|
''BİLİŞSEL
PSİKOTERAPİ VE UYGULAMALARI''
KİTAP TANITIMI
Sunuş
İnsanın,
varlığı ve varlık
içerisinde kendini anlama ve anlamlandırma uğraşı kendisi
kadar eskidir. Düşünce tarihinde bu anlam arayışı ilk olarak
dış dünyadaki nesneler üzerinden yorumlar yapılarak
yürütülmüştür. İnsanın
kendini anlayabilmesi, kendini anladıktan
sonra dünyayı
anlamlandırması
zihinsel bir işlemdir.
Ancak, anlam arayışları
son yıllara
kadar zihnin nasıl
çalıştığı
yeterince bilinmeden sürdürülmüştür.
Belki son elli yılda
yapılan,
insan zihninin bilgiyi nasıl
işlemlediği
konusundaki araştırmalar,
bulgular ve açılımlar
düşünce
tarihinde önemli bir dönüm noktası
oluşturabilecek değerde
ve kıymette
olmasının yanı
sıra insana anlam arayışı serüveninde de yeni ufuklar
sağlamıştır.
İnsanların
düşünceleri,
duyguları
ve davranışları
zihinlerindeki bilgiyi işlemleme
prosedürlerine göre
şekillenmektedir.
İnsanın
neyi düşüneceği,
nasıl düşüneceği
ve nasıl
bir çıkarımda
bulunacağına
bir çok faktör etki etmektedir. Bu faktörlerin başında
bir insanın
biyolojik materyali gelmektedir. Birtakım
biyolojik etmenler (hormonlar, beyindeki nörotransmitterler
vd.) insanın
düşüncelerini,
duygularını
ve dolayısıyla da davranışlarını etkilemektedir. Buna
ilaveten insanın
yaşadığı
coğrafya,
iklim, aile, toplum, sosyo-kültürel
yapı,
sosyo-ekonomik yapı
ve siyasi yapı gibi etkenler düşüncenin
oluşum
sürecine etkide bulunan diğer
önemli faktörlerdir.
Bu faktörlerin bu
süreçte nasıl
işlediğini bize
gösteren bilimsel çalışmalar
bilişin
(kognitif yapıların)
neden ve niçinlerini açığa
çıkarmaya
çalışmışlardır.
Bu çalışmaların
psikiyatri ve psikoterapi literatürüne girmesi Beck tarafından
1960’lı yıllarda
ortaya atılan
bilişsel
depresyon kuramı
vasıtasıyla olmuştur. Bilgi işlemleme
sürecinin nasıl
çalıştığı
ile ilgili Beck’le
başlayan,
bilimsel araştırmaların ortaya çıkardığı veriler, insanın
düşüncesini,
duygusunu ve davranışını
anlamlandırmada
bize çok yeni açılımlar
sağlamıştır.
Bir çok akademisyen ve klinisyen bu sahada çalışmalar
yaparak insanın
her türlü düşünce,
duygulanım
ve davranışının
bilişsel
(kognitif) süreçlerini epigenetik bir materyal gibi açıklamaya
gayret etmişlerdir.
Bu kitapta kognitif
kuram çerçevesinde
psikolojik bozuklukların nasıl oluştuğu ve bu bozuklukların
nasıl tedavi edildiğini vaka örnekleriyle birlikte
göreceksiniz.
İnsan çok
bilinmeyenli bir denklemdir. Bu denklemin bir tarafında
biyolojik yapısı,
bir tarafında
dinamik gelişimi,
bir tarafında
kendilik yapılandırılması,
bir tarafında
davranışsal
öğrenme,
bir tarafında
da kognitif yapılandırmalar
bulunmaktadır.
Bu yaklaşımlardan
her biri insanın
bir yönüne ayna tutarak o kısmı
aydınlatmaya
çalışmakta
ve insanı
daha iyi anlamaya aracılık
etmektedir.
Son dönem bilimsel
gelişmeler
bütüncül bir insan anlayışı,
bütüncül bir psikoloji psikoterapi bağlamına
doğru bir
trend izlemektedir. Bu kitapta kendi sahalarında
uzman klinisyenlerin çeşitli
psikolojik bozukluklarda bilişsel terapiyi hastalarına
başarılı
bir şekilde
nasıl
uyguladıkları
anlatılmaktadır.
Bu klinisyenler kognitif yaklaşımı
esas almakla birlikte insanı
anlatan değişik bilimsel gelişmeleri,
bilişsel
yaklaşıma entegre edebilecek bir esnekliğe
sahiptirler. Zaten bilişsel
terapi herhangi bir teorinin veya ideolojinin dar kalıplarıyla,
kendini ve bu yaklaşımı kullanan uzmanlarını sınırlandırmaz.
Bilişsel terapiler Beck’in depresyon modelinde başladıktan
sonra klinisyenler tarafından
hızla yayılmış,
anksiyete bozukluklarına,
yeme bozukluklarına,
cinsel işlev
bozukluklarına,
uyum bozukluklarına,
kişilik
bozukluklarına,
eş
terapilerine ve aile terapilerine kadar yaygınlaştırılmış,
hatta psikotik hastalarda dahi uygulanabilirliğini
klinik olarak kanıtlamıştır.
Biyolojik-farmakolojik
bir tedavi anlayışının
egemen olduğu
günümüzde ilaçların
etkilerinin hastalıklar
üzerinde istatistiksel olarak gösterilebilmesi,
psikoterapilerin nispeten desteksiz bir
şekilde
kenarda kalmış gibi bir izlenim doğurmaktadır. Özellikle
dinamik psikoterapinin yaygın
olduğu
dünyamızda
bu psikoterapiler, hasta ile hekim arasındaki
öznelliğinin,
vaka odaklı
çalışmasının
modern bilimin getirmiş
olduğu
istatistiksel verilere dönüştürülmesi
ve tedavi strateji ve prosedürlerinin standardize edilmesi
noktasında bir takım zorluklar yaşamaktadır. Bu, dinamik
psikoterapilerin bilimsel hüviyetlerini kazanamamaları
ve bilim dışına
itilmeleri sonucunu doğurmuştur.
Bu bağlamda
dinamik psikoterapiler, egemen olan bilim dünyasının
dışında
kendi jargonunu ve kendi yaşam
alanını
üretmiştir.
Bu da kör ve sağırlar
diyaloğunu
oluşturmuştur.
Ama Aeron Beck’in
getirmiş
olduğu
kognitif tedavi strateji ve programları
standardize edilebilme özelliğini
haiz olması,
karşılaştırmalı
çalışmaların
yapılabilmesine
imkan vermesi ve bir çok kültürde uygulanabilir olduğunun
gösterilmesi ve bir çok çalışmada
ilaçla tedaviye üstünlüğünün
kanıtlanmış
olması,
psikoterapilerin önünü açmış
ve egemen olan biyolojik hegemonyayı
bir nebze de olsa kırmıştır.
Hastalara çok şey
vaat ettiğine
inanılan
ilaç tedavilerinin zaman zaman, belki de çoğu
zaman uzun vadede yetersiz kaldığını
çalışmalarında
gözlemleyen klinisyenler, bilim tarafından
onanmış
alternatif bir atılım
beklerken karşılarında
kognitif-davranışçı
psikoterapi programlarını
bulmuşlardır.
Bu alternatif açılıma
klinisyenler büyük bir ilgi göstermiş,
dünyanın
dört bir yanında
bilişsel terapi uygulayan klinisyenlerin sayısı
kısa
sürede artmıştır.
Bu, psikoterapi yapan hekimler için umut vadeden bir gelişme
olmuştur.
Ancak ülkemizde her
sahada olduğu
gibi bilim sahasında
da her şeyi
geriden takip etme anlayışı
hala geçerliğini
sürdürmektedir. Bilgi ve bilim çağı
olarak nitelendirilen bu çağın
temel niteliği
bilginin akıcılığı
ve anında
ulaşılabilir
olmasıdır.
Ne yazık
ki statükoyu devam ettirmeye çalışan
geleneksel jargona sıkı
sıkıya
sarılan ve
egemen organikçi terapi tekniklerinden başka
bir alan tanımayan
bilim anlayışı
bu tip psikoterapötik gelişmeleri
Türkiye’ye taşımakta
isteksiz davranmış
ve ağırdan
almıştır.
Buna rağmen
bu konuya coşkuyla
eğilmiş
genç bilim adamları
bu konunun zorluklarına
katlanarak mücadele vermişler
ve bu konuda belirli bir noktaya gelerek dünyadaki bilimsel
gelişmeleri
klinisyenlere ve aydınlarımıza
tanıtmaya
başlamışlardır. Klinisyenlerimiz ve toplumumuzun, bu
bilgi ve beceriler kendilerine verildiğinde
olaya ne kadar sahip çıktığı
gözlemlenmiştir.
Bilişsel terapinin Türkiye’de tanınabilmesi
ve klinisyenlerimizce uygulanabilmesi, bu etkinliklerin
sürdürülebilmesiyle mümkündür.
Litera Yayıncılık
yetkililerinin bir seri olarak, ortak hazırlamayı
teklif ettiği
bilişsel-davranışçı
psikoloji ve terapiler, dinamik terapiler ve bütüncül
terapilerle ilgili bir dizi yayını
gündemimize aldık
ve bununla ilgili yoğun
bir çalışma
periyoduna girdik. Bu çalışmaların
oluşabilmesi
için yoğun
gayretlerini ve desteklerini esirgemeyen Litera Yayıncılık’ın
kurucusu Muhittin Macit Bey ile bu projeyi onunla
birlikte yürüten
Hasan Hacak ve Ferruh Özpilavcı
Beyler’e öncelikle meslekten biri olarak
şükranlarımızı
ne kadar arzetsek azdır.
Kıymetli
okuyucularımı
bu kitapla başlayan
hoş bir serüvene
davet ediyorum. Bir çırpıda
okuyup bitirdiğim
zihnimde yeni açılımlar
yarattığına
inandığım
bu güzel eseri bütün klinisyen arkadaşlarıma
ve psikoloji ile
ilgilenen herkese tavsiye ediyor ve bu kitabı
baş uçlarında
bir el kitabı
olarak bulunduracaklarına
inanıyorum.
Yeni kitaplarda buluşma
ümidiyle.
Tahir Özakkaş
MD.,PhD.
Psikiyatrist-Psikoterapist
''BÜTÜNCÜL
PSİKOTERAPİ ''
KİTAP TANITIMI
I.GİRİŞ
Bu çalışmamızın amacı insanı tanımak ve anlamaktır.
İnsanı
merceğimizin
altına
aldığımızda
bir biyolojik yapıyla
karşı
karşıya
kalırız.
Önce bu biyolojik kütlenin ne olduğunu
tanımlamamız
ve anlamamız
gerekir.
İnsan denen varlık
organik ve inorganik maddeden oluşmuştur.
Organik madde içinde karbon, hidrojen, oksijen ve diğer
elementlerin bulunduğu
bir sistem için verilen isimken; inorganik madde de diğer
bazı
elementler yer almaktadır.
Canlılığın
oluşabilmesi
organik maddelerin bulunmasına
bağlıdır.
Yani karbon, hidrojen ve oksijenle bağlantılı
bir sistem gerekmektedir. Cansızlıkla
canlılık
arasındaki
geçişin
net sınırlarını
koymak zordur. Filozoflar ve bilim adamları
canlılığın
niteliklerini belirtse de bu tam olarak geçerli değildir.
Canlı
nerede başlar
nerede biter bunun sınırları
belirsizdir.
Canlılığın yapıtaşı amino asitlerdir. Amino asitlerin
kökeninde karbon, hidrojen oksijen ve azot gibi elementler
bulunur. ….Bir amino
asit yalnız başına canlılığı temsil etmez. Canlılığın
oluşabilmesi için amino asitlerin bir araya gelerek protein
yapması gerekir. Proteinler oluştuğu zaman buna da canlı
diyemiyoruz. Proteinler bir araya gelerek kompleks yapılar
yapmak zorundadır. Bu kompleks yapılar DNA ve RNA’ya kadar
ulaşır. Bir DNA ve RNA kendi başına otonom hareket eden bir
sistemdir. Yani geri beslemeli bir devre gibidir, kendini
durdurabilir ve çoğaltabilir. Acaba canlılık burada mı
başlamaktadır, bu muhteşem ve komplike DNA parçasının ilk
yapısı “faj”lardır. Faj nedir? Faj yalnız başına çoğalma
özelliği olmayan ancak bir bakterinin içine girdiğinde aktif
hale dönüşebilir. Bakterinin dışında binlerce yıl kalır ama
bir aktivite göstermez. Bakteri ise en küçük mikro
organizmalardır. Bir faj bakterinin içine girdiği zaman
içindeki DNA repertuarına göre kendini çoğaltır, kopyalarını
çıkartır. Bakteriyi patlatır. Bakterinin hayatiyetine son
verir. Bakteriyofajdan başlayan bu canlılık zinciri daha
gelişmiş ve komplike model olan virüslere dönüşür.
Virüslerin fonksiyonları bakteriyofaja göre çok daha
gelişmiş ve fonksiyonları daha yüksektir. Virüsler kendini
savunabilme yeteneklerine, kendini yok edecek düşmanlara
karşı da kendini geliştirme yenileme ve değiştirme
yeteneğine sahip ilk canlılardır. Bakteri ise virüsün
yanında devasa kalan yapılardır. Bunlar komple protein
zincirlerinin bir araya gelmesinden oluşan yapılardır.
Bakterilerin yanında devasa yapılar mantarları görürüz. Tüm
bu sistemin alt yapısı oluşurken henüz tek bir hücreye daha
ulaşamadık. Tek hücreli bir canlıya ulaştığımızda virüse,
bakteriye veya bakteriyofaja kıyasla çok komplike sistemleri
içinde barındıran bir yapıya ulaşıyoruz: tek hücreli
canlılar. En basit tek hücreli canlı olan amip ve terliksi
hayvana bakacak olursak iki temel fonksiyonunun olduğunu
görürüz: yaşamda kalma mücadelesi ve düşmana karşı
savunma refleksi. Tek hücreli sistemde savunma,
saldırı, beslenme, boşaltma gibi basit ama komplike
sistemler mevcuttur. Tek hücreli sistemler daha sonra çok
hücreli sistemlere dönüşür yani bir çok hücre bir araya
gelerek ilk çok hücreli canlıları oluşturur. Çok hücreli
canlılar birleşerek daha büyük canlı organizmaları
oluşturur. Burada sistem değişmektedir. Organizmanın
canlılığını devam ettirebilmesi için gerekirse hücre kendini
feda eder. Bu varlıklar bitki hayvan ve insan olarak
mütekamil hale gelmektedir. Bitki aynı şekilde savunma ve
saldırı içgüdüsü olan, yaşamda kalmaya çalışan ve kendini
kopyalayan sistemlerdir ancak serbest hareket kabiliyeti
yoktur. Hayvan ise aynı sitemleri barındıran ama hareket
kabiliyeti olan sistemlerdir. Bitki ve hayvanın ayırımının
nerede başlayıp nerede bittiğini tayin etmek zordur. Hareket
kabiliyeti olan bitkiler olduğu gibi, havan kategorisinde
değerlendirilip de hareket kabiliyeti olmayan canlılar da
vardır. Hayvan ile insana bakacak olursak hayvan nerede
başlıyor nerede bitiyor bunun sınırlarını çizmek oldukça
zordur. Geleneksel tanımlar içerisinde hayvanı tanımlarken
akıl yürütemeyen ve konuşamayan varlık olarak tanımlanır.
İnsan ise hayvanın yanında akledebilen ve konuşabilen
canlıdır. Bu kaba bir ayırımdır. Bir takım hayvanlar var ki
alet kullanabilmekte, akledebilmekte, fikir yürütebilmekte
ve kıyasla bir çıkarım elde edebilmektedir. Öyle insanlar
var ki alet kullanamamakta akledememekte ve kıyas yoluyla
bir çıkarım yapamamaktadır. Konuşma yeteneğine gelince
konuşma elbette insanın en üst seviyeden entelektüel bir
fonksiyonudur, bir iletişim aracıdır, zihnindeki tasarımları
simgeye dökme yoludur ama son dönemlerde yapılan
araştırmalar hayvanların da kendi aralarında bir iletişim
dili kullandığını göstermiştir. Mesela kargalar üzerinde
yapılan bir çalışmada kargaların aralarında ciddi bir
iletişim dili olduğu tespit edilmiştir. Çok ilginçtir ki
farklı yörelerde yaşayan kargaların iletişim dillerinin de
farklı olduğu anlaşılmıştır. Aynı insanların dillerinin ve
lehçelerinin farklı olduğu gibi. Bilim adamları hayvanların
davranışlarını incelerken bunların akledilen davranışlar
olmadığını, genetik şifrelerine yazılan programların
otomatik olarak uygulandığını iddia etmektedirler. Bu
iddiayı doğru kabul edersek aynı sistemi insanlara
atfedebilir miyiz diye bir soru akla geliyor. İnsan
davranışlar çok muhteşem ve komplike görülmesine rağmen
belirli etkilere standart tepkiler veren özelliklere
haizdir. Acaba insan da kurgulanmış bir robot olmasın.? Bu
çalışmada belki bu sorunun detaylarına gireceğiz. Bizim
çalışmalarımız bu andan itibaren başlıyor. İnsan,
hayvanlarda iddia edildiği gibi doğuştan getirdiği bir takım
programları açılımlarla bir ömür boyu otomatik olarak
yaşayan bir varlık mı, yoksa temel bir programla dünyaya
gelip onun üzerine kendi programını yapabilme, yaratabilme
ve uygulayabilme becerisine sahip bir varlık mı?. Elimizdeki
verilere göre bir insanın robot olmadığına, özgür bir irade
yeteneğine sahip bir varlık olduğuna inanıyoruz.
Doğuştan
getirdiği
biyolojik altyapısı
ve çeperi içerisinde kendisini var edebilme yeteneğine
haiz bir program yazıcıdır.
Burada işin
içine ruh girmektedir.
İnsan sadece
bedenden oluşan
bir canlı
mı
yoksa bu bedeni kullanma, yönetme yönlendirme yeteneklerini
bağımsız
olarak yapabilen bir güç ve irade sahibi mi? Zor bir soru
bu. Bu soruyu cevaplamaya çalışacağız.
İnsanın
hikayesi insanın
yaratılışına
vesile olan anne ve babanın
zihinsel tasarımlarının
oluştuğu
beynine düştüğü
andan itibaren başlar.
Anne ve baba bir bebek tasarlamaktadır.
Bu tasarlanan bebeğin
biyolojik yapısı,
anneden gelen kromozomla babadan gelen kromozomların
anne rahmi ve/veya anne rahmini oluşturabilecek
laboratuar
şartlarında
birleşmesiyle
oluşturulacaktır.
Ama bu bebeğin
ruhsal kimliği
daha henüz canlılık
aktivitesinin başlamadığı
bir dönemde başlar,
yani çocuğun
varlığı
çocuk henüz nutfe haline gelmeden anne ve babanın
zihninde tasarlanır.
Bebek henüz zigot haline gelmeden bebekle ilintili olarak
ruhsal yapı
anne ve babanın
zihinsel tasarımlarında
oluşmaktadır.
Bu bebek nasıl
bir bebek olacaktır;
erkek mi kız
mı?
Ne kadar değerlidir?
Bu bebeğin
geleceği
ile ilgili anne ve baba nasıl
bir rol biçmektedir? Aslında
çocuğun
ruhsal kimliği
anne ve babanın
zihnindeki rahimde gelişmeye
başlamıştır.
Anne babanın
zihninde tasarladıkları
bebek modeli beklenen, istenen, önem verilen ve değer
atfedilen bir tasarım
ise çocuğun
ilk yapı
taşları
çok olumlu atılmaktadır.
Çünkü bu düşüncelerle
çocuğa
bakım
verilecek ve eğitilecektir.
Tersi ise aksi sonuçlar doğuracaktır.
Çocuğun
anne rahminde zigot haline geldikten doğum
anına
kadar geçen sürede biyolojik bir problem olmadığını
var sayarak çocuğun
normal bir doğumla
doğduğunu
kabul edelim. Doğum
anı
ile birlikte anne ve babanın
zihinde tasarladıkları
bebek, somut bir varlık
olarak avuçlarında
ve kucaklarındadır.
Bu andan itibaren reel manada çocuğun
sanal programı
yani kimlik ve kişilik,
özellikle insan olma vasfı
işlemeye
başlamaktadır.
Bu süreç yıllarca
devam edecek çok girift ve komplike bir süreçtir. Hikayemizi
iki perspektiften değerlendirebiliriz:
çocuğun
kendi perspektifinde dünya nedir, ebeveynin perspektifinden
bu bebek ne anlama gelmekte, ne olacaktır.
Bu iki taraflı
etkileşim
çocuğun
ruhsal varlığını
şekillendirecektir.
Çocuğun
ruhsal varlığını
anlayabilmek için her zaman diliminde bu iki perspektifi
mutlaka göz önünde tutmak gerekir. Biri diğerinden
ayrı
tutulması
mümkün değildir,
bunlar iç içe geçmiş
iki sistemdir.
Bebek bu dünyaya geldiğinde
annesiyle göbek bağını
kestiği
andan itibaren ayrı
bir birey, ayrı
bir varlıktır.
Bedensel rahimden, kimliğini
geliştirecek
ruhsal bir rahime düşmüştür.
Dünyaya gelen bebekte neler vardır.?
Bebek dünyaya geldiğinde
sadece otomatik reflekslerden ibaret, kapalı
bir sistem gibidir, bakıma
muhtaçtır,
ihtiyaçları
karşılanmadığında
ölür. Canlılar
arasında
en çok bakıma
muhtaç olan zavallı
bir yaratıktır.
Bebekte emme, arama yakalama, Babinski ve Moro refleksleri
vardır.
İçsel ve dışsal
dengenin bozulduğu
durumlarda dış
dünyaya mesaj vermemin tek yolu ağlamaktır.
Mesajlar tüm vücuduyla verilir. Bebek sadece içgüdü ve
dürtülerden ibarettir. Vücudun gelişmesiyle
birlikte genetik
şifrede yazılı
olan potansiyel programlar otomatikman aktive olur. Mesela
bir yaşına
geldiğinde
otomatik olarak yürüme eylemini gerçekleştirir,
konuşma
yeteneğini
aktive eder. Beş
duyu yoluyla algılamalarını
dışarıdan
besleme ihtiyacı
vardır.
Uyarı
açlığı
vardır
ve bu potansiyel genetik bir ihtiyaçtır.
Bu, insanoğlunun
doğuştan
getirdiği
genetik materyalle ilintilidir. Bu yapı
zaman ve mekan kavramından
yoksun ve mantık
yapısından
uzaktır.
Bunların
yapılandırılabilmesi
için çocuğun,
bebeğin
hafıza
kayıtlarının
çalışması
dış
dünyayı
içte tasarımlaması,
kendi ile kendi olmayanı
ayırt
etmesi, hafızada
olan ile dışarıda
olanı
ayırt
edebilmesi, hafızada
olan ile hayalde ürettiklerini ayırt
edebilmesi için yıllarca
eğitim
alması
gerekmektedir ki bu da asgari beş
altı
yıl
sürmektedir. Bu beş
altı
yıllık
süreç içerisinde ruhsal yapı
şekillenmekte,
farklılaşmakta,
kendine has bir dizayn kurmaktadır.
Bu yapı
medeniyeti oluşturan
evrensel insanın
ortalama değerlerine
yakın
bir yapı
ise normal bir insandan bahsedilmektedir. Bu oluşturulan
sanal program veya kimlik, medeniyeti kuran insanoğlunun
ortalama değerlerine
uzaksa normal olmayan veya patolojik bir programdan
bahsedilebilir. Biz bu çalışmada
normal kavramına
bakarak anormalin nasıl
geliştiğini
anlamaya, onun bir insan sistemini ortaya koymada hatalı
olan yapıları
nasıl
tamir edebileceğimizin
veya zararını
asgariye indirebileceğimizin
yollarını
araştıracağız.
Biz insanı
yeniden anlamlandırmıyoruz.
İnsanın
çözümlenen parçalarına
yaklaşarak
onları
bir bütün içerisinde nerelere oturtabileceğimizin
tartışmasını
yapmaya çalışıyoruz.
İnsanın
davranış
düşünce
ve duygulanımını
nasıl
oluşturduğu
ile ilgili evrensel bir çok hipotez vardır.
Bu hipotezlerin geçerliğini
hangi düzlemde ve zaman diliminde gerçekleşebildiğini
temsil ettiğini
anlayabilmek için olaya eleştirel
bir yaklaşımla
yaklaşmak
istiyoruz. Mevcut bilimsel gelişmeler
gerçeğin
birçok yönünü bize aydınlatmış
olsa da hala karanlıkta
olan bir çok alan mevcuttur. Biz bilinenlerden yola çıkarak
bilinmeyeni açıklamaya,
izah etmeye gayret edeceğiz.
Bir klinisyen olarak amacımız
bize müracaat eden hastalarımızı
en kısa
yoldan en iyi
şekilde sağlığa
kavuşturmaktır.
Bunun için elimizde bilimsel bilgi, klinik tecrübe ve iyi
niyetten başka
bir
şey yoktur.
Hekimler psikolojik problemlerle kendilerine müracaat eden
hastalarına
karşı
temelde iki türlü yaklaşmaktadırlar.
Bir kısmı
bu psikolojik problemlerin tamamının
beynin biyokimyasal ve genetik bozukluklarına
bağlı
olarak ortaya çıktığını
kabul ederler. Bu
şu demektir:
bütün ruhsal rahatsızlıklar
genetik
şifremizdeki ve
beynimizdeki biyolojik maddesel bozukluklardan
kaynaklanmaktadır.
Bunların
ortadan kaldırılması
için ise maddeye müdahale edilerek eksikliğin
ortadan kaldırılması
iddiasındadırlar.
Bu klinisyenler hastalarına
cerrahi veya medikal tedaviyle yardım
etmektedirler. Diğer
kısmı
ise insanın
psikoloijk problemlerinin bir kısmının
genetik ve biyolojik kaynaklı
olduğunu
kabul ederken, rahatsızlıkların
bir kısmının
da ruhsal aygıtın
oluşma
dönemlerinde yüklenen sanal program hatalarından
kaynaklandığına
inanmaktadırlar.
İnsan bedenine dışarıdan
gelen her türlü uyaran insan beyninde biyokimyasal bir değişime
yol açarak cevap bulur. Yani her türlü düşünce,
duygu, kimyasal ve elektriksel uyaranların
işareti
olarak cevap bulmaktadır.
Yani biyokimyasal değişim
dışsal
uyarının
normal sonucudur, hadisenin sebebi değildir.
Buradaki temel problem hangi bozukluklar genetik ve
biyokimyasal bozukluklara bağlıdır,
hangileri sanal programın
yanlış
uygulanması
ile bağlantılıdır,
bunun ayırtını
yapabilmekle ilintilidir. Veyahut da bir takım
biyokimyasal genetik yatkınlıklar
hangi ortamlarda dışsal
uyaranlarla aktive olmaktadır.
Birinci gruptaki klinisyenler hastalarına
cerrahi ve medikal tedavi ile yardımcı
olurken ikinci gruptaki klinisyenler psikoterapi ve/veya
medikal terapiyle hastalarına
yardımcı
olmaya çalışmaktadır.
Psikoterapi nedir?
İki kişi
arasında
geçen (sıradan)
bir sohbet midir.? Hayır.
Psikoterapi insanı
izah eden, insanın
gelişimini
açıklayan
felsefi ve bilimsel bir arka plana, bir insan sistemine
dayalı,
bir sistemi kabul ettikten sonra bu sistemden belirli
nedenlerle sapma gösteren yapıların
belirli stratejilerle düzeltilmesini amaçlayan bir bilimsel
disiplindir. Peki bu psikoterapi tek bir yöntem midir.? Hayır.
Bu gün dünyada sekiz yüzün üzerinde psikoterapötik
teknik uygulaması
yapıldığı
iddia edilmektedir. Bunların
çoğunu
biz de bilmemekteyiz. Ama bunları
ana başlıklar
altında
incelersek bunların
dört ana kümede toplandığını
görüyoruz.
Bunlar:
1- Kaynağını Pavlov’un hayvanlar üzerinde yapmış
olduğu çalışmalardan alan ve koşullu şartlanmayı temel kabul
eden Davranışçı
Psikoterapi
tekniği.
2-
İnsanı
hayvandan ayıran
temel yapının
düşünce
olduğunu
iddia eden ve algılama
farklılığı
üzerinde duran Bilişsel
Psikoterapiler.
3-
İnsanın
problemlerini kesitsel olarak almayıp
geçmişle
bütünleştirip,
geçmişin
ana
şablonlarının
bugünkü izdüşümleri
yarattığına
inanan Dinamik Psikoterapiler.
4-
İnsanın
en temel varlık
nedenlerini irdeleyen ve cevap bulunamayan sorularla
ilintili olarak insanın
kriz yaşadığına
iddia eden Varoluşçu
Psikoterapiler.
Bu psikoterapi teknikleri insanın
gerçeğinin
bir tarafını
izah etmektedir. Ama her biri bütünü izah etmekten henüz
uzaktır.
Biz burada bu psikoterapi tekniklerinin bir insanın
bütüncül olarak izah edilmesi yolunda nasıl
kullanılabildiklerini
araştırmak
istedik ve bulgularımızı
sizinle paylaşmak
istedik. Bu çalışmamızda
her birimizin hikayesi olan ruhsal yolculuğumuzun
muhtelif yanlarını
ve görüngülerini vaka örnekleriyle tartışmak,
incelemek ve onlara uyguladığımız
terapilerin sonuçlarını
birlikte görmek ve değerlendirmek
istedik.
Tek bir teoriye saplanıp
kaldığımızda
bir klinisyen olarak nasıl
bir çıkmaza
girdiğimizi
defalarca yaşadık.
Bu açmazdan çıkmanın
tek yolunun, bulunmuş
olan psikoterapik yaklaşımların
her birinin hangi hastaya hangi aşamada
uygulanabileceğinin
teorik temel |