| Psikoterapide entegrasyonun tarihçesi |
|
|
Not: Aşağıdaki metin Kenneth R. Evans ve Maria C. Gilbert Bütüncül Psikoterapiye Giriş Kitabından Tercüme edilmiştir. Tercüme: Psikoterapi Enstitüsü Çalışanları Psikolojide üç temel düşünce akımının gelişimi, önce birbirlerinden tamamen soyutlanmış ve birbirlerine zıt düşerek sonra da bu gelenekler arasında yavaş yavaş köprülerin kurulmasıyla, entegratif hareketin tarihine damgasını vurur. Bütün gelenekler insan zihninin işleyişine dair paha biçilmez görüşler kazandırmıştır. Psikanaliz bilinçdışı süreçlere ve bunların bütün deneyimlerimizi nasıl etkilediğine dair bir bilgi sağlamıştır. Aktarımın önemine yaptığı vurgu ile geçmişten gelen ilişkilerin, bugünkü bilinçli farkındalığımız içinde nasıl yeniden yaratıldığını ve hayatlarımızı etkilediğini göstermiştir. Davranışçılık ise öğrenme süreci içinde olumlu ve olumsuz pekiştireçlere nasıl duyarlı olduğumuzu anlatmıştır: davranışın olumsuz dahi olsa pekiştirilmesiyle kalıcı hale geldiğini göstermiştir. Ancak öğrenilmiş şey geri döndürülerek daha adaptif davranışlarla yer değiştirebilir. Bunlara ek olarak, hümanistik psikoloji, kişinin kendini gerçekleştirme dürtüsü sayesinde kendini sağaltma potansiyeli ve kapasitesine olan inancını kazandırmıştır. Psikoloji içindeki üç geleneğin haritasını çıkartan Clarkson (1992), psikanalizin “Neden?” sorusuna odaklandığını ve anlam ve içgörü arayışı içinde olduğunu söyler. Davranışçılık “Ne?” sorusuna odaklanır, ve işlevsiz ve değişim gerektiren davranışlara bakar. Hümanizm ise “Nasıl?” sorusunu sorar; yani kişinin nasıl hissettiği ile duyuları, duyguları ve dünyanın duyusal deneyimlenişini araştırır (Clarkson, 1992, sf.3). Bunlara, kişinin içinde yaşadığı bağlama, sorunun her zaman bir sistem sorunu olduğu varsayımı üzerinden sorunun hangi zaman ve mekanda varolduğuna bakan ve “Nerede?” sorusunu soran sistem-teorisi ile bütün insanlara dair oldukları düşünülen anlam, ölüm ve soyutlanma meseleleri üzerinde uğraşan ve “Ne için?” sorusunu soran, insanın varoluşsal anlamının nerede yattığını soran varoluşçuluk akımını ekleyebiliriz.
Entegrasyon arayışı kısmen bu üç temel psikoterapi ekolü veya geleneğindeki noksanlıklar sonucu ortaya çıkmıştır. Psikanaliz sağaltım süresinin uzunluğu ve belirli davranışlara odaklanmaması nedeniyle eleştirilmiştir. İnsanlar analiz sürecinde kendilerine dair pekçok içgörü kazanmalarına rağmen eski yıkıcı davranış örüntülerini tekrarlamaya devam etmektedirler. Davranış terapisi, belirli davranışların istenilen yöne çekilmesi üzerinde durmasına ve semptomun çözülmesini sağlamasına rağmen altta yatan yapısal sorunlarla uğraşmamaktadır. Altta yatan soruna dokunulmadığından bir semptom ortadan kalkmasına rağmen diğeriyle yer değiştirmekte ve “semptom ikamesi” diye adlandırılan durumla sonuçlanmaktadır. Hümanistik terapiler, gelişim potansiyeli, en üst seviyede işleyiş ve kendini-gerçekleştirme üzerinde yoğunlaşırken fazla iyimser olmak, deneyimin gölgede kalan olumsuz taraflarını görmezden gelmek ve insanlık durumunun varoluşsal gerçekliklerini hafifsemekle eleştirilmiştir. Entegrasyon hem bu eksikliklere bir tepki olarak hem de alandaki klinisyenlerin hastalarına yardım etmek için daha verimli yollar bulma ihtiyaçlarından doğmuştur. Yaklaşımlar arası diyalog eksikliği ve bu yaklaşımların insan deneyimlerine dair söyledikleri arasında hiçbir yokmuş gibi görülmesi, yazarlarımızdan birinin 1950lerin sonlarında psikoloji alanında ilk çalışmalarını yaparken yaşadıklarına bakıldığında açıkça görülebilir. Yazarımız, psikoloji dersini aldığı ilk yıl, birinci sömestr davranışçılık ikinci sömestr ise psikanaliz üzerine eğitim almıştır. Davranışçı sömestrin sonunda aklında kalan tek şey şudur: “sadece gözlenebilir davranışa dikkat edin; deneyime dair sadece gördüğünüz ve ölçülebilir olanla ilgilenin, başka hiçbirşeyle değil.” ve “ Kişilik yoktur, sadeve davranış vardır”. Psikanalitik sömestrden ise aklında kalan şudur: “Hiçbirşey yüzeyde göründüğü gibi değildir; davranışa dair hakikate ancak rüyalardan, dil sürçmelerinden ve bilinçdışından gelen diğer dolaylı mesajlardan ulaşabiliriz.”; “Yüzeyde görülen davranış, bilinçdışının derinliklerinde yatan bastırılmışı malzemenin şekil değiştirmiş halidir; görünen davranışa odaklanmayın yoksa sadec semptomun ortadan kalkmasını sağlarsınız derinlikli bir yapısal değişim değil.” Bu ifadeler yaklaşımlar arasındaki temel farkları gösteriyor; Messer’in deyimiyle davranışçılığın “komik yüzü”, psikanalizin ise “ironik ve trajik yüzü” gözler önüne seriliyor (Messer, 2001). Her iki yaklaşım da kişilik gibi bir kavram olmadığı konusunda hemfikir gibiler ve hiçbirinin pek fazla (hatta hiç) sosyal etkileşimden söz ettiği söylenemez. Bu derste ne bu akımlar üzerinden bir tartışma ne de aralarındaki büyük farklara dair bir yorum yapılmamıştı. Neyse ki o zamandan beri bütüncül hareketin tarihi, birbirleriyle asla buluşamayacaklarmış gibi gözüken bu akımlar arasında pek çok yakınlaşma sağladı ve aralarında zengin ve çok renkli bir diyaloğun yollarını açtı! Goldfried’in (1995a) entegrasyonun yetmiş yıllık tarihi ile ilgili ilginç ve kapsamlı çalışmasına çok şey borçluyuz, aşağıda sunduğumuz kısa özette bu çalışmadan önemli olduğunu düşündüğümüz birkaç noktayı alıntıladık. Goldfried’in (1995a) de dikkat çektiği gibi davranışçılık ve psikanaliz arasındaki yakınlaşmanın 1932’lere kadar uzanan bir geçmişi vardır. 1932’de French, APA’nın 88. buluşmasında, psikanalitik bir kavram olan bastırmayı davranışçı bir kavram olan sönümlenme ile karşılaştırarak, benzer bir anlam taşıyıp taşımadıklarını sorgulamıştı. French, yazdığı büyüleyici makalesinde, öğrenme sürecinde travmatik etkiler hakkındaki çalışmaları üzerinden Pavlov ile Freud arasındaki benzerlikler ve bağlantıları gözler önüne sermişti. French, Pavlov’un çalışmasında deneysel olarak sönümlendirilmiş şartlı refleksin kalıcı olarak yok edilmediğini söylüyordu, “tıpkı psikanalitik deneyimimizde birbirinden farklı bastırma derinlikleri olduğu gibi.” (French, 1933, sf. 1169). French’in makalesi, farklı yaklaşımlarla benzer süreçlere bakıyor olabileceğimize dair fikriyle tarihi bir söz söylüyordu; bu, farklı yönelimler arasındaki diyaloğu kolaylaştırmak için psikoterapide ortak bir dil yaratma çabasında olan entegrasyona doğru atılmış bir adımdı (Goldfried, 1995b). 1936’da Rozenweig psikoterapideki farklı yönelimler arasında üç ortaklık bularak yukarıdaki ile ilgili ama biraz daha farklı bir katkıda bulundu. Yönelimden bağımsız olarak sürecin verimliliğini etkileyen şeyin terapistin kişiliği olduğunu; yorumların hastalara alternatif bakış açıları kazandırdığını; ve bir alandaki değişimin diğer alanlarda da değişimlere neden olduğunu, bu nedenle farklı yönelimler farklı alanlarda yoğunlaşmalarına rağmen her birinin olumlu sonuçlar doğurabileceğini söyledi (Goldfried, 1995b). Dollard ve Miller’in (1950) klasik kitabı “Kişilik ve Psikoterapi” bütüncül harekette bir başka yapıtaşıdır. Burada da yine psikanaliz ve davranışçlık arasında bir köprü kurma niyeti vardır. Dollard ve Miller regresyon, kaygı, bastırma ve yer değiştirme gibi psikanalitik kavramların nasıl öğrenme teorisi çerçevesinde anlaşılabileceğini detaylı bir şekilde anlatır(Goldfried, 1995b). Farklı yönelimler içinde kullanılan farklı teorik kavramların entegrasyonu ile ilgilenen yazarlar, ortak bir psikoterapi dili yaratma çabasının öncülerindendirler. Goldfried (1995b), Dollard ve Miller’in kitabının 30 yılı aşkın bir süre boyunca baskı yaptığını söylüyor; entegrasyon için gösterdikleri çabalarının kalıcılığının herhalde en büyük kanıtı bu! Özünde, entegrasyonları, psikolojik süreçlere bakışlarında birbirini tamamlayan yollar bulma çabası ve psikanaliz ve davrnışçılık arasında köprü kurmak olarak görülebilir. Bu ilk denemeleri, 1960 ve 1970’lerde terapiler arasındaki ortaklıkları bulma çabaları izledi; Frank’in (1982) çıkardığı terapide kullanılan ortak “sağaltım faktörleri” listesi gibi. Bu listede hastanın beklentileri, yardım edilme umudu ve psikoterapinin insanların kendileri ve ötekilere dair yanlış algılarını düzeltme eğilimi gibi maddeler yer alıyordu. Zaman içinde, hümanizm, davranışçılık ve psikanaliz takipçilerinden olup da diğer geleneklerden gelen çalışma tarzları ve kavramlara açık olan kişilerin sayısı arttı. Örneğin Wachtel (1977) psikanaliz ve davranış terapisinin, hastanın yararına olacak şekilde, birbirlerini tamamlayabileceğini söyledi. Zamanla bütüncül hareket o kadar güç kazandı ki, belirli sorunlar için belirli tedavilerin kullanılması gerektiğine dair bir araştırmanın eleştirisini yapan Roth ve Fonaghy (1996) bile entegrasyonu destekleyen şu yorumu yaptılar: “Eninde sonunda teorik yönelimler bir şekilde entegre olmak zorunda kalacaklar çünkü aşağı yukarı birbirine yakın olan bütün bu modeller aynı fenomenle ilgileniyorlar: bunalmış bir zihin ”(sf.12). Bugün entegrasyonun, ihtilafları çözüme ulaştırmaktan çok kafa karışıklığına yol açabileceğini düşündükleri için bu yolun taraftarlığını yapmıyorlar. Oysa biz entegrasyonun taraftarı olarak, psikoterapi alanındaki klinik deneyim ve araştırmalardan yararlanarak, esnek olma ve hastaya mümkün olan en uygun hizmeti verme çabasıyla entegrasyon modelleri geliştiren ve genişleten pekçok entegrasyonistin yanında yer alıyoruz. Şimdi entegrasyona getirilen farklı yaklaşımlarrın zaman içinde nasıl kavramsallaştığını aktararak okuyucuya ne kadar zengin bir alanla karşı karşıya olduğunu gösterelim. Bütüncül harekete bakışımızda her zaman arkaplanda duran sorular şu şekilde özetlenebilir: Stricker ve Gold (1996) entegrasyona getirilen birbirinden farklı üç yaklaşımdan bahsediyor: teorik entegrasyon; teknik eklektizm; ve ortak faktörler yaklaşımı. Önce bunları sırasıyla ele alacağız; sonra da entegrasyonun başka hangi yollarla kavramsallaştırıldığına bakacağız. Teorik entegrasyon: ideal ve iyimser ancak ütopyacı görüş Bu bazıları için fazla iddialı bir proje gibi görülebilir oysa uygulayıcı klinisyenler olarak çoğumuz, gelişim psikolojisi veya nörobiyoloji gibi alanlar yoluyla karşılaştığımız her yeni bilgi ile insana dair teorimizi aslında sürekli olarak yenilemiş oluyoruz. Bu süreç genellikle biz farkında olmadan işliyor. Zımnî teorilerimiz, yaptığımızı veya söylediğimizi sandığımız şeylerden oldukça farklı olabilir. Bu da bize araştırma ve değerlendirme yapmak için çok ilginç bir alan sunmaktadır. Bu tip meta-teorik entegrasyon modeli geliştirmeye çalışmış çok kişi olmuştur: insanların yaşamları boyunca geçirdikleri psikospiritüel gelişim sürecini izleyen modeliyle Wilber (1980); terapötik ilişkiye yaptığı vurgu üzerinden üç ana terapi geleneği arasında köprü kurmaya çalışan beş-ilişki modeliyle Clarkson (1990); Clarkson ile birlikte insan işleyişini anlamak ve klinik seçenekleri sunmak için geliştirdiği yedi-aşamalı modeliyle Lapworth (1992); ve insanın içinde var olduğu sosyal ve ekolojik sistemlere de bakan supraparadigmatik modeliyle Opazo (1997) gibi. Bu modellerde ortak olan teoriler üzerinden bir teori yaratma çabasıdır: entegrasyonu kolaylaştırmak amacıyla tüm psikoterapi yaklaşımlarını kaspayan ve onlar arasında zıtlık gibi gözüken çeşitliliği anlamaya çalışan bir meta-model. Genellikle bu tip meta-modeller entegrasyonu, terapiler arasındaki ortaklıklar üzerine kurarlar. Teknik eklektizm: pragmatik ve adaptif ancak eksik görüş Eklektizmi eleştirenler zaman zaman “ithal” edilmiş bir tekniğin terapistin pratiğindeki diğer alanlarla uyuşmazlık gösterebileceğini, bunun da hasta için zararlı sonuçlar doğuracağını söylemişlerdir. Örneğin eğer bir defaya mahsus olmak üzere “çift sandalye tekniği” kullanılırsa kırılgan bir kendiliğe sahip bir hastada patolojik bir regresyona neden olabilir ve tekniğin dayandığı “ana” teoriden habersiz olan terapist yanlış uygulamanın taşıdığı risklerin farkında bile olmayabilir. Oysa, pratikte, üzerinde titizlikle düşünülmüş ve hastanın yararına olacağından emin olduktan sonra teknik ve strateji ithal eden pekçok klinisyen vardır. Lazarus’un (1981) yandaşlığını yaptığı sistematik yaklaşım, müdahalede gelişigüzel yaklaşımları engelleme adına gösterilen bir çabadır. Goldfried ve Padawer (1982, Goldfried1995b, sf203’ten alıntı) yaptıkları literatür taraması sonucu buldukları yakaşımlar arasındaki ortaklıkları şu şekilde sıralamışlardır: Goldfrief’in (1995) yapmaya çalıştığı bir başka şey de farklı yaklaşımları kapsayacak ortak bir terapi dili bulmaktır. Böyle bir dilin, farklı yönelimli terapistler arasında, ortaklaşılmış kavramlar üzerinden bir klinik diyalog kurulmasını mümkün kılacağına inanır. Goldfried’in makalesinde verdiği örneklerden biri vaka formülasyonu için ortak bir dil ararken kullandığı “kısır döngü ve faziletli döngü” ifadesidir. Bu ifadeyi insanların hayatlarındaki tekrarlayan yıkıcı örüntüler ile bunlara karşılık gelebilecek yapıcı alternatifler-ki gündelik terapötik çabalarımız bundan başka bir şey değildir- anlatabilmek için kullanır (Goldfried, 1995b). “Kısı döngü” ifadesinin psikanalizdeki karşılığının “nörotik tekrarlama zorlantısı”, transaksiyonel analizdeki karşılığının “oyun”, gestalt psikoterapisindeki karşılığının “değişmez gestalt” ve bilişsel terapideki karşılığının “temel şema” olduğu söylenebilir. Oysa klinisyenler kendi terapötik dillerine o kadar gömülmüşlerdir ki başka bir dilden konuşanların da aynı şeyden bahsettiklerini farketmeyebilirler. Ortak gündelik bir dil bu boşluğu kapatmaya yarayabilir ve böylece gerçekte hangi konuda hemfikir olduğumuz, hangi konuda anlaşamadığımızı daha açık bir şekilde görebiliriz! Erskine ve Trautmann’ın (1996) kendilik psikolojisine dair kavramları okuyucunun daha kolay anlayacağı gündelik bir dile çevirdikleri mükemmel çalışma, karmaşık kavramlar için daha ortak bir terminoloji bulma arayışının güzel örneklerinden biridir. Asimilatif entegrasyon: terapötik bir ilerleme mi yoksa orjinal “katıksız yaklaşımları” zayıflatma çabası mı? Asimilatif entegrasyonun sözcüleri, çoğu klinisyenin, deneyim kazandıkça hastanın ihtiyaçlarına cevap verebilmek için bu süreçten geçtiğini savunur. Bu satırların yazarları olarak bizle de farkındayız ki aslında hepimiz, uygulama sırasında klinik olarak kullanışlı teori ve müdahaleleri farkında bile olmadan ithal ediyoruz. Burada risk, orjinal yaklaşımı fazla sulandırarak gücünü kaybetmesine yol açmaktır. Ortaya çıkan yeni modelin iç tutarlılığık taşıdığından emin olmak için dikkatlice düşünmek gerekir: “Asimilatif entegrasyonistler, alternatif tekniklerin başarılı bir şekilde uygulamaya koyulmalarıyla teoride yapılacak modifikasyonlar konusunu ciddiye almazlarsa, bu modeller teorik pürizm ve eklektik pratiğin tutarsız bir melezlenişi olarak kalmaya mahkûmdur. Tamamlayıcılık: iki yaklaşımın güçlü taraflarını birleştirmek mi yoksa her ikisini de sulandırmak mı? Linehan’ın diyalektik davranış terapisi (1993) Zen kabulü ve farkındalığı prensipleri ile açık davranış değişikliğine odaklanan Davranış Terapisini birleştirir. Bu yaklaşım paradoksal olarak bir taraftan olan şeyin kabûlü üzerinden giden Zen kutbunu kapsarken, diğer taraftan davranışta değişiklik yaratma arzusunu güden davranışçılığı kapsar. Buna benzer bir başka tamamlayıcılık örneği de Anthony Ryle’nin (1990) Bilişsel-Analitik Terapisidir. Burada da kişinin içsel süreçlerini araştıran psikodinamik kavramlar Kelly’nin bilişsel kurgularımızla ilgili kişisel kurgu teorisi birleştirilir. Bu yaklaşım sayesinde kısa-dönemli terapi, ortaklaşılmış sonuçlar ve sorun-çözümü odaklı manevraların yolu açılmış olur. Şimdiye kadar, entegratif (bütüncül) bir yaklaşım geliştirmeye yönelik çabaların bir parçası olarak yıllar içinde ortaya çıkmış zengin tamamlayıcı kombinasyonlardan sadece birkaçına değinebildik. Bu modeller, klinisyenler ve araştırmacıların kendi katıksız yaklaşımlarımlarının ötesine geçip, birbiriyle zıt görünen yaklaşım ve yöntemleri hastanın lehine birleştirmeleriyle neler kazanılabileceğini görebilmeleri sayesinde doğdu. Belirli bir bağlam veya belirli bir hasta grubunun istekleri ile klinisyenin elinde bulundurduğu olanaklar üzerinden hastalarına yardım emte arzusu, bu sürecin gelişmesine katkıda bulundu. Terapiler arasında bir entegrasyon için bir kaynak olarak sinirbilim: imkânsız bir rüya peşinde koşmak mı yoksa bilimsel bir temel kurma çabası mı? Sonuç olarak Alandaki klinisyenler hastaya daha verimli bir şekilde yardımcı olabilmek için geliştirdikleri yeni teknik ve yaklaşımları deneyen ilk kişilerdir. Psikoterapideki yeni yaklaşımlar bu süreçten doğar. Kohut’un kendilik psikolojisinin gelişimi, geleneksel psikanalizin narsisistik kişilik yapısına sahip kişilere uygun olmadığının farkedilmesinden çıkmıştır. Bu kişiler, empatiden beslenen bir yaklaşıma daha iyi cevap vermişlerdir (Kohut, 1977). Çocuk gelişiminin nörobiyolojik temelleri üzerine yapılan günümüz araştırmalarından, erken dönemlerde duygulanım disregulasyonundan muzdarip kişiler için bir sağaltım süreci olarak yeni bir terapötik diyalog modeli geliştirilmiştir. Entegrasyonun gerekliliğine işaret eden birbaşka güçlü bilgi kaynağı, daha etkin bir terapötik değişim için hangi faktörlerin etkili olduğuna bakan psikoterapi sonuçları araştırmalarıdır. Entegrasyon hakkındaki klinik literatürde hissedilen gerilim aşağıdaki gibi özetlenebilir. Sonunda terapist sayısı kadar çok sayıda asimilatif yaklaşım mı çıkacak yoksa zaman içinde teori ve araştırma araştırmalardan çıkan sonuçlar üzerinden ortak etmenlere dayalı bir meta-model çıkıp, entegrasyon alanında teorik ve klinik bir birlik sağlanabilecek? Gerçekte çoğu pratisyenin bu iki farklı yaklaşımın yönlerinin entegre edip yavaş yavaş kendi kişisel çalışma tarzlarını yaratacaklarını söyleyebiliriz. Burada hem asimilasyon hem de ortak etmenlerin entegratif bir süreç içinde harmanlanmasından söz ediyoruz. Bir sonraki bölüm (Bölüm 3) psikoterapi araştırmalarından çıkan sonuçların entegrasyon tartışmasına yaptığı katkılara göz atacağız. Bütüncül Psikoterapiye Giriş
|
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
| Duyurular |
| Makaleler |
| Yayınlarımız |
| Kitap Tanıtımları |
| Resim Galerisi |
| Katılımcı Ön Kayıt Formu |
| Eğitim Ön Kayıt Formu |
| Hipnoz nedir |
| Tıpta kullanım alanları |
| Diğer kullanım alanları |
| Psikiyatrik hastalıklar |
| Hastalıkların tedavisi |
| Medyada hipnoz |
| Sık sorulan sorular |
| Hipnoz Derneği Tüzüğü |
| Hipnoz Makaleleri |
| Bütüncül Psikoterapi Giriş İstanbul 2010 |
| Vamık Volkan Günleri I 2009 |
| Vamık Volkan Günleri II 2010 |
| Masterson Yaklaşımı Eğitimi I |