|
BÜTÜNCÜL PSİKOTERAPİ BAĞLAMINDA HASTAYI İYİLEŞTİREN
FAKTÖRLER
Uz.Psikolog Hülya Macit
Psikoterapi nedir? literatürdeki en genel anlamıyla psikoterapi;
akıl hastalıklarının, ruhsal rahatsızlıkların, davranış
bozukluklarının vb. tedavisi veya semptomlarının hafifletilmesi
amacıyla kullanılan her türlü yöntemdir(Budak, 2003). Bugün
dünyada psikoterapi adı altında bazıları birbirine benzer,
bazıları taban tabana zıt yüzlerce farklı terapi yöntemi
uygulanmaktadır. Bu psikoterapi yöntemlerinin her biri insanın
gerçeğinin farklı yönlerini ortaya koymaktadır. Dolayısıyla her
biri tek başına insanı bir bütün olarak izah etmekte yetersiz
kalmaktadır.
Böyle bir açmazdan kurtulmanın tek yolu,
geliştirilmiş olan psiko-terapötik yaklaşımların her birinin
hangi hastaya hangi aşamada uygulanabileceğinin teorik
temellerinin oluşturulmasıdır. Çünkü tek bir teoriye saplanıp
kalmak hem kısırlığa neden olur hem de hastaya yeteri kadar
yararlı olmayı engeller.
İnsanın ruhsal yapısını katman katman kabul
edersek ; ruhsal aygıtın en basit, en anlaşılabilir kısmı ve
katmanı dışta gözlemlediğimiz davranışsal kalıplardır.
Davranışsal kalıplar en kolay çözümlenebilen, anlaşılabilen,
bozukluğu varsa tedavi edilebilen yapılardır. Onun altındaki
katman bilişsel katmandır. Bu bilişsel katman davranışla
etkileşerek, davranışı etkilemekte ve davranıştan
etkilenmektedir. Daha derin katmana indiğimizde dinamik yapıyla
karşılaşıyoruz. Merkezdeki çekirdeğe ulaştığımızda varoluşsal
katmana ulaşırız. Bu katman insanın içsel varoluşunda yaşadığı
varoluşsal krizlerini barındırır. Bu dört katmanlı sistem bir
bütün olarak varlığını sürdürmektedir.(Özakkaş, 2004).
Bunların yanı sıra batıda geliştirilen insan modellerinden ve
tedavi yaklaşımlarından birini katı bir şekilde benimseyip
uygulamamızı engelleyen ve böyle bütüncül bir modeli
benimsememizi gerektiren bir diğer neden de yaşadığımız toplumun
kültürel ve sosyal gerçekliği ile ilgilidir.
Batıda geliştirilmiş insan modelleri ve tedavi stratejileri
evrensel insanı tanımlamakta çok net ve açık bilgiler
vermektedir. Bu bilgileri bizim insanımıza da uygulamak
mümkündür. Ancak uygulamadaki terapist hasta ilişkisindeki
sıcaklığın derecesinden, terapi odasının düzenlenmesine; ücret
ilişkisinden, terapi saatlerinin belirlenmesine, insanın
kutsallarının konuşulmasından, mahremiyet alanına girmeye kadar
çeşitli konulardaki zaman ve zeminsel yapıyı ancak kültürel
bağlamda ele alabiliriz.
Psikoterapi süreci çok etkenli bir süreçtir. Bu süreci sadece
hasta ve terapist arasında geçen bir süreç olarak tanımlamak
eksik bir yaklaşımdır. özellikle yukarıda tanımlanan bütüncül
bir modele dayanarak, amacı semptomun altında yatan asıl soruna
ulaşıp onu ortadan kaldırmaya çalışmak olan köklü bir
psikoterapi sürecinin içinde hastanın kendisinden, içinde
bulunduğu reel şartlardan ve terapistin kendisinden buna bağlı
olarak hastayla uyumundan ve etkileşiminden kaynaklanan pek çok
faktör mevcuttur. Şimdi bu faktörlere kısaca bir göz atalım:
Dinlemek-Dinlenilmek
Bir
kimseyi dinlememekle suçladığınızda, alacağınız yanıt
“söylediklerini kelimesi kelimesine tekrar edebilirim” şeklinde
olabilir. Bu yanıt suçlayan kişiye bir miktar rahatlık vermekle
beraber, dinlemek; bir kimsenin söylediklerini aynen
tekrarlamaktan daha öte bir şeydir. Biz karşımızdaki kişinin
söylediklerimizi hatırlamasını değil onun varlığının bizimle
birlikte olmasını isteriz. Karşımızdaki kişinin tam olarak orada
olmasını bekleriz. Beklediğimiz fizik varlığından ötede bir
şeydir. Onun psikolojik varlığının orada olmasını isteriz.
Kişiler arası ilişkiler kurabilmek özellikle de bir kimseye
yardım edebilmek belli bir yoğunlukta varlığımızın orada
olmasını gerektirir.
Terapi seanslarında terapist, varlığıyla orada
olduğunu karşısındakine hisettirirebildiği ve bunun doğru
ipuçlarını verebildiği ölçüde hastanın kendini açmasına olanak
sağlar. Dinlemenin önemini daha iyi anlayabilmek için dinlemenin
anatomisini tanımlamak faydalı olacaktır:
a) Ayırtetme: Carkuff (1969)’a göre
ayırtetme, sosyal bir durumdaki değişik durumları anlama
yeteneğidir. Ayırtetme kavramının içinde pek çok faktör vardır:
- Kendinde ne olup bittiğini anlamak;
örneğin, terapist hasta ile çalışırken kendisinin kaygı,
kızgınlık, veya sevgi gibi duyguları ile ilişki içindedir.
- Çevresinde ne olup bittiğini algılamak;
örneğin, bir baba iki çocuğunun ondan sevgi almak için
yarıştığını görür.
- Diğer bir kimsenin dünyasında ne olduğunu
algılamak; yani başkalarını kendinin değil, onların referans
çerçevesinden anlamak. Örneğin, yardım istemeye gelen evli
çiftin yaşadığı yabancılık duygularını, kendisinin mutlu bir
evlilik yaşamasına rağmen hisseder.
b) Saygı: Bir kimse magazin okurken
sizi dinlediğini söylüyorsa, bu kimsenin o anda size saygı
duyduğunu pek hissedemezsiniz. Karşınızdakine dönük olma, gözüne
bakma, kesmeden dinleme gibi dinlediğinize dair verilen
ipuçları, terapi süreci dahil her çeşit insani etkileşimde
önemli bir role sahiptir. Hastayı dinlemek, ona saygı
duyduğunuzun, ona insan olarak değer verdiğinizin ilk
göstergesidir.
c) Sosyal etki: Hastayı etkin bir
şekilde dinlemek, terapistin hastaya ilgi ve özen gösterdiğini
belirterek, onun hasta üzerindeki gücünün temelini oluşturmasını
sağlar. Bu anlamda dinlemek hastaya görevler yükler. Terapist
dinleyerek hastaya, “eğer ben tamamen seninle isem, kendimi sana
veriyorsam, bütün bunlar senin bir tepkide bulunmanı gerektirir”
mesajını verir. Yani hasta bir taraftan kendisini dinleyen ve
saygı duyan bir kimsenin karşısında kendisini değerli ve önemli
hissederken, bir taraftan da bu güzel iletişimin sona ermemesi
için yapılması gereken her şeyi yapmaya çalışır.
d) Pekiştireç: Hastayı dinlemek ve
dikkat etmek potansiyel olarak bir pekiştireçtir. Dinlenilmek
her tür hasta için oldukça önemli bir yere sahip olmasına rağmen
özellikle “sönmüş bir sahte kendiliğe”
sahip hastalar için daha da hayati öneme sahiptir. Bu bireyler,
çocukluk dönemlerinde dikkate alınmayan, ilgilenilmeyen,
duygusal olarak ihmal edilen bireylerdir. Dolayısıyla da
kendilerine dair olumsuz ve negatif ön kabullere sahiptirler.
Buna bağlı olarak da çevrelerindeki kimselerin kendilerini
dikkate almaması, dinlememesi ve önemsememesi gibi beklentiler
içindedirler. Aslında bu kimseler karşılarındakilere bu ön
kabulleri doğrultusunda mesajlar verdiklerinden, gerçekten de
kendi beklentilerine uygun tepkiler almayı başarırlar. Bu
bireyler başarılı, mutlu olmak için gerekli olan yaşam
enerjisine, atılganlığa, hırsa, motivasyona yeter derecede sahip
değildirler. Bunun sebebi ise çocukluklarındaki negatif
yaşantılardır. Bu bireyler, ancak sessiz, sakin, uyumlu
oldukları zaman kabul görmüşler, dolayısıyla da bu davranışları
pekiştirilmiştir. Bu noktada terapistin dinlemesi ve bu dinlenme
sürecindeki önemsenme hissi onlar için hem kendilerini açmaları
hem de yaşamın olumlu taraflarını yaşamaları açısından bir
pekiştireç olmaktadır.
Bunun yanı sıra terapistin dinleme şeklindeki
değişiklik de önemli bir pekiştireçtir. Terapistin, hastanın
uygun ve dozunda konuşmalarını dinlemesi ve uygun olmayanları
dinlemediğine dair tepkilerde bulunması yine bu pekiştirme
sürecine katkıda bulunmaktadır.
Görüldüğü gibi sadece dinlemek bile bir terapi
sürecinde çok önemli bir yere sahiptir. Etkin bir dinleme
sürecindeki etkileşimler, hastalar üzerinde güven, destek ve
teskin edici etkiler oluşturur. Fakat dinlemenin bu olumlu
sonuçlarına ulaşabilmek için hasta kendisinin yargılanmadığına,
engellenmediğine ve doğru anlaşıldığına inanmalıdır. Bunu
gerçekleştirebilmek için de terapist, kendi inançlarını,
düşüncelerini, dünya görüşünü, yaşantılarını bir tarafa bırakıp
hastanın referans çerçevesini yakalamaya çalışmalıdır. Hastaya
bir takım ön kabullerle yaklaşıp seçici dinleme yapmamalıdır.
Bunların yanı sıra terapist hastayı dinlerken;
kelimeleri, cümleleri, kişiler arası durumları, kültüre ait
belli mesajların tümünü algılamaya çalışır. Sözlü ifadelerin
yanı sıra beden hareketleri, el kol hareketleri, yüz ifadeleri
gibi sözsüz ifadeleri ve ses tonu, tonlama, kelimelerin
yerleşmesi, vurgu, duraklama gibi paralinguistik ifadeleri de
dinler ve hastanın sadece söylediklerine değil tüm mesajlarına
tepkide bulunmalıdır. Zira sözsüz ve paralinguistik ipuçları
kelimelerin görünen anlamını tersine çevirebilir. Örneğin sesin
tonu, sözel olarak ifade edilen “hayır” kelimesini, gerçekte
“evet”e çevirebilir (Egan,)?.
Anlamak-Anlaşılmak
Dinlemenin amacı anlamaktır. Terapist karşısında yargılanmadan,
engellenmeden, özgürce kendini ifade edebilme imkanı bulan kimse
işin, büyük bir kısmını halletmiştir.
Preödipal veya ödipal dönemlerden birine fikse olmuş hastalar
için dinlenmek ve anlaşıldığını hissetmek hayati önem
taşımaktadır. Sınırda kişilik bozuklukları veya primer narsizim
döneminde kalmış kişilik bozuklukları olan hastaların en çok
ihtiyacı olan bu şekilde bir ilişki şeklidir. Bu hastalar
aileleri tarafından özellikle anneleri tarafından yeterince
ilgilenilmemiş, ihmal edilmiş, belli koşullara bağlı olarak
sevgiye muhatap olmuş kimselerdir. Buna bağlı olarak kendilerine
ilgi gösterilmeyeceği, kulak verilmeyeceği, anlaşılmayacağı,
belki de kızılacağı ve itilecekleri ön varsayımlarına
sahiptirler. Fakat terapistin, karşısındakinin söylediklerinden
onun neler hissettiğini ve onun kendisi ile ilgili olarak ne
demek istediğini anladığını gösteren tepkiler vermesi daha bu
aşamada dahi birtakım ön varsayımlarını sorgulamasına sebep
olur.
Fobik bozukluklar, cinsel işlev bozuklukları gibi sorunları olan
hastalar başkaları tarafından sürekli korkularının anlamsızlığı
ve yersizliği gibi konular yüzünden kendilerini anormal
hissetmekte ve bu yüzden çoğu zaman bunları hiç kimseyle
paylaşmama yolunu tercih ederler. Terapistin onları anladığını
gösteren tepkileri, kendilerini açmalarına yardımcı olur.
Hissetmek-Hissedilmek (empati, eşduyum)
ilk bakışta sanki anlamak ve hissetmek aynı şeylermiş gibi
görülebilir. fakat aralarında ciddi farklar vardır. Anlamak
zihinsel bir işlevdir. Oysa hissetmek ruhsal bir işlevdir.
aradaki farkı daha iyi ayırt edebilmek için Mayeroff’un şu
sözleri önemlidir:
“bir başkasına özen gösterebilmek için onun dünyasını onun
içinde imiş gibi anlayabilmeliyim. Onun kendisini ve dünyayı
onun gözleriyle görüyormuş gibi görebilmeliyim. ona uzaktan ve
ondan kopuk bir şekilde sanki gözlem yapıyormuş gibi bakmak
yerine; onun için yaşamın ne olduğunu, neleri amaçladığını ve
gelişmesi için gerekenlerin neler olduğunu anlayabilmek için
onun dünyasına girebilmeli ve onun dünyasında onunla birlikte
olabilmeliyim.” (Egan,?)
Terapist, hastanın dünyasına girerek onun referans çerçevesinden
bakıyor ve dünyanın ona göre nasıl olduğunu hissediyorsa; onun
duygularını ve bu duyguların altında yatan davranış ve yaşam
örüntülerini bulabiliyorsa ancak o zaman hastayı anladığından
söz etmek mümkündür.
Dinamik yaklaşım içerisinde empati (eşduyum) kavramına en fazla
vurgu yapan Kohut olmuştur. Bu kavram, onun kuramını üzerine
inşa ettiği bir kavramdır. Analist kendini hastanın yerine
koyarak onun iç dünyasını kendi iç dünyasından görmeye çalışır.
Kendilik psikolojisinde Kohut’un “uyumlu özdeşleşme” dediği
etkin bir çaba gerektiren bu eşduyum sayesinde narsistik kişilik
bozuklukları tedavi edilir. Psikanaliz sürecinde analist,
hastanın eleştirilerini, saldırılarını eşduyumla ele alır ve
hastanın tepkilerini kendi eşduyum yetersizliğine yanıt olarak
yorumlar. Yani hastanın saldırıları karşısında yıkılmaz, karşı
çıkmaz. hastanın tepkilerinin altında yatanı anlamaya çalışır.
İşte analistin bu tutumu ile sergilediği olgunluk giderek hasta
tarafından içselleştirilmektedir. Bu yaklaşım narsistik
zedelenebilirliğin onarılması bakımından çok önemlidir (Kohut,
1998).
Kenberg de eşduyumdan söz etmektedir. Ancak Kenberg’in yaklaşımı
Kohut’unkinden oldukça farklıdır. Kenberg’in tekniğinde,
hastanın analistle etkileşim sürecinde kendisinin yaşadığı
duygulardan ziyade analiste yaşattığı duygulara yoğunlaşılır.
Kenberg bu yaklaşımına “tamamlayıcı özdeşim” adını vermektedir.
Bu yaklaşım çerçevesinde analist hastanın kendisine ne
yaşattığından yola çıkarak analiz edilenin aldığı tutumu, içsel
güdülenmelerini kavramaya çalışmaktadır. Özellikle sınırda
kişilik bozuklukları gösteren hastalarda kenberg’in bu yaklaşımı
oldukça etkili bir tekniktir(Kebnberg, 1998).
Görüldüğü gibi eşduyum kavramı ile ilgili farklı yaklaşımlar söz
konusudur. Bunların hepsi eşduyumdur. Her kuramcı, analist veya
terapist kendi sistemine uygun bir anlayışla kavramın içini
doldurmaya çalışmıştır. Fakat hepsinin ortak tarafı karşılarına
gelen hastanın iç dünyasına nüfus etmeye çalışmak ve onu daha
derinden anlamaya çalışmak hatta hissedebilmektir.
Hasta açısından bakıldığında, kendinde bir problem olduğunu
kabul edip, bunu ortadan kaldırabilmek için bir yabancıdan
yardım almayı kabullenmek, bir yabancının kendisini etkilemesine
izin vermek çok zor bir durumdur. Böyle bir yardım alma süreci
kişinin, bütünlüğünü, bağımsızlığını, kendine saygısını tehdit
edici bir durumdur. Dolayısıyla hasta bu zor durumun üstesinden
gelebilmek ve kendisini tam anlamıyla ortaya koyabilmek için
yukarıda anlatılmaya çalışıldığı gibi hissedilmek ister. Pek çok
hasta için bu bekli de hayatında ilk defa yaşantıladığı bir
durumdur. Karşısında onu kendisinden bile daha fazla dikkate
alıp anlayan birisi vardır. Bu açıdan bakıldığında sadece bu
deneyimi yaşamak bile pek çok hasta için bir iyileşme sebebidir.
Güven Oluşturmak
Terapist hastayı dinlediğinde, dinlerken onu anladığını belli
eder şekilde hastaya tepkide bulunduğunda en önemlisi hastanın
yaşadıklarını, hissettiklerini kendisi de hissedebildiğinde
zaten ciddi manada bir güven iklimi oluşacaktır.
Böyle bir güven ortamının oluşmasında en önemli husus
içtenliktir. Terapist karşısındaki hastaya bir yardım teklifinde
bulunmaktadır. Bu yardım teklifi sahte olmamalı, spontan ve
açık olmalıdır. Terapist rolünün arkasına gizlenmemeli, hastanın
yanında, onunla insan insana olabilmelidir. Hasta öncelikle
terapistin bu insani yönüyle etkileşime girecektir.
Terapistin içtenliği, spontanlığı, açıklığı, dürüstlüğü,
karşısındakine insan olarak değer vermesi ve saygı duyması ne
denli başarılı ise, hastanın terapiste ve terapi sürecine güven
duyması ve bağlanması o denli güçlü olacaktır. Örneğin bazen
terapistin dikkati dağılabilir ve karşısındaki hastayı
dinleyemeyebilir. Böyle durumlarda terapist anlamış izlenimi
vermeye çalışmamalıdır. İçten ve dürüst bir şekilde onun
söylediklerini kaçırdığını itiraf etmesi en doğrusudur. Bu tarz
bir yaklaşım, terapistin hastayla birlikte olmak istediğini ve
karşısındakine özen gösterdiğini gösterir.
Bunların yanı sıra güven kavramının içine gizlilik ilkesi de
girmektedir. Hasta seans odasında geçenlerin hasta ve terapist
arasında kalacağına, bunların kişisel çıkarlar ve kötü amaçlar
uğruna kullanılmayacağına kesin olarak inanmak ister. Zaman
zaman, özellikle ergen hastalar, terapistin güvenilirliğini
sınama ihtiyacı hissederler. Terapiste bazı sırlarını vererek
bunları, aileleriyle paylaşıp paylaşmayacağını test ederler. Bu
testleri başarıyla atlatmak güven iklimini güçlendirir.
Güvene dayanan böyle bir ilişki, hastanın zırhını düşürmesine ve
incinebilir olmasına yol açar. İşte bu noktada güven kavramının
bir başka boyutu ortaya çıkmaktadır. Hasta kendisiyle ilgili bir
takım gerçekleri keşfederken yaşadığı acılı süreç sırasında
terapistin yanında olacağına güvenmek ister. Aynı zamanda bu
süreçte kendisine yardım edebilecek donanıma sahip bir uzman
olduğuna dair bir güven söz konusudur.
Terapistin Uzmanlığı
Uzmanlık nedir? uzmanlık; hastanın terapistin ona yardım etme
yeteneğine, becerisine veya bilgisine sahip olduğuna
inanmasıdır. Normal olarak, hasta terapistin doğrudan onun
yerine hareket etmesini beklememektedir. Örneğin; hastanın
işvereniyle olan problemlerini, terapistin oturup hastanın
patronuyla konuşarak bunları çözmesi gibi bir beklentisi yoktur.
Hasta sadece problemlerine yanıt olabilecek veya yanıtları
bulabilmesine yardımcı olabilecek bilgilere sahip olduğunu
varsaymaktadır.
Uzmanlık kavramının farklı birkaç yönünü görmekte fayda vardır.
Terapistin profesyonel veya yarı-profesyonel bir pozisyonunun
bulunması ve onun uzman olduğunu gösteren bazı kredilerinin
(diplomalar, dereceler, sertifikalar) olması, bürosunun olması,
bir ünvanının olması hastanın terapisti kredili bir uzman olarak
görmesine neden olur. Özellikle saplantılı ve mükemmeliyetçi
yönleri olan hasta gurubu için bu uzmanlık göstergeleri çok
önemlidir.
Bunun yanı sıra, dışarıdan insanlar terapistin iyi olduğuna
tanıklık etmişlerdir. Bu tanıklık terapistten bizzat yardım
almış olanlar vasıtasıyla olabileceği gibi meslektaşlarının
terapisti işini iyi yapan biri olarak tanıtmaları vasıtasıyla
olabilir.
Bütün bunlar terapistin uzmanlığının kesin göstergesi değildir.
şurası bir gerçek ki; terapist böyle bir şöhreti hak edebilir de
etmeyebilir de. Yine de her şeye rağmen terapistin uzmanlığına
dair bu şöhreti, başlangıçta en azından da olsa hastayı
etkilemektedir. Fakat asıl önemli olan terapistin uzmanlık
kavramının içini doldurabilmesidir. Çünkü hasta terapistin
şöhretine dayanarak, problemlerinin hallolacağına dair umuda
kapılır. Eğer hastanın bu ümitleri terapistin yetersizliği
nedeniyle suya düşecek olursa, hastanın bundan sonraki durumu
daha önceki dönemden de kötüye gidebilir.
Terapistin Nötr Olması
Klasik dinamik kurama göre terapist bürosunun düzenlenmesinden
hasta ile ilişkisinin her türlü boyutuna kadar en ince ayrıntıya
dikkat etmelidir. Terapistin görevi, mümkün olduğu kadar boş bir
ekran halini muhafaza etmektir. Terapistin hiçbir fikri,
düşüncesi, davranışı, tutumu, inancı, kanaati ve değer yargısı
bu süreci engelleyecek şekilde olmamalı, tam tersi terapistin
hastanın tüm düşünce, dürtü ve duygularını rahatlıkla ifade
edebileceği bir serbest alan yaratılmalıdır. Onun için çalışılan
mekan ve mekana konan objeler, olabildiğince nötr olmalı,
terapistin bireysel kimliğini, inanç ve değer yargılarını
yansıtmaktan uzak bulunmalıdır.
Hasta terapisti boş bir ekran olarak algıladığında,
yargılanmayacağından emin olduğunda ve terapisti bir süper ego
konumuna koymadığında daha açık ve konuşabilir hale gelir.
Terapist bu durumda nesnel, bireysel kimliğinden sıyrılmakta ve
artık boş bir ekran halini almaktadır. İşte bu boş ekran
üzerinden kişinin aktarımı gerçekleşecektir(Özakkaş, 2004).
Terapistin Aktarım Oluşmasına İzin Vermesi :
Aktarım, ilk nesne ilişkileri döneminde anne veya bakıcılarla
yaşanan ilişkilerin, daha sonraki hayatımızda çeşitli insanlar
üzerinde aynı bağlamda yaşantılanmasıyla ilişkili olarak
kullanılan teknik bir terimdir ve klasik psikanalitik ve çoğu
dinamik kuramın temel tedavi eksenidir. Aktarım oluşmadan bir
tedaviden bahsetmek mümkün değildir.
Olaya insan ilişkileri bağlamında bakarsak; çevreyle
ilişkilerimizde, diğer insanları objektif bir birey olarak
algılayamayız. Çoğu zaman karşımızdaki insanın bize
çağrıştırdıkları, bize hissettikdikleri, bir takım ilişkilerin o
şahıs üzerinde canlanmasını sağlar. Yakinen tanımadığımız, iç
dünyasını bilemediğimiz, iletişim içine girmediğimiz bu insanlar
hakkında kısa sürede yargılara varır ve onlarla bir model
üzerinde iletişime gireriz.o insanın gerçekliğini görmek yerine
kendi zihnimizde o insana atfettiğimizi, o insana mantıklı bir
şekilde giydirmeye çalışırız.
Terapi sürecinde aktarım, nötr olarak durabilen ve hasta için
boş bir ekran oluşturabilen terapistin üzerinden gerçekleşir.
Terapistle ilgili bir takım duygular ve davranışlar ortaya
çıkar. Bunların hepsi, bireyin kendi geçmişinden tanıdığı
aktarım malzemelerinin boş ekran olarak duran terapiste
yansıtılmasından ibarettir.
Boş bir ekran olarak ortaya çıkan terapist veya analist,
hastanın olumlu aktarım nesnesi olabileceği gibi olumsuz
aktarım nesnesi de olabilir. Hasta öncelikle anne, ardından
ödipal üçgendeki kişilerle ilişkiler ağına göre nesne
ilişkilerini terapistine veya analistine yansıtacaktır.
Dolayısıyla yansıtmanın içeriği ya pre-ödipal özellikler ya da
ödipal özellikler taşıyacaktır. Pre-ödipal ve ödipal yansıtmanın
içeriğinde ya olumlu ya da olumsuz bir aktarım süreci devreye
girecektir.(Özakkaş, 2004).
İlk nesne ilişkilerindeki anne veya baba ile yaşanan olumlu
duygusal yapılanma, hasta tarafından regrese olarak terapistin
veya analistin şahsında tekrar canlanacaktır. Hasta oral dönemde
annesi veya ilk bakıcısıyla olumlu bir süreç geçirmiş ise,
terapi sürecinde bu yaşantılar terapistin şahsında
canlanacaktır. Bu durumda terapist idealize edilerek,
yüceltilerek algılanır. Bir bebeğin annesi ile kaynaşma özlemi
gibi hasta da terapisti ile kaynaşmak ve iç içe geçmek ister ve
terapistten de aynı şekilde karşılık bekler. Böyle bir karşılığı
göremediği zamanlarda da ağır hayal kırıklıkları ve früstrasyon
yaşar.
Olumsuz aktarımda ise nesne ilişkileri bağlamında ilk nesnelerle
kurulan negatif duygulanmaların bu boş ekranda canlanması söz
konusudur. Terapist veya analist çok kötü, kaba, adi, vahşi ve
zalimdir. Hasta buna inanmaktadır. Fakat hastanın egosunun bir
tarafı, terapiyi devam ettirmekte ve süreci tamamlamaya
çalışmaktadır.
Olumlu veya olumsuz aktarımlarda aktarımın şiddet derecesi,
basit bir rüya içeriği ile kendini ifade edebileceği gibi,
terapiste karşı ilan-ı aşk etmekten, cinsel birlikteliği
arzulamaktan, onu öldürmeye kadar varabilecek geniş bir
spektrumda yer alabilir.
Dinamik teoriye göre bütün rahatsızlıkların kaynağı, pre-ödipal
ve ödipal dönemdeki özellikle anne ile ve daha sonra baba ile
ilişkili nesne ilişkileri sürecinin hatalı
yapılandırılmalarından kaynaklanmaktadır. Ana kalıp, ana model,
ana kurgu hatalı olduğu için daha sonraki tüm ilişkilerde bu
hatalı modelin biteviye tekrarını görmek mümkündür. Birey bitmek
tükenmek bilmeyen bir çaba ile sıkıntılarından kurtulmaya
çalışmakta ama modeli değiştirmek gibi bir iç görüsü
olmadığından aynı hataya her seferinde tekrar düşmektedir. Aynı
patalojiyi terapistin şahsında tekrar yaşayan birey, terapistten
bu sürecin devamını sağlayan patolojik yanıtlar ve davranışlar
beklerken terapist bu sürecin yanlışlığını idrak ettirmeye
çalışmaktadır. Yani terapistten doğru cevaplar, doğru yorumlar
ve doğru şablonlar çıkmaktadır. Hayatında ilk defa bir master
kalıp değiştirilmekte ve yeni nesne ilişkileri kalıbı
oluşmaktadır. Bu bütün modelleri değiştiren, bütün nesne
ilişkilerini yeni bir bağlama oturtan yeni bir yapılandırma
sürecidir.
Terapistin Doğru Karşı Aktarım Geliştirmesi
Bir önceki maddede hastanın terapiste, sanki bir yakını gibi
davranmasının aktarımın en belirgin niteliği olduğu, bu
davranışa eşlik eden tasarım, duygu ve isteklerin terapi
ortamında güncelleşip terapiste aktarıldığı ve buna kısaca
aktarım dendiği belirtildi. Bu bölümde ise, terapistin aktarıma
yönelik tepkisi üzerinde durulacaktır. Çünkü aktarım terapistin
tutum, düşünce ve duygularını etkileyen bir olgudur.
Terapistin erken çocukluk dönemlerinden kaynaklanan yaşantıları,
hastanın aktarımına tepkisini yani karşı aktarımı
etkilemektedir. Bu nedenle terapistin kendi kişisel sorunlarının
bilincinde olması çok önemlidir. Kendi kişisel sorunlarının
fakında olması terapiste onların olumsuz etkilerini en aza
indirme ve onlarla barışık olma olanağını sağlar.
Örneğin kendi saldırganlık dürtülerini tam olarak işleyememiş
terapistler hastalarının öfkelendiği ve çatışma aradıkları
durumlarda onları yatıştırma ve yumuşatma eğilimindedirler.
Çatışmaya karşı dayanıksızlıkları onları anlayışlı, barışçı biri
gibi görünme çabalarına yöneltir. Bu anlamdaki bir yetersizlik
kendisini tedavide sadece olumlu aktarımın belirginleşmesi ile
gösterir. Çünkü terapistin yatıştırma ve yumuşatma eğilimleri
olumsuz aktarımın gelişmesini engeller.
Narsistik sorunlarını tam çözememiş terapistler için de hastalar
bir doyum kaynağı olabilirler. Terapide beklenen, terapiste
hayranlık duyulması ve tüm zamanların en üstün terapisti
olduğunun onaylanmasıdır. Böylesi durumlarda hastanın olumlu
aktarımı en üstün oluşun kanıtı, olumsuz yaşantıları ise
değersizleştirme belirtisi olarak yorumlanır.(Odağ, 2001).
Kohut’a göre ise kendi narsistik sorunlarını çözememiş
terapistler hastanın kendilerini idealize ettikleri olumlu
aktarım (idealleştirme aktarımı)
eğilimlerini reddederler. Bunun altında çoğu kez, hastanın
idealleştirmesiyle terapist veya analistteki bastırılmış
büyüklenmeci kendilikle ilgili fantezilerin tetiklenmesi korkusu
yatar. Bir terapi sürecinde bunlar gibi pek çok farklı
kombinasyon gözlemlemek mümkündür. (Kohut, 1998).
Terapistin kendi kişilik yapısıyla ilgili bir takım
problemlerinin karşı aktarıma etkilerinin yanı sıra karşısındaki
hastanın kişilik yapısından kaynaklanan bazı faktörler de karşı
aktarım sürecini etkiler. Böyle bir olguya tam olarak aktarım
demek doğru değildir. Çünkü böylesi bir durumda hastanın ilk
nesne ilişkileriyle zaman zaman tutarsızlık gösteren bir takım
faktörler dikkati çeker.
Örneğin bazı hastaların tedavisinde terapistte çaresizlik ve
yetersizlik duyguları, engellendiği, istediği gibi
davranılmasına izin verilmediği, kontrol edildiği, tüm çabalara
karşı olumlu bir adım atılamadığı, hep yerinde sayıldığı
izlenimleri ağırlıktadır. Bu tür duygu ve izlenimler obsesif-
kompulsif kişilik yapılarında yaşanır. Histerik kişilik
yapılarıyla çalışırken ise anlatılan ve yaşanılanların
içtenlikli olup olmadığına yönelik sorular, görülenlerin yapay
ve abartılmış gibi bir izlenim vermesi, hızlı değişimler ve rol
yapıldığı izlenimi karşı aktarımın başlıca özellikleridir.
Klasik dinamik kurama göre her analist analizden geçmelidir.
Kendi içindeki problemlerini, çatışmalarını kavrama yeteneğine
haiz olmalıdır. Çünkü terapist hastasıyla girdiği terapötik
süreçte hastaya karşı bir takım duygu, düşünce ve dürtüler
hissedecektir. Bunlar hastanın kendinde çağrıştırdığı aktarım
duyguları mıdır, yoksa kendi içindeki patolojik bir yapılanmanın
sonunda karşı tarafa yüklediği bir anlam etkisiyle ortaya çıkan
aktarım duyguları mıdır?
İşte terapist kendi patolojilerinin fakında olup bu ayrımı
yapabildiği zaman kendini terapötik süreç içersinde daha özgür
hissedecek ve hastanın ihtiyaçlarına uygun tepkiler ve
stratejiler geliştirebilecektir.
Terapistin Zamanında Bağlanmaya İzin Vermesi
Psikoretapi süreci içersinde bağlanma (attachment) çok önemli
bir aşamadır. Terapinin tedavi aşamasına geçişi ancak bağlanma
gerçekleştikten sonra başlar. Bağlanma oluşuncaya kadar terapist
daha çok hastanın duygu, düşünce ve yaşantılarını onun referans
çerçevesinden değerlendirir. Bağlanma oluşana kadar terapist,
hastanın çelişkilerini, projeksiyonlarını, abartılarını vs.
yaptığı pek çok savunmayı ve yaşadıklarını nasıl kendini haklı
çıkaracak şekilde çarpıttığını görmesine rağmen bunlar hakkında
herhangi bir yoruma girişmek yerine, hastanın bunları
yaşantılarken neler hissettiğini anlamaya çalışır ve ona destek
olmaya çalışır. Çünkü bu aşamada (bağlanma gerçekleşmeden)
farklı bakış açılarını göstermek adına yapacağı herhangi bir
açıklamanın sürece yapıcı etkisi yerine yıkıcı etkileri daha
fazla olacaktır. Hasta (hayatında sürekli olduğu gibi)
yargılandığını hissettiği anda süreç sekteye uğrayacak veya
tamamen kopacaktır.
Terapi sürecinde hayati önemi olan bu aşama hakkında biraz daha
ayrıntılı bilgi vermekte fayda vardır:
Modern psikolojinin en önemli kuramlarından biri olan bağlanma
kuramı; gelişen çocuk ile onun dışarıdan ihtiyacını gideren ve
bakım veren kişi arasındaki ilişkiyi ifade eder. Bu ilişkinin
tonu, kişinin erişkinlik dönemindeki ilişkilerinin temelini
oluşturur.
Evrim olgusu içersinde, bağlanma sistemi, türün devamı için
gereken davranış sistemlerinin (örneğin; bakıcılık, çiftleşme ve
keşfetme) sadece birisidir. Fakat Bağlanma sistemi, diğer
sistemlerin arasında en merkezi ve kritik öneme sahiptir. Bu
davranış sistemi diğerlerinin düzenli ve sağlıklı çalışmalarını
sağlar. Anneyi güvenlik üssü olarak kullanan bebek diğer
davranış sistemlerini geliştirir(Şengül& Yahya, 2001.). Yani
bağlanma davranışı, bebekler ve anneleri ile fiziksel yakınlığı
güçlü tutarak hem kendilerini çevreden gelebilecek tehlikelerden
korunmasına yardım eder hem de onlara çevreyi keşfetmeleri için
gerekli koşulları sağlar. (Solmuş, 2003.). Annenin güvenliğinden
mahrum kalan bebek sosyalleşme ve keşfetmeye yönelik
davranışlarına son verir. Çünkü bağlanma davranış sistemi
harekete geçmiştir, bebek tekrar annenin varlığını kazanmaya
çalışmakla meşguldür Bağlanma sisteminin en temel unsurları,
bağlanılan kişiye yakın olma ve bu yakınlığı korumaktır. Bebek
ancak bu bağlanma figürünün varlığından emin olduğu zaman
çevreyi araştırma ve yeni şeyler keşfetme gibi bir işlevi yerine
getirebililr. Bağlanma figürü çevreyi araştırma ve keşfetme
sırasında tehlike hissedildiği anda geri dönülebilecek ve
sığınılacak bir liman, bir güvenli üs görevi görecektir.
Bağlanma kuramının psikodinamik yönü ise erken yaşlarda bağlanma
figürüyle kurulan ilişkinin niteliğinin yaşamın sonraki
yıllarında kurulacak yakın ilişkiler için bir temel oluşturduğu
savına dayanmaktadır. bebekler, anneleri ile olan
etkileşimlerini özümseyerek kendileri ve diğer insanlar hakkında
“içsel çalışan modeller”(şablonlar) geliştirirler. Bu içsel
çalışan modeller, birbirleriyle ilişkili olan iki farklı
boyuttan oluşmaktadır: “kendilik modeli”, bireyin kendisini ne
kadar değerli gördüğüne ve başkaları tarafından da ne oranda
sevildiğine ilişkin algılarını içerir. Bir bebeğin kendisiyle
ilgili bir yargıda bulunması, kendini tanıması ve tanımlaması,
en azından kendisinin iyi bir şey mi kötü bir şey mi olduğu
konusunda karar verebilmesi mümkün değildir. Bebek kendiliği ile
ilgili ilk tasarımları annesinin veya anne yerine geçen,
kendisine bakım veren kişinin gözlerindeki, yüzündeki ifadeden
çıkarmaktadır.(Erten, 2004.). İşte bu tasarım, çocuğun kendilik
modelidir. “Diğeri modeli” ise, bireyin ihtiyacı olduğunda yakın
çevresindeki insanlardan ne oranda yardım isteyebileceğine ve
kişilerin güven vericiliğine ilişkin değerlendirmelerini
yansıtmaktadır. Bu modelin oluşmasının kaynağı da yine annedir.
Annenin çocuğun ihtiyaçlarına zamanında ve duyarlı cevaplar
verebilmesi çocuğun dünyaya güvenle bakmasına ve
etrafındakilerin güvenilir olduklarına dair inancının oluşmasını
sağlar.
Bowlby’a göre bağlanma sistemi doğuştan
yürürlükte olan bir sistemdir. Dolayısıyla bebek, bu sistem
dahilinde bağlandığı figürün kendisini koruyacağı, rahatlatacağı
yatıştıracağı ve aynı zamanda da özerk davranış ve araştırmada
bulunmalarına izin veren ve bunu destekleyen bir bakıcı
beklentisi ile donanımlı olarak dünyaya gelir. Daha sonra anne
baba ile etkileşim süreci içersinde bu beklentilerinin
karşılanması veya karşılanmaması sonucunda yukarıda bahsedilen
kendisi ve diğerlerine dair zihinsel temsilleri
oluştururlar.(Bawlby, 1986.) Hasta terapistin karşısına bu ilk
yaşantılarından getirdiği zihinsel temsillerle gelir ve bu
zihinsel modeller ancak, mevcut zihinsel model ve gerçeklik
arasındaki farklılık çok açık olarak görünür bir hal aldığında
değişme eğilimindedirler. Tıpkı aktarımda olduğu gibi terapistin
görevi hastanın “kendi” ve “diğerleri” hakkında oluşturduğu
olumsuz içsel modellerini değiştirmektir. Bunu da hastanın
olumsuz yaşantı ve reddedilme beklentilerini, tutarlı olarak
doğrulamayan sürekli bir ilişki süreci ile başarabilir.
Hasta için bir bağlanma figürü olabilmenin terapi süreci için
hayati önemine daha önce değinilmişti. Bunu gerçekleştirebilmek
de bu bölüme kadar bahsedilen faktörlere dayanarak mümkündür.
Hastaya “burada, her şeyimle senin için varım. Seni senden bile
daha çok önemsiyorum. Seni karşıya ulaştıracağım” mesajını doğru
bir şekilde verebilmek çok önemlidir. Terapide bağlanmanın
kurulması demek, hastayı kendinden koruyacak, realiteden
kopmasını önleyecek sağlam bir kazığın çakılması anlamına gelir.
Özellikle ağır narsistik ve sınırda kişilik bozukluklarında bu
çok önemlidir.
Çünkü hasta zaman zaman kontrolünü kaybedip dağılabileceği
endişesini taşır. Böyle durumlarda onu koruyan tek şeyin bu
terapi sürecine duyduğu güven ve terapistin şahsında yaşadığı
bağlanma ilişkisidir.
Hasta ile terapist arasında bu tarz bir bağlanma ilişkisi
kurulduktan sonra hasta terapisti ya kendisinin bir uzantısı ya
da kendisine çok benzeyen dışarıdan bir kimse gibi algılamaya
başlar.
Dolayısıyla terapistle zaman zaman negatif bir diyalog veya
etkileşime girse bile onun vurguladıklarının önemine her zaman
inanır ve sistemin dışına çok fazla çıkmaz.
Bilgilendirmek
Terapi sürecinin asıl hedefi hastanın kendi sorunlarını ve
sorunlarının kaynağını objektif olarak görebilmesini sağlamak ve
ondan sonra bu sorunları ortadan kaldırabilmek için eyleme
geçmesini sağlamaktır.
Hastanın böyle bir değişim sürecine girebilmesi için öncelikle
içinde bulunduğu zaman diliminde kendisiyle ilgili gerçekleri
objektif olarak, tüm çarpıtmalardan, savunmalardan sıyrılarak
görebilmesi gerekir. Böyle bir içgörü aşamasına ulaşabilmek için
de bir takım psikolojik ve psikiyatrik bilgileri öğrenmesi
gerekir.
Bunun için de hasta bir ön eğitime alınır. Bu eğitimde hastaya
insanın biopsikososyal gelişimi, hastanın anlayabileceği
seviyede anlatılır. Biraz daha ayrıntılandırılacak olunursa bu
eğitim aşamasında anlatılan konular şöyle sıralanabilir: ruhsal
yapının davranışlarımızı nasıl etkilediği; davranışsal açıdan
normal ve patolojik davranışın nasıl öğrenildiği ve uygulandığı;
davranışsal hatalardaki sosyal öğrenme teorisi, modelleme ve
genelleme gibi konular; bilişsel yeteneklerimizin nasıl
geliştiği, algılarımızdaki öznelliğin etkisini göstermek amacı
ile bilgi işleme sürecindeki sistematik hatalar; bunlar arasında
selektif seçicilik, aşırı genelleme, küçültme, abartma, ya hep
ya hiç tarzında düşünme, bireyselleştirme ve keyfi çıkarsama
üzerinde oldukça yoğun durulur. Otomatik düşünceler ve
afonksiyonel şemaların ne olduğu ve nasıl çalıştığı; düşünce ve
duygulanım arasındaki etkileşme siklusunun nasıl bedensel
yapımızı etkilediği ve otonom sinir sistemimizde ne tür etkilere
yol açtığı anlatılır.
Dinamik formülasyona uyan hastalara daha ağırlıklı olmak üzere
bebeğin psikoseksüel gelişimi anlatılır. Bu gelişim sürecindeki
fiksasyonların ne tür ruhsal bozukluklara yol açabileceği;
ruhsal yapımızın id, ego, süper ego ve bilinç, bilinç öncesi ,
bilinç dışı kavramları; bunlar arasındaki dengenin nasıl
sağlandığı ve bu denge bozukluklarında meydana gelen
anksiyetenin temel nedenlerinin neler olabileceği
basitleştirilerek anlatılır. Egonun düzenleyici rolünün önemi ve
bu rolünü yerine getirirken kullandığı savunma düzeneklerinin
neler olduğu; hastanın kendinde olan rahatsızlığın iç görüsünü
yapabilmesi için tüm savunma düzenekleri örnekleri ile
anlatılır.
Bu anlatma süreci tamamlanınca hastaya verilen tüm bilgi ve
eğitim materyali hastanın kendi hayatı ile ilişkilendirilerek,
hayatından örnekler verilmeye çalışılır. Hastanın kendi hayat
hikayesinden alınan çarpıtmalar, otomatik düşünceler,davranışsal
kalıplar, savunma düzenekleri hastanın tolere edebileceği
seviyede hasta ile birlikte işlenir (Özakkaş, 2004).
bu şekilde bir bilgilendirme sürecinin hem hastanın uzun
zamandır yaşadığı kaostan bir nebze de olsa kurtulmasına katkısı
vardır; zira hasta daha bu bilgilendirme aşamasında kendisiyle
ilgili bir takım şeyleri kendi kendine görebilmektedir, hem de
hasta ve terapist arasında geçen bu interaktif süreç raportun
kurulmasına çok olumlu katkılar yapmaktadır. Hasta önce kendi
hayat hikayesini hiç engellenmeden ve yargılanmadan anlatma
fırsatı bulmuş daha sonra hayatıyla ilgili daha önce hiç farkına
varmadığı bir takım şeyleri fark etmiş olmasının rahatlatıcı
etkisiyle, bu aşamada olumlu yönde gelişmeler görülür.
Teşhisi Netleştirmek
Hastaya bir teşhis koyup, onu kategorize etmek, etiketlemek ne
kadar doğru bir tavırdır şeklindeki tartışmalar varlığını
sürdürmeye devam etmektedir. Zira temelde her hastanın
semptomları kendine özgü ve biriciktir. Birini diğerine
benzetmek gibi bir yaklaşımın doğru olmadığını savunan bir
anlayış söz konusudur. Bu anlayışa göre hastalık yoktur, hasta
vardır. Buna karşın teşhis ve tedavi konusunda ortak bir
bilimsel zemin oluşturma ihtiyacı kaçınılmaz olduğu için böyle
bir sınıflama ve kategorizasyona gidilmek zorunda kalınmıştır.
Peki terapist tarafından tespit edilen teşhisin hastaya yararı
ve zararı nedir? bunun hasta üzerinde stigma etkisi yaratmaktan
başka bir işe yaramayacağını, zaten bir psikoloğa veya
psikiyatriste gidiyor olmanın toplumsal baskısının sıkıntısını
yaşayan hastaya bir de özellikle tedavisi oldukça uzun ve
zahmetli olan, hatta bazı ekollerce tedavisi olmadığına inanılan
bir kişilik bozukluğu teşhisini bildirmenin onu demoralize
etmekten başka bir işe yaramayacağını düşünülebilir.
Fakat buna rağmen hastaya teşhisini net bir şekilde bildirmekten
çekinmeyen terapistler de vardır. Çünkü net bir şekilde
problemlerini ve bunların kaynaklarını gören hasta, ne ile
savaştığının farkında olarak, egosunun hastalıklı tarafıyla
sağlıklı tarafını ayrıştırıp, hastalıklı tarafını kontrol altına
alabilmek için çaba harcar. Kendi gibi aynı teşhisi almış
kimselerle iletişim içine girip hatta düzelme sağlayan kimseleri
görerek motive olma imkanına sahip olabilir. Bunların yanı sıra
toplumun büyük bir kısmı bu tarz patolojilere sahipken, tedavi
görme imkanına sahip olduğu için kendini şanslı dahi
hissedebilir.
Pek çok hasta yaşamının belli bir dönemine kadar sıkıntılarıyla
yaşamını sürdürmüş, fakat artık mevcut yaşantısını devam
ettirmesine imkan kalmamıştır. Bu şekilde gelen hastalar,
terapiste gelirken sorunlarını halletmek amacıyla
gelmektedirler. Sorunlarını halletmek isteyen hasta, sorununa
odaklanarak onu nasıl çözeceğini düşünür. Böyle bir durumda ona
sorunun ne olduğu fark ettirilir. Böylelikle problemin varlığı
ve sınırlarının ne olduğu gösterilir. Problem net ise, içeriği
belirgin ise ve problem ile ilgili datalar elimizde ise
yapılacak tek şey problemi nasıl çözeceğimizle ilgili zihinsel
egzersizler yapmaktır. Böyle durumlarda teşhisin net olması
süreci oldukça kısaltmaktadır.
Fakat durum her zaman bu şekilde kolay değildir. bazı hastalar
kendi rasyonel kimlikleri ile problemlerini çözmek için
terapiste gelmelerine rağmen bir süre sonra amaçlarından sapıp,
üzüm yemek yerine bağcıyı dövmeye kalkışmaktadırlar. Bunun
nedeni henüz sonucunun ne olacağı belli olmayan bir sürecin
belirsizliğinin yerine elde mevcut olan yapıyı koruma çabası
olabileceği gibi terapiste yapılan ödipal temelli bir aktarımın
neticesi de olabilir. Bu tarz bir hasta süreci baltalamak için
her türlü malzemeyi kullanabildiği gibi kendisine bir teşhis
konulmasını da kullanacaktır. Böyle bir durumda direncin ortadan
kaldırılmasıyla ilgili ön çalışmalar yapılmadığı müddetçe tedavi
ilerlemez.
Bunun yanı sıra bazı hastalar terapiye gerek kendi isteğiyle
gelmiş olsun, gerekse başkaları tarafında zorla getirilmiş
olsun; hastalıktan elde ettikleri bilinç dışı sekonder
kazançları devam ettirmek, problemini çözdüğünde kaybedeceği bir
çok şeyi olduğu için, şuurlu ve planlı bir şekilde problemin
devamını sağlamak (temaruz), kendisini bu duruma sürüklediğine
inandığı kimselerin ne kadar kötü olduklarını anlatmak (tedavi
ücretini de kızdığı insanlara ödetmek suretiyle onlardan intikam
da amaçlar arasında) gibi faktörler de terapi sürecini
baltalamaya sebeptir. Dolayısıyla hastaya teşhis koyarken bütün
bu faktörleri de dikkate almak gerekir
Eğitmek-Öğretmek
Yukarıda anlatıldığı şekliyle genel bir bilgilenme sağlandıktan
ve teşhis net bir şekilde ortaya konduktan sonra hastaya
probleminin davranışsal, bilişsel, dinamik veya varoluşsal hangi
katmanda olduğuna göre bir tedavi stratejisi belirlenir ve
terapi süreci boyunca hastanın tedavisi ile ilgili gerekli olan
teknikler öğretilmeye başlanır. Hastanın mevcut yaşantısında
sorunlu alanlar ve bunlarla ilgili sorunlarla karşı karşıya
kaldığında yaptığı patolojik davranışları, düşünceleri, bunların
dinamik formülasyona uygun düşen yönleriyle ilgili yorumları,
kullandığı savunma mekanizmalarına dair farkındalık düzeyinin
arttırılmasına yönelik bir eğitim sürecine girişilir. Fakat
böyle bir süreçte (aşağıda daha ayrıntılı bir şekilde üzerinde
durulacaktır) yorumlar yapılırken doğru zamanda ve dozunda
olmasına, hastanın egosunun bunları tolere edebilecek güçte
olmasına özen gösterilmelidir.
Bu süreçte terapist, hasta bunları kendi başına yapabilecek
farkındalığa ulaşıncaya kadar otomatik düşüncelerini yakalamak,
bilgi işleme sürecindeki hataları tespit etmek, kullandığı
savunmaları fark etmek, yerleşmiş olan patolojik davranışların
ayırdına varmak gibi becerileri, hastanın getirdiği güncel
malzeme üzerinden tekrar tekrar işleyerek bunların hastada bir
meleke haline gelmesini sağlamaya çalışır. Ayrıca bu aşamada
ortaya çıkan dirençleri de tespit edip öncelikle bunlar üzerinde
çalışmak gereklidir. Aksi takdirde süreç tıkanacak ve bir
ilerleme sağlamak mümkün olmayacaktır.
Bunların yanı sıra bir taraftan varolan patolojiyi tedavi etme
süreci devam ederken diğer taraftan da hastanın yaşamını devam
ettirmesine yardımcı olacak yaşam becerileriyle ilgili bir
eğitim sürecinin başlatılması gerekir. Zira bazı hastalar ağır
patolojileri nedeniyle hayatlarının her alanında sorunlar
yaşıyordurlar. Bu eğitimde daha çok davranışçı- bilişsel
yöntemlere dayanan sosyal becerilerini arttırmaya yönelik bir
program uygulanır (Özakkaş, 2004). Örneğin bir sosyal fobik
hastanın semptomlarının kaynağı preödipal kaynaklı bir sönmüş
kendilikle ilgili, ödipal çatışma kaynaklı bir narsistik yapı
vs. (örnekler çoğaltılabilir) olabilir. Ya da sadece bir
modelleme sonucu oluşmuş bir davranış örüntüsü olabilir. Fakat
her durumda hastanın şu andaki yaşantısını etkileyen bir sosyal
beceri eksikliği mevcut. Dolaysıyla mevcut patolojinin tedavisi
devam ederken bir yandan da özellikle davranışçı yöntemlere
dayanan bir sosyal beceri kazandırma sürecinin işletilmesi
elzemdir.
Görüldüğü gibi hastanın terapi ve tedavi ile ilgili bir takım
bilgileri edinmesi ile bunların içselleştirilip kişinin
kendisine maledilmesi aynı şeyler değildir. hasta bu bilgileri
aktif bir şekilde kullanabilme becerisine ulaşabilmek için
terapistle birlikte uzunca bir süre böyle bir eğitim-öğretim
sürecine ihtiyaç duyulur. Hasta ancak bir takım şeyleri kendi
kendine fark edebilme becerisine ulaştıktan sonra bir değişim
sürecine girme imkanı kazanır.
Zamanında Yorumlamak
Dikkatlerin bir davranışın bilinçdışı nedenlerine yöneltilmesi
ve davranış ile onun bilinçdışı nedenleri arasında bir bağlantı
kurulmaya çalışılması yorumsal bir yaklaşımdır. klasik dinamik
kuramda içgörüyü ve tedaviyi gerçekleştiren yorumdur (Fenichel,
1975).
Yorum öncelikle savunma ve dirençlerin bilinçdışı nedenlerinin
bulunup işlenmesinde büyük yararlar sağlar. Savunma ve
dirençlerin işlenmesi, altta yatan dürtü ve patolojik birimlerin
bilinç alanına ulaşmalarına sebep olur. Dolayısıyla zamansız
yapılan bir yorum sonucu bilinç alanına ulaşan bu duygu ve
dürtüler, ego tarafından ani bir baskın olarak algılanabilir.
Hasta bu bilinçdışı baskına, artan içsel sıkıntı, ne yapacağını
bilememe ve boşluk duyguları ile tepki verir; ya da iç sıkıntısı
artmaz ancak savunmalar yoğunlaşır, ruhsal belirtiler
şiddetlenir ve eyleme vurumlar artar. Bu durum ego gücü yetersiz
olan hastalarda eyleme vurumların aşırı şiddetlenmesi, intihar
düşüncelerinin yoğunlaşması ya da hastanın psikotik bir sürece
girmesi gibi sakıncalı sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle
yorumlamadan önce hastanın bilinçdışına atılan öğelere
yaklaşmasını sağlayan hazırlık aşamasının mutlaka geçirilmiş
olması ve aktarımın oluşmuş olması gerekir. Ayrıca terapistin
hastalara “neyin” , “ne zaman” ve “ne kadar” bildirileceğini
kestirmesi yorumdan çok daha önemlidir.
Yorumla ilgili üzerinde durulması gereken çok önemli bir başka
konu da ödipal ve preödipal bozuklukların ayırıcı tanılarının
yapılmasıdır. Zira preödipal dönemle ilgili bozukluklarda ego
henüz yapılanmamış veya çarpık yapılanmıştır. Dolayısıyla bu
tarz hastalar bu tarz yorumları kaldırabilecek ego gücüne sahip
değildirler.
Bu durumu kısaca izah etmekte fayda vardır: Freud ruhsal
bozuklukların çözülmemiş çatışmalardan kaynaklandığını
düşünmekteydi. Ruhsal çatışmalar, doyum arayan dürtülerin süper
ego ya da dış dünyanın yasakları ile karşılaşmaları ve
engellenmeleri sonucu ortaya çıkmaktaydı. Yani çatışma, ruhsal
aygıtın üç yapısal öğesi arasındaki uyuşmazlığın ürünüdür. Bu
model geçerliliğini günümüzde de sürdürmektedir. Fobiler,
obsesif- kompulsif bozukluklar, depresif bozukluklar gibi
nevrozların tedavisinde bu modelden yararlanılmaktadır. Bu tür
hastalıkların tedavisinde temel amaç bilinçdışı çatışmaları
bilinçli hale getirmek ve bunaltıyı azaltıcı değişimleri
sağlamaktır. Bunu yapmak için de kullanılan en etkili yöntem (
tabii az önce belirtildiği gibi uygun zamanda) yorumdur.
Ancak Ferud’un çatışma modeli ruhsal yapının
belirli bir gelişim düzeyine ulaşmış olduğunu varsayar. Ödipal
çatışmalar, üçlü ilişkiler ve bastırma gibi tanımları belli bir
gelişim düzeyine (ödipal) ulaşmış ruhsal yapının özelliklerini
taşır. Bu gelişim düzeyinde yapısı bozulmamış bir ego
varsayılmaktadır. Freud ruhsal yapının bu gelişim aşamasına
ulaşamamış yapılanmalarına psikoz demiştir. Oysa günümüzde
nevrozlar ve psikozlar arasında yer alan büyük bir hastalık
kümesinin var olduğunu biliyoruz. Psikotik bozukluklar yanında
sınır bozukluklar, narsistik bozukluklar ve prepsikotik
durumlarda da Freud’un varsaydığı gelişim düzeyine
ulaşılamamıştır. Dolayısıyla Freud’un çatışma modeli bu
bozuklukların tedavisinde yetersiz kalmaktadır.
Daha sonra ortaya çıkan ego psikoljisi, kendilik psikolojisi,
nesne ilişkileri kuramı sayesinde tedavide dikkatler ödipal
çatışmalar kadar egonun yapısına çevrilmiştir. Böylece ego ile
kendilik, kendilik ve nesne tasarımları ve bu tasarımlar
arasındaki uyuşmazlıklar; kendilik sınırları, ikili ilişkiler ve
alt düzeydeki savunmalar da inceleme alanının kapsamına
alınmıştır. Bu aşamada preödipal kökenli ağır ego bozuklukları
da tedavi edilebilir duruma gelmiştir.
İşte bu tarz ağır ego bozuklukları gösteren hastalarda terapist
ruhsal aygıtın yapısına daha çok dikkat etmek zorundadır. Egonun
güçsüz olduğu durumlarda, yorumdan önce bunu kaldırıp
kaldıramayacağı sorusu dikkatle ele alınmalıdır. Ego gücünün
yetersiz olduğu durumlarda yapılan yorumun yerini bulmadığı,
tedavi edici bir etki yapmadığı, hatta bazen hastanın durumunu
kötüleştirdiği gözlenmiştir. Özellikle narsisistik kişilik
bozukluklarında bu durum savunma kalkanlarının daha da
güçlendirilmesine sebep olmaktadır. Çünkü hastanın egosu
gerçeklikle yüzleşebilecek güce sahip değildir.
Peki bu tarz ağır perödipal döneme bağlı ego bozukluklarının
özellikleri nelerdir: a) Alt düzey savunma düzenekleri olan
bölme, yansıtmalı özdeşim vs. kullanmak, b) bastırma, yadsıma,
yansıtma gibi daha üst düzey savunmaları çok aşırı ve sık
kullanmak, c) ağır narsistik yaralanmalar ve d) tehlikeli dışa
vurumlar. e) örgütleme, bütünleştirme ve sentez yeteneğinin
zayıf olması. f) İkili ilişkilerin ötesine geçememe, g) kendilik
sınırlarının dayanıksız ve çabuk değişebilir olması ve h) bütün
bunlara yoğun duyguların eşlik etmesi. Bu tür hastalar ağır
narsistik yaralanmalar yaşarlar, aşırı alıngandırlar, sık sık
alınganlıklar yaşarlar (Odağ, 2001).
Bütünlüğü Kaçırmayıp Süreç İçinde Hastayı Taşımak :
Terapist, terapi sürecinde kaybolmuşsa hasta da
kaybolacaktır. Dolayısıyla terapiste bu süreçte rehberlik edecek
bir yol haritası gereklidir. Aslında hastalığın gidiş ve
sonlanışını baştan kestirmek çok zordur. Bu zorluğa karşın
psikoterapi veya psikanalize başlamadan önce terapist, hastanın
uygulanacak tedavi yönteminden yararlanıp yararlanmayacağını ve
tedavi yönteminin uygun olacağını belirlemek durumundadır.
Psikoterapi olumlu ya da olumsuz yönde kolay
değişmeler gösteren dinamik bir süreçtir. Hastalığın gidiş ve
sonlanışı da bu değişmelerden etkilenir. Bu nedenle terapist,
prognostik ölçütleri ruhsal sağaltımın her aşamasında göz önünde
bulundurmalıdır.
Prognostik ölçütleri, nevrotik yapılarda ve
kişilik örgütlenmelerinde ağır bozukluklar olan hastalarda olmak
üzere iki farklı gruba ayırabiliriz. Nevrotik yapılarda hastalık
belirtilerinin prognostik ölçüt olarak değerlendirilmesi:
a) Yakınmaların nitelik ve nicelikleri (bedensel,
ruhsal, davranışsal):
Prognozun genellikle bedensel (somatik) yakınmalarda
ruhsal yakınmalara kıyasla daha kötü olduğu, çünkü psikosomatik
hastalığı olan kişilerin ruhsal sorunları (depresyon, fobi,
obsesyon-kompulsiyon) olanlara kıyasla daha az duygusal daha çok
akılcı bir yapıya sahip oldukları, çatışmalarını
sözelleştiremedikleri gözlenir.
Yine aynı şekilde bir davranışın savunma işlevlerinde
başat bir konuma gelmesi, süregenleşmesi olumsuz bir pronostik
göstergedir. Bu tür hastalar çatışma konumlarında duygu
sergileyeceklerine ya da semptom oluşturacaklarına, bir
davranışla tepki verirler. Davranış belirtinin ya da duygunun
yerini alır. Bu bir de egoya uyumlu (egosyntonic) daha da
olumsuz bir prognozu gösterir.
b) Yakınmaların başlayış biçimleri, ortaya çıkarıcı
etmenler ve süreleri:
Hasta hikayesini anlatırken “yakınmalarımın ne zaman
başladığını bilmiyorum”, “bunlar kendimi bildim bileli vardı”,
nasıl başladıklarından haberim yok ama galiba on senedir bunları
taşıyorum”, “yakınmalarım dört yıl önce şefimle bir tartışmadan
sonra başladı” gibi değişik ifadeleri değişik prognostik
ölçütleri gösterir.
Ayrıca hastaların yakınmalarını kendilerine göre bir
nedene bağlayıp bağlayamamaları, ortaya çıkarıcı nedenleri
anımsayıp anımsayamamaları da önemlidir. Bir hastanın ruhsal
yakınmalarını ruhsal nedenlere bağlayabilmesi, psikolojik
zihinselliğin ve içgörünün bulunduğunu gösterir. Genelde
yakınmalarıyla ailesi, kendi davranışları ya da anımsanan bir
çatışma arasında bağlantı kurabilmek olumlu prognostik ölçütler
arasında yer alır.
Hastaların yakınmalarının ne zaman ve hangi koşullarda
ortaya çıktığını bilebilmeleri ve onları kendilerince anlaşılır
bir nedene bağlayabilmelerinin yanı sıra bunlara eşlik eden
duyguların da anımsanması iyi bir gidiş ve sonlanışa işaret
eder. Ortaya çıkarıcı nedenlerle yakınmaların şiddetti arasında
ters bir orantı olması olumsuz bir prognozu düşündürür.
c) Hastanın yakınmalarına karşı tutumu:
Prognozun asıl belirleyicileri yakınmaların
süresinden çok, hastanın yakınmalarına karşı tutumu,
hastalığından rahatsız olup olmamamasıdır. Örneğin hastanın
yakınmalarından rahatsız olup onlardan kurtulmak istemesi,
belirtilerin süresinden bağımsız ve olumlu bir prognostik
ölçüttür.
Hastaların toplumda başarı kazanmaları ve bu
başarılarının hastalıklarına karşın sürmesi olumlu bir ölçüt
olarak değerlendirilmelidir. Öte yandan, hastalıkla başlayan
başarısızlık, verimliliğin ve yaratıcılığın azalması olumsuz
ölçütlerdir. Hastanın kendi kendisini nasıl algıladığı,
kendisine saygısının azalıp azalmadığı da çok önemlidir.
Hastalığa rağmen giyim, görünüş ve bedensel bakıma dikkat
edilmesi de olumlu bir prognozu belirtebilir.
Bunlar dışında hastanın yaşı, zekası, yetenek ve
içgörü düzeyi de prognostik ölçütler olarak belirtilmelidir.
Yeti yokluğundan çok, var olan yetilerin hastalıkla azalması ya
da yitmesi olumsuz bir prognozun işaretidir.
d) Olumsuz çekirdek belirtilerin varlığı:
Çocukluk çağında ortaya çıkan tik, tırnak yeme,
kekeleme, gece korkuları gibi belirtilerin; aşırı çekingenlik;
ukalalık; aşırı sesiz ve uysal olunması gibi davranışların
ergenlik döneminde kendiliklerinden yok oldukları gözlenir. Bu
tür belirtilerin ve davranışların ergenlik döneminden sonra da
sürmesi olumsuz prognostik ölçütler arasında yer alır.
Bütün bunların yanı sıra Freud olumsuz
prognostik ölçütler arasında şunları da sayar: hastalıktan
sağlanan ikincil kazançların olması, bilinçdışı ağır suçluluk
duygularının olması nedeniyle tedavi sürecinde ortaya çıkan
herhangi bir olumlu gelişmenin ardından hastanın durumunun
birden bire daha da ağırlaşması (acımasız bir süper egoyu
yumuşatma uğraşı).
Nevrotik yapıların yanı sıra borderline,
prepsikotik ve narsisistik hastalar gibi kişilik
örgütlenmelerinde ağır bozukluklar olan bir grupta bu ölçütleri
belirleyip bir yol haritası belirleyebilmek çok daha zordur.
Çünkü bu hastalarda çatışmalar, savunma mekanizmaları, ve nesne
ilişkileri nevrotik yapılardan çok daha farklıdır. Kendilik
entegre olmamış, kimlik bocalaması ve preödipal sorunlar
ağırlıktadır. Tümünde belirtiler uzun süreli, ortaya çıkarıcı
nedenler belirsizdir. Dış nesnelerden korkuları tedaviye karşı
motivasyonu engellemekte ve hastalar ne yapacaklarını
bilememektedirler. Ayrıca egonun güçsüz, nesne sürekliliğinin
gelişmemiş olması, tehlikeli eyleme vurumlara neden olur ve
tedavinin sürekliliğini güçleştirir.
Bütün bu prognostik ipuçlarını takip etmenin
amacı; başta belirtilen, terapistin süreç içerisinde, terapinin
bütünlüğünü, esas hedefini, vizyonunu gözden kaçırmayıp, nerde
olduğunun sürekli farkında olmasına yardımcı olmaktır.
Winnicot (1962), annenin kucaklama, kuşatma,
çocuğun her ihtiyacı olduğunda orada olarak çocuğunun kendiliği
için güvenli ve kolaylaştırıcı bir çevre hazırlama işlevlerini
düzenli olarak başarmak zorunda olduğunu ifade eder (Winnicot,
1962). Bunun klinik karşılığı terapist-hasta arasında yaşanan
süreçte yaşantılanır. Bu süreç içerisinde hasta zaman zaman
terapistin kendi alanına son derece ağır ve sarsıcı bir şekilde
müdahalelerde bulunur. Hastalar terapötik çerçevenin sınırlarını
aşmalarına rağmen terapist, hastanın yarattığı girdaba düşmez,
bunları kendi egosunda abzorbe eder ve duygularını izleyerek
gözleme geçer. Bu gözlemler sonucunda da bir takım terapötik
girişimlerde bulunarak yoluna devam eder. Asla hastadan ya da
terapiden vazgeçmez. Hastanın yaşantıladığı bu güvenli alan
kaçınılmaz olarak yeniden yapılandırıcı bir işlev görmektedir.
Terapist bir taraftan hastaya “ne olursa olsun
ben seninleyim” mesajını verirken, bir taraftan da “hastanın,
patalojileri yüzünden üstü örtülmüş kapasiteleri ile derinden
sezgisel bir iletişim içindedir. Terapist hastanın bu üstü
örtülmüş kapasilerine bakarak, hastanın kendisinin göremediği
geleceğini görebilme yetisi içerisindedir. Freud’un terapist
veya analisti bir kayanın içinde saklanmış heykeli gören
heykeltıraşa benzettiği analojisi de bunu vurgulamaktadır.
Terapist her durumda süreçten kopmayarak ve hastanın süreç
sonundaki durumunu görebilerek ve en önemlisi buna inanarak
yürüttüğü içsel yapılandırma işlemi terapinin temel
unsurlarıdır. Bir hasta terapistine çektiği acıların son bulup
bulmayacağını sorarken aslında terapistinden “potansiyeline ve
başarılı olacağına dair inancının olduğunu” teyid etmesini
istemektedir.
Bütün bunlara dayanarak terapistin,
hastanın her türlü direncine, işgaline, manipülasyonuna rağmen
hayatta kalabilmesi, hastaya dair bir vizyonunun olması ve bu
vizyonuna dair inanç taşıması bir terapi sürecinin bel
kemiğidir. Bu temel tutumlara sahip olmak, gerek sürecin
başında gerekse farklı aşamalarındaki prognostik ip uçlarına
dair sürekli bir farkındalık haline ihtiyaç duymaktadır.
Sosyal Senkronizasyon
Kimlik ve kişiliğimizin oluşmasında pek çok
faktörün etkisi vardır. Bunlar arasında içinde bulunduğumuz
kültürün katkıları yadsınamayacak derecededir. Benliğimizin
yapısı, dünyayı, başkalarını ve kendimizi nasıl görüp
algıladığımızı belirler, varoluşumuzun temelini oluşturur ve her
türlü duygu, düşünce ve davranışımızı etkiler. Bu durumun
temelinde de içinde bulunulan kültürün özellikleri yatar.
Kültürler-arası psikoloji literatüründe temel
olarak iki tür kültürden ve bunlar iç |