile yapılacak tedavi çalışmasının başarılı olması için anı de en temel koşuldur. Bununla birlikte terapide böylesi bir duyarlı empatik yol alış, terapistin baskısı ve telkini karşısında hastanın bir şekilde daha savunmasız olması sebebiyle hipnoterapi sürecinde daha da önemlidir.

Özel hipnoz telkinlerine gelince, neredeyse tüm geleneksel psikoterapi teknikleri hipnoz kullanımına adapte edilebilir. Aşamalı gevşeme, teneffüs etmeye duyarsızlaştırma, güç ve yeterlilik kazanmak için rol provası yapma gibi davranış şekillendirme tekniklerinden hipnoz sürecinde yararlanılabilmiş, hızlı ve etkili sonuçlar elde edilmiştir. Psikotik ya da kişilik bozukluğu gösteren hastalarla yapılan hipnoz çalışmalarında psikodinamik tekniklerden de yararlanılabilir. Serbest çağrışım, rüya üretimi ve analizi ve yansıtmalı tekniklerin tümü dinamik teknikler olup hipnozdaki imgeleme doğal bir şekilde ve kolaylıkla uyum sağlayabilmiştir. Ayrıca bu hasta grubu ile daha önceki ve daha ilerideki bir yaşa gitme gibi özel bazı hipnoz teknikleri de kullanılabilir. Gerideki bir yaşa dönerek bastırılmış ve hayli travmatik bir materyali meydana çıkarırken, hastanın gelişimini empatik bir biçimde izlemek şarttır. Önemli olan bir diğer durum, travma materyalini açığa çıkarmayı hedefleyen tekniklerden yararlanırken, terapistin ortaya çıkacak yoğun duyguyla başa çıkmaya, bu duyguyu zaptetmeye, hastayı yeniden örselemekten kaçınmaya, geçmişteki travmatik yaşantıyı uygun bir şekilde yeniden deneyimleyip çerçevelemeye ve imajinasyon fazla tehdit edici bir hal aldığında imajlarda dönüşüm yaratmaya hazır olmasıdır.

Buna ek olarak, ciddi düzeyde rahatsız olan hastalarla hipnoz uygulanırken günümüzde kullanılan hipnoz tekniklerinin içinde hastaların özel gelişimsel yetersizliklerle başa çıkmalarını sağlamak üzere oluşturulmuş bazı özel teknikler de yer almaktadır. Bunlardan hipnotik imajinasyonla yeniden besleme tekniğinde hastanın ilk döneme ait bağlanma ve kendini sevme kapasitesini ortaya çıkarmak üzere anne yerine geçen terapistin ve yetişkin hastanın imajlarından yararlanılmaktadır. Terk edilmekten çok yetkinlik duygusuyla oluşan ayrılma deneyimleri vasıtasıyla ‘çocuğu’ büyütmek için hipnotik imajinasyon ve senaryolar geliştirilmiş olup bunlar günümüzde de kullanılmaktadır. Son olarak, eski travmaları yeniden deneyimlemek ve iyi yönde değiştirmek üzere geniş kapsamlı ‘iyileştirme senaryoları’ adı verilen bir teknik oluşturulmuş ve günümüzde de bu teknikten faydalanılmaktadır.

Özetle, şu anda ciddi ruhsal sorunları olan hastalara nasıl ulaşıp yardım edebileceğimize dair bir anlayışa ve hipnoterapinin alanında yararlanmak üzere güçlü bir terapi tekniği donanımına sahibiz.

NOTLAR

1. Lavoie ve diğerleri (1976, 1978) en son çalışmalarında bu dairesel akıl yürütmeden söz ederek, Copeland ve Kitching’in çalışmasının, hastalar arasında ilk kez psikoz tanısı alanlar bulunduğundan hipnoz edilebilmenin gerçekte hastalığın seyriyle bağlantılı olduğu yönünde fikir verdiği sonucuna ulaşmışlardır. Öyle ki bu hastalardan bir kısmı kolaylıkla hipnoz edilip iyileşme olasılıkları artarken bazıları da hipnoz edilemeyip daha da kötüye gitmiştir. Bu yüzden, Lavoie ve diğerleri hipnoz edilebilmenin hastalığın seyriyle ilişkili olduğu fikrini desteklerken, hipnoz yapılabiliyorsa psikoz teşhisinin yeniden gözden geçirilmesi gerektiği doğrultusundaki görüşe katılmamaktadır.

2. 1982 yılına ait bu makalede, Scagnelli-Jobsis aynı zamanda, tahminen egoları zayıf olan psikotik hastalarla hipnozun nasıl başarılı bir şekilde kullanılabildiğine dair teorik bir açıklama ve gerekçe sunmuştur. Bu açıklamayı, uyum sağlayıcı regresyonu kullandığı bir hipnoz modeline dayandırmış ve Schilder ve Kauders’in ilk çalışmalarını esas almıştır. (Schilder ve Kauders, 1926; Gill& Brenman, 1959; Lavoie et al.,1976; Fromm& Shor, 1979). Daha sonraki yıllarda Murray-Jobsis 1982’deki bu makaleyi genişletmiş, uyum sağlamaya dönük gerileme ve transferansla teorik bir hipnoz modeli geliştirmiştir. Bu model, hipnozla çalışırken, psikotik ve kişilik bozukluğu gösteren hastaların klinik anlamda ortaya koydukları beceriyi (kapasiteyi) anlamamız için bir çerçeve sunmaktadır (Murray-Jobsis, 1988,1991a).

REFERANSLAR

Abrams, S. (1963). Short-term hypnotherapy of a schizophrenic patient. Am. J. Clin. Hypn., 5, 237. Baker, E. L. (1981). An hypnotherapcutic approach to enhance object rclatedness in psychotic patients. ////. J. Clin. Exp. Hypn., 29(2), 136-147. Baker, E. L, (1983a). The use of hypnotic dreaming in the treatment of the borderline patient: Some thoughts on resistance and transitional phenomena. Int. J. Clin. Exp. Hypn., 31(1), 19-27. Baker, E. L, (1983b). Resistance in hypnotherapy of primitive states: Its meaning and management. Int. J. Clin. Exp. Hypn., 31(2), 82-89. Baker, E. L.  & McColley, S. (1982).  Therapeutic strategies for the aftercare of the schizophrenic: an object relations perspective. InternationalJournal of Partial Hospitalszation, 1(2), 119-129. Berwick, P. & Douglas, D. (1977). Hypnosis, exorcism, and healing: A case report. Am. J. Clin. Hypn., 31, 18-27.Biddle, W. E. (1967), Hypnosis in the Psychoses. Springfield, IL: Charles C. Thomas. Bowers, M. K. (1961). Theoretical considerations in the use of hypnosis in the treatment of schizophrenia. Int. J. Clin. Exp. Hypn., 9(2), 39-46.Bowers, M. K. (1964). The use of hypnosis in the treatment of schizophrenia. Psychoanai Rev., 51(3), 116-124. Bowers, M. K., Berkowitz, B. & Brechcr, S. (1954) Hypnosis in severely dependent states. J. Clin. Exp. Hypn.,2(\),2-\2. Bowers, M. K. & Brechcr, S. (1955). The emergence of multiple personalities in the course of hypnotic investigation. J. Clin. Exp. //y/w., 3(4), 188-199. Bowers, M. K., Brcchcr-Marer, S. & Polatin, A. H. (1961). Hypnosis in the study and treatment of schizophrenia: A case report. Int. J. Clin. Exp. Hypn., 9(3), 119-138. Bowers, M. K., Brechcr-Marcr, S., Newton, B, W., Piotrowski, A., Spycr, T. C., Taylor, W. S. & Watkins, J. G. (1971). Therapy of multiple personality. Int. J. Clin. Exp. Hypn., 19(2), 57-65. Brown, D. P. (1985), Hypnosis as an adjunct to the psychotherapy of the severely disturbed patient: An effective development approach. Int. J. Clin. Exp. Hypn., 33(4), 281 -301. Brown, D. P. & Fromm, E. (1986).  Hypnotherapy and Hypnoanalysis.  Hillsdale, NJ: Erlbaum. Copeland, C. L. &. Kitching, E. H. (1937). A case of profound dissociation of the personality. J.Ment.ScL, 83, 719-726. Copeland, D. R. (1986). The application of object relations theory to the hypnotherapy of developmental arrests: The borderline patient. Int. J. Clin. Exp. Hypn., 32, 157-168. Danis, G. (1961). Methodical psychotherapy in general practice: Medical hypnosis as applied in 500 cases. Br. J. Mod. Hypn., 12,23. Erickson, M. H. (1964). An hypnotic technique for resistant patients: The patient, the technique and its rationale and field experiments. Am. J. Clin. Hypn., 7, 8-32. Erickson, M. H. (1965). The use of symptoms as an integral part of hypnotherapy. Am. J. Clin. Hypn., 8, 57-65.Esquirol, J. E. D. (1838). (Cited by Lavoie, G. & Sabourin, M. 1980.) Fromm, E. (1984).  Hypnoanalysis with particular emphasis on the borderline patient. Psychoanai. Psycho!., 1, 61-76. Fromm, E. & Shor, R. E. (Eds) (1979). Hypnosis: Developments in Research and New Perspectives. New York: Aldine. Gill, M. M. & Brenman, M. (1959). Hypnosis and Related Stales: Psychoanalytic Studies in Regression. Madison, CT: International Universities Press. Gillcs de la Tourette, G. (1889). (Cited by Lavoie G. & Sabourin, M., 1980.) Grasset, 1(1916). (Cited by Lavoie G. & Sabourin, M., 1980.)Guze, H. (1967). Toward a theory of schizophrenia and schizophrenic process: The borderline of hypnosis. In M. V Kline (Ed.), Psychodynamics and Hypnosis: New Contributions to the Practice and Theory of Hypnotherapy (pp. 146-164). Springfield, IL: Charles C. Thomas. Illowsky, J. (1962). Experience with group hypnosis on schizophrenics. ,/ Ment. Sci,, 108, 685-693. Kcrnberg, G. (1968). The treatment of patients with borderline personality organization. Int. J. Psychoanai,, 49, 600-619. Kolnit, H. (1977).  The Restoration of the Self. Madison, CT: International Universities Press. Kraines, S. H. (1941). The Therapy of Neuroses and Psychoses. Lea & Fcbiger, Philadelphia, PA.Lavoie, G. & Elie, R. (1985). The clinical relevance of hypnotizability in psychosis: With reference to thinking processes and sample variances. In D. Waxman, P. Misra, M. Gibson & M. A. Baskcr (Eds), Modern Trends in Hypnosis (pp. 41-64). New York: Plenum Press.Lavoie, G, Sabourin, M., Ally, G. & Langlois, J. (1976). Hypnotizability as a function of adaptive regression among chronic psychotic patients. Int. J. Ciin, Exp. Hypn., 24(3) 238-257. Lavoie, G., Lieberman, J., Sabourin, M. & Brisson, A. (1978). Individual and group assessment of hypnotic responsivity in coerced volunteer chronic schizophrenics. In F. H. Frankcl & H. S. Zamansky (Eds), Hypnosis at its Bicentennial: Selected Papers, (pp. 109-124). New York: Plenum Press. Lavoie, G. & Sabourin, M. (1980). Hypnosis and schizophrenia: A review of experimental and clinical studies. In G. D. Burrows & I. Denncrstcin (Eds), Handbook of Hypnosis and Psychosomatic Medicine (pp. 377-419). New York; Elscvier/North-Holland Biomedical. London, L. S. (1947). Hypnosis, hypno-analysis and narco-analysis. Am. J. Psychother   I 443. Murray-Jobsis, J. (1984). Hypnosis with severely disturbed patients. In W. C. Wester & A. H. Smith (Eds), Clinical Hypnosis: A Multi-disciplinary Approach (pp. 368-404). Philadel­phia: Lippincott. Murray-Jobsis, J. (1985). Exploring the schizophrenic experience with the use of hypnosis Am. J. Clin. Hypn., 28, 34-42. Murray-Jobsis, J. (1986). Hypnosis with the borderline patient. In E. Thomas Dowd & J. M. Healy (Eds), Case Studies in Hypnotherapy (pp. 254-273). New York: Guilford Press. Murray-Jobsis, J. (1988). Hypnosis as a function of adaptive regression and of transference: An integrated theoretical model. Am. J. Clin. Hypn., 30, 241-247.Murray-Jobsis, J. (1989). Clinical case studies utilizing hypnosis with borderline and psy­chotic patients. Hypnos, 16, 8-12. Murray-Jobsis, J. (1990). Rcnurturing: forming positive sense of identity and bonding. In D. C. Hammond (Ed.), Handbook of Hypnotic Suggestions and Metaphors. New York, W. W. Norton & Co. pp. 326-328. Murray-Jobsis, J. (199la). An exploratory study of hypnotic capacity of schizophrenic and borderline patients utilizing SHSS and HIP in a clinical setting. Am. J. Clin. Hypn., 33, 150-160. Murray-Jobsis, J. (1991b). Hypnosis with a borderline and a psychotic patient: Two clinical case studies. Paper presented at the 33rd Annual Scientific Meeting of the American Society of Clinical Hypnosis, St. Louis, MO.Murray-Jobsis, J. (1992). Hypnotherapy with severely disturbed patients: Presentation of case studies. In W. Bongartz (Ed.), Hypnosis: 175 years after Mesmer: Recent develop­ments in theory and application. Proceedings of the 5th European Congress of Hypnosis in Psychotherapy and Psychosomatic Medicine (pp. 301-307). Konstanz, Germany: Univcrsitatsvcrlag Konstanz. Murray-Jobsis, J. (1993). The borderline patient and the psychotic patient. In J. W. Rhue, S. J. Lynn & I. Kirsch, (Eds), Handbook of Clinical Hypnosis. Washington DC: American Psychological Association. Murray-Jobsis, J. (1995). Hypnosis and psychotherapy in the treatment of survivors of trauma. In G. D. Burrows & Robb Stanley (Eds), Contemporary International Hypnosis. Chichester, UK: Wiicy. Murray-Jobsis, J. (1996). Hypnosis with a borderline patient. In S. J. Lynn, I. Kirsch & J. W. Rhue (Eds), Casebook of Clinical Hypnosis. Washington, DC: American Psychological Association. Pettinati, H. M. (1982). Measuring hypnotizability in psychotic patients. Int. J. Clin. Exp. Hypn., 30(4), 404-416. Pettinati, H. M., Evans, F. J, Staats, J. M. & Home, R. L. (1982). The capacity for hypnosis in clinical populations. Paper presented at the 9th International Congress of Hypnosis and Psychosomatic Medicine, Glasgow, Scotland.Pitres, A. (1891). (Cited by Lavoie G. & Sabourin M. 1980.) Scaenelli, J. (1974). A case of hypnotherapy with an acute schizophrenic. Am. J. Clin. Hypn., 17, 60-63. Scaenelli, J. (1975). Therapy with eight schizophrenic and borderline patients: Summary of a therapy approach that employs a semi-symbiotic bond between patient and therapist. £Clin.Psychol.,3l,5l9-525. Scagnelli, J. (1976). Hypnotherapy with schizophrenic and borderline patients: Summary of therapy with eight patients. Am. J. Clin. Hypn., 19, 33-38. Scagnelli, J. (1977). Hypnotic dream therapy with a borderline schizophrenic. Am. J. Clin. //V/w.,20, 136-145. Scagnelli, J- (1980). Hypnotherapy with psychotic and borderline patients: The use of trance by patient and therapist. Am. J. din. Hypn., 22, 164-169. Scagnclli-Jobsis, J. (1982). Hypnosis with psychotic patients: A review of the literature and presentation of a theoretical framework. Am. J. Clin. Hypn., 25, 33-45. Schilder, P. & Kaudcrs, O. (1956). Lchrbuch dc hypnose. (A textbook of hypnosis) In P. Schilder (Ed.), The Nature of Hypnosis, trans G. Corvin (pp. 45-184). Madison, CT: International Universities Press. (Original work published 1926.) Schmidhofcr, E. (1952). Therapeutic relaxation. Psychiat. Quart., 26, 73. Sexton, R. & Maddox, R. (1979). Age regression and age progression in psychotic and neurotic depression. Am. J. Clin. Hypn., 22, 37-41. Stauffacher, J. C. (1958). Recovery from paranoid delusions following hypnotic uncovering of repressed episodes. J. Clin. Psycho!., 14, 328. Tcrricn (1902). (Cited by Lavoie, G. & Sabourin M. 1980.) Tuckcy, L. (1902). (Cited by Lavoie, G. & Sabourin M. 1980.) Van dcr Hart, O. and Van dcr Velden, K. (1987). The hypnotherapy of Dr Andries Hoek; uncovering hynotherapy before Janet, Breuer and Freud. Am. J. Clin. Hypn., 29, 264-271. Vas, J. (1990). Mutually projective identification as a special way of communication between the schizophrenic patient and the therapist during hypnotherapy. Paper presented at the 5th European congress of Hypnosis in Psychotherapy and Psychosomatic Medicine, Konstanz, Germany. Voisin, A. (1884). Study on hypnotism and suggestions with a mentally ill patient. Annal. Med. Psychologique, 12, 289-304. Voisin, A. (1887). On hypnotism and hypnotic suggestion in their application to the treatment of nervous and mental diseases, Rev. 1’Hypnotisme, 1, 4. Voison, A. (1897a). The Use of Hypnotic Suggestion in Certain Types of Insanity. Paris: Bailliere. Voisin, A. (1897b). Treatment of certain types of insanity and related neuroses through suggestion during hypnotic sleep. Rev. Med., 6, 3-7. Wetterstrand, O. G. (1902). Hypnotism and its Application to Practical Medicine. London: Knickerbocker. Winnicott, D. W. (1965). The Matt/rational Processes and the Facilitating Environment. Madison, CT: International Universities Press. Wolberg, L. R. (1945). Hypocwalysis. New York: Grunc & Stratton. Worpell, D. F. (1973). Hypnotherapy with a hallucinating schizophrenic. Am. J. Clin. Hypn., 16,134-137. Zeig, J. K. (1974). Hypnotherapy techniques with psychotic in-patients. Am. J. Clin. Hypn., 17, 56-59. Zindcl, P. (1992). Hypnosis in psychotherapy of schizophrenic patients and borderline patients. In W. Bongartz (Ed.), Hypnosis: 175 years after Mesmer: Recent developments in theory and application. Proceedings of the 5th European Congress of Hypnosis in Psychotherapy and Psychosomatic Medicine (pp. 309-313). Konstanz, Germany: Uni-versitatsverlag Konstanz.Zindcl, P. (1996). The Active Introjection of the Therapist as a hypnoanalytic technique for severely disturbed patients. Paper presented at the 7th European Congress of Hypnosis in Psychotherapy and Psychosomatic Medicine, Budapest, Hungary

EDİTÖRÜN NOTU

Amerika Birleşik Devletlerinde, 1990’lı yıllar “beyin çağı” olarak ilan edilmiştir. Ulusal Akıl Hastalıkları Birliği (The National Alliance of Mentall Illness-NAMI) tarafından yoğun ve başarılı bir şekilde yapılan lobi çalışmalarını takiben, Ulusal Akıl Sağlığı Enstitüsü (The National Institute of Mental Health-NIMH) şizofreni ve bi-polar bozukluk gösteren hastalarda yaptığı araştırmalara, ‘aklın’ ön planda olduğu psikoterapilerden beyin fizyolojinin incelenmesine doğru yeniden bir yön vermiştir. Nörotransmiterler ve ilaç tedavileri alternatif olarak gelen bir slogan olmuştur.

Psikotik hastalıkların ve Eksen II’deki Kişilik Bozukluklarının teşhis edilmesi için gerekli kriterlerin standardizasyon çalışmalarındaki artış, bu hastalıkların tedavisinde uygun psikotropik ve antidepresan ilaçların seçiminde esas belirleyici olmaya başlamıştır. Hastayla 15 dakikayı kapsayan seanslar yapmak yaygın hale gelmeye başlamış ve psikofarmokologlar , psikanalistleri tedavi ekibinin lideri yerine koymuşlardır.

Buna karşın bütün klinisyenler bilmektedir ki, hastalar hala yaşamlarına anlam vermek için acı çeken ve mücadele eden insanlardır. Terapötik işbirliği bu hastalıkların tedavisinde ilaç kullanılsa da kullanılmasa da tedavinin etkili olabilmesi için vazgeçilmez bir şart (sine qua non ) olarak varlığını sürdürür. Amerikan psikiyatri kaynaklarında anlatılan bir örnek bu durumu aydınlatmaktadır.

1986’da Harvard üniversitesinde okuyan genç bir öğrenci, şizofren bir hasta olarak psikoterapi sürecindeki deneyimini ismini belirtmeden kaleme almıştır. Tekrarlayıcı bir şekilde hastaneye yatmasına ve ilaç tedavisi görmesine rağmen, terapisitine şu soruyu sormuştur: “Konuşabilir miyiz?”. Psikiyatrist konuşmuş,hastanın umudunu beslemiş, başa çıkma becerileri öğretmiş fakat tüm bunlardan daha da önemlisi dinlemiştir. Hasta makalesini şöyle bitirmiştir: “ Zayıf (kırılgan) ego tek başına zayıf kalır. İlaç tedavisi ya da yüzeysel (üstünkörü) bir destek kişinin diğer insanlar tarafından anlaşıldığını hissetmesi için tek başına aracı olamaz. Ben en büyük hediyeyi terapistimin yıllarca gerçekten bana yardım ettiğinin ve bu yardımı etmeye ve benim hayatta ulaşmak isteğim şeyi elde etmem için destek olmaya devam edeceğinin farkına vardığım gün aldım. Bu farkındalıkla, bir insan olarak yaşama kabiliyetim gelişmeye başladı. İyileştiğimi iddia etmi­yorum- Hala acı, korku ve hastalığımın getirdiği engellenmeyi yaşıyorum. Biliyorum ki önümde uzun bir yol var, fakat ben dürüst bir şekilde söyleyebilirim ki artık ümitsiz değilim.” [1]

Bu kitap bölümü, ağır düzeyde akıl hastalıklarındaki hipnoz uygulamalarında oldukça yetenekli ve deneyimli bir psikolog tarafından yazılmıştır. Bu psikolog dikkatini terapötik işbirliği kurma, egoyu güçlendirme, eğer varsa eski gelişimsel yetersizlikleri (eksiklikleri) giderme, erken dönemlerdeki travmatik deneyimleri açığa çıkarma ve bunları hastanın sağlıklı yanına entegre etme metotları üzerine verir. Son olarak, psikotik hatta ağır kişilik bozuklukları olan hastaların tedavisinde yüzyıllardır kullanılan hipnoz tekniklerini araştırıp bularak ve daha sonra bu tekniklerin ayaktan tedavi edilen hastaların terapisi içinde, günümüzdeki uygulamalarını açıklamaktadır.

Okuyucularımızı ağır ruhsal sorunları olan hastaların psikofizyoloji ve psikofarmakolojiden önemli ölçüde faydalanmalarına rağmen aynı zamanda bir birey olduklarını hatırlamaya davet ediyoruz ki bu hastalar çoğu kez unutulmuş ve bazen ihmal edilmiş ruhlarına birilerinin el uzatmasını bekliyorlar. Sarkaç ileri geri sallanmaya devam ediyor . Şizofreninin bir beyin hastalığı olduğuna ilişkin bugünkü anlayışımızın sınırlılıkları ile karşı karşıya kaldığımızda, hastalarımız bize bir kez daha soracaklar, ‘Konuşabilir miyiz?’.

Print Friendly

Yorumlar


Yorumunuzun yanında istediğiniz resmin görünmesini istiyorsanız gravatar edinin!