|
ANKSİYETE
BOZUKLUKLARI: GENEL BİLGİ
1. Anksiyete
Nevrozunun Tarihçesi
Yaklaşık
yüzyıl önce, S. Freud “Anksiyete Nevrozu” terimini türetmiş
ve anksiyetenin iki tipini tanımlamıştır (Breuer and Freud 1893
1895/1955). Anksiyetenin bir tipi kontrol altına alınamamış
libido’dan kaynaklanır. Diğer bir ifade ile, fizyolojik olguların
zihinsel yansıması olan, libidonun artmasına bağlı olarak ortaya
çıkan seksüel gerilimdeki fizyolojik artıştır. Bu tip bir gerilimin
normal boşalımı, Freud’a göre, cinsel ilişki yolu ile olur. Her
nasılsa, diğer cinsel uygulamalar, öyle ki, cinsel yoksunluk ve
koitus interruptus gerilimin boşalmasını önler ve güncel nevroz ile
sonuçlanır. Libidinal blokaja bağlı olarak anksiyetenin
yükselmesinin şartları sonucunda nevrasteni, hipokondriazis ve
anksiyete XE "anksiyete"
nevrozu
oluşur. Bunlar Freud’a göre biyolojik temele sahip görünümlerdir.
Anksiyetenin
diğer formu, baskılanmış düşünce ve arzuların orijinal yapılarının
sıkıntısının ve endişesinin yoğun olarak hissedilmesi olarak, en
güzel bir şekilde karakterize edilebilir. Anksiyetenin bu formu,
obsesyonel nevroz, histeri ve fobi XE "fobi"
gibi
psikonörozlardan sorumludur.
Freud,
bilinen bu şartları ve onlarla bağlantılı olarak ortaya çıkan
anksiyeteyi, fizyolojik faktörlerden ziyade psikolojik faktörlere
bağlamaktadır. İntrapsişik çatışmalar anksiyete XE "anksiyete"
ve
psikonörozlara neden olur. Freud aktüel nevrozda gözlediğinden daha
az dramatik ve daha az yoğun bir anksiyete ile sonuçlandığını tespit
etti.
“Inhibitions,. Symptoms and Anxiety”(Freud 1926) isimli
1926’da yayınlanan kitabında Freud, anksiyete XE "anksiyete"
ile ilgili
yeni bir teori oluşturdu. Bu teoride, reel dış kaynaklı anksiyete ve
nörotik iç kaynaklı anksiyetenin her ikisini de tehlikeli durumlara
bir cevap olarak oluştuğuna inanıyordu. Freud anksiyeteyi oluşturan
durumların iki tipini belirledi. Bunlardan biri doğum olayı ile ilk
prototipini yaşayan, içgüdüsel uyaranın karşı konulmaz etkisidir.
Bu tip durumlarda ego’nun koruyucu bariyerleri basınç altında
delinerek dürtünün tüm etkinliğini ortaya çıkararak, travma ve
mutsuzluk durumunu oluşturur.
İkinci ve
daha yaygın olan durumlar ise, tehlikenin oluşturduğu durumlardan
ziyade, tehlike beklentisi içinde gelişen anksiyetenin oluşmasıdır.
Organizmaya yönelik yapılan bu tehdit, anksiyete XE "anksiyete"
belirtisi
veya işareti olarak algılanmaktadır.Bu anksiyete bilinçdışı
seviyesinde hazırlanır ve egonun kaynaklarını, tehlikeyi bir başka
alana yönlendirecek şekilde mobilize etmeye hizmet eder. İçsel ve
dışsal kaynaklı tehlikelerin her ikisi de düşmana karşı korumaya
yönelik düzenlenmiş ego’nun özgün defans mekanizmalarına götüren bir
sinyal sistemi olarak ortaya çıkmış olabilir veya içgüdüsel uyarının
derecesini kontrol altına almaya yönelik olabilir.
2. Normal
Anksiyete
Anksiyete
duyusu hemen hemen bütün insanlar tarafından yaygın olarak tecrübe
edilmiş bir duygudur. Bu his, endişenin belirsiz hissi, hoşnutsuzluk
yaygınlık hisleri ile karakterizedir. Genellikle otonomim semptomlar
vasıtası ile kendini ifade eder. Otonomik semptomlar baş ağrısı,
terlemek, çarpıntı, göğüste sıkışma hissi, hafif mide rahatsızlığı
şeklinde olur. Anksiyeteli bir şahıs, aynı zamanda huzursuzluk da
hissedebilir.
Bu nedenle
uzun süre boyunca ayakta veya oturma durumunda kalmaya muktedir
değildir. Belirli semptom kümeleri halk arasında oluşan anksiyete
XE "anksiyete"
esnasında
çeşitli tiplerde olur.
a) Korku ve
Anksiyete XE "anksiyete"
Anksiyete,
haber verici bir sinyaldir. O, tehdidin şiddet derecesini şahsa
bildiren ve tehlikeyi haber veren şeydir. Korku, benzer şekilde
haber verici bir işarettir. Anksiyeteden farklılaştırılmıştır. Korku
bir tehdite karşı organizmanın cevabıdır. Bu tehdit bilinen, dıştan
gelen, belirli veya kaynağında çatışma olmayan şeydir. Anksiyete ise
yine bir tehdite cevaptır. Ancak bu bilinmeyen, içten gelen,
belirsiz veya kaynağı tartışmalı olandır.
Korku ile
anksiyete XE "anksiyete"
arasındaki
fark olgu tarafından belirlenir. Freud’un ilk tercümelerinde “angst”
sözcüğü, anksiyete olarak yanlış bir şekilde tercüme edilmiştir. Bu
söz, Almanca’da korku için kullanılmaktadır. Freud kendi kendine
genellikle bu farktan habersizdi. Bu fark, korkunun bilinen, dışsal
objelerden, anksiyetenin ise bilinç dışı obje ve baskılanmış
materyalden oluştuğu bağlantısıdır. Farkı ayırt etmek zorluk arz
edebilir. Çünkü korku, dış dünyadaki diğer bir objenin yer
değiştirmiş içsel bir objeye, baskılanmış ve bilinçdışı materyale
bağlı olarak da meydana gelebilmiş olmasıdır. Mesela, bir genç köpek
sesinden korkuyor olabilir. Çünkü o, köpek havlamasını babası ile
bilinçdışı olarak alakalandırmakta ve baba korkusunu bu şekilde
güncellemektedir.
Post-Freudiyan psikanalitik formülasyonlara giderken, korku ve
anksiyetenin birbirinden ayırt edilebilmesi psikolojik analizle
mümkündür. İkisi arasındaki temel fark anksiyetenin kronik bir olay,
korkunun ise akut bir olay olmasıdır. Bir caddeden karşıdan karşıya
geçerken hızla yaklaşmakta olan arabanın bizde oluşturduğu duygu
korkudur.
Charles
Darwin “Fear”
sözcüğünü iki basit temel kelimeye indirgedi. Bunlar, aniden oluşan
ve tehlike doğuran. Burada süre olgusu, korku ve anksiyetenin
nörofizyolojik bir fenomen olarak yorumlanmasından hayati bir öneme
haiz olduğu görülmektedir. 1896 yılında Darwin terör içinde olan
akut korku olgusunu aşağıdaki parça ile psikofizyolojik
tanımlamasını yaptı.
Korku
genellikle, şaşkınlıktan önce gelmektedir ve birbirlerine yakın iki
duygudur. Bu iki duygu hemen aynı anda derhal bir canlanma
duygusunu oluşturur. Korku ve şaşkınlık esnasında gözler ve ağız
geniş olarak açılmıştır ve kaşlar kalkmıştır. İlk etapta korkmuş
olan şahıs, hareketsiz ve soluksuz bir vaziyette durmaktadır veya
şahıs yere çömelmiş bir vaziyetle sanki içgüdüsel olarak kaçmaya
hazırlanmaktadır.
Kalp atışları
süratli ve şiddetlidir. Böylece çarpıntı ortaya çıkar veya
kaburgaların üzerine vurgu yapar. Fakat bu durum genellikle alışkın
olunan kalp çalışmasından daha verimli bir sonuç elde etmek
konusunda oldukça yüksek tereddütler oluşturmaktadır. Böylece kanın
büyük bir kısmı vücudun tüm parçalarına ulaştırılır. Bayılma durumu
esnasında, vücudu korumaya yönelik olarak deriden kan çekilir ve
deri hemen soluklaşır. Yüzeydeki bu soluklar, muhtemelen, derinin
küçük arterlerinin kontraksiyonu sonucu olarak ortaya çıkan bu
durum, vazomotor merkez tarafından duygulanıma göre oluşmaktadır.
Derideki bu durum, büyük bir korkunun etkisi altında oldukça yoğun
yüklenmiş duygulanım vasıtası ile oluşur. Biz bu olağanüstü ve
açıklanmamış durum karşısında bu olguya bağlı olarak aniden oluşan
terleme ile karşı karşıya kalırız. Bu mayi salınımı bütün durumlarda
tespit edilen bir belirtidir. Bu esnada deri yüzeyi soğuktur ve bu
yüzden soğuk bir ter ile karşılaşır. Deri üzerindeki kaslar erekte
olmuştur ve yüzeysel kaslar titremektedir. Kalbin bozulmuş olan
hareket düzeni ile birlikte solunum hızlanmıştır salgı bezleri
kusurlu salgı işlemi yapar. Ağız kurumuş ve genellikle açılıp
kapanmaktadır. Biz görürüz ki, bu açık ve belirgin korku altında
esnemeye doğru kuvvetli bir eğilim hissederiz. En iyi belirlenmiş
semptomlardan biri, vücudun kaslarının tamamının titremesidir. İlk
gözlenen ise dudakların titremesidir. Bu nedenden dolayı ve ağzın
kuru olmasına bağlı olarak, şahsın sesi kuvvetli veya belirsiz veya
kısık olabilir.
Terörün
şiddeti ile birlikte artan korkuyu biz çarpıtılmış sonuçlarız, çok
şiddetli duyguların etkisi altında gözlemleriz. Kalp şiddetli bir
şekilde vurur veya bayılma ve hareketler sonucu düşebilir. Bu esnada
sanki ölüm solukluğu vardır, solunum sanki durmuştur. Burun
kanatları geniş olarak açılmıştır. Dudakların konvulsif hareketleri
ve solunum vardır. Göğüs kafesi üzerinde bir titreme, gırtlak iç
çekişi zor nefes alıcı bir durum, göz küreleri terör yaratan objeye
odaklanmış veya onlar istemsiz bir şekilde bir yönden öbür yana
dönüp durmaktadır. Pupiller şiddetli bir şekilde genişlemiş. Vücudun
tüm kasları gerilmiş olarak veya istemsiz bir şekilde konvulsif
hareketler yapabilir. Eller peş peşe açılıp, kapanabilir ve aynı
zamanda genellikle seğirme hareketleri de eşlik etmektedir. Kollar
dışarı uzatılmış olabilir. Sanki korkunç tehlikeye karşı bir tedbir
alınmıştır.
Diğer bazı
olgularda, aniden ve kontrolsüz bir yönelimle paldır küldür kaçar ve
bu o kadar kuvvetli olur ki, en cesur askerler bile bu ani panik
etkisi altına girebilir.
b)
Anksiyeteye Adaptasyon Fonksiyonları
Anksiyeteyi
haber verici bir sinyal olarak basit bir şekilde belirlediğimiz
zaman, temelde korku gibi aynı duygusal yapıyı göz önünde
bulundurmuş olabiliriz. Anksiyete, iç veya dış tehlikeyi haber veren
bir uyarandır. O, hayat koruyucu bir özelliğe sahiptir. Daha alt
seviyede, anksiyete XE "anksiyete"
aşağıdaki
olumsuzlukları haber veren bir uyarıcıdır. Bu belirtiler arasında
vücudun parçalanması, ağrı, mutsuzluk, muhtemel cezalandırmalar veya
sosyal früstrasyonlar veya vücudun ihtiyaçları, sevilen birinden
ayrılma, birinin durumuna veya başarısına gözdağı veya bütünlüğe
birliğe olan tehditler sayılabilir. Bu şekilde şahıs yapılan
tehditten korunmaya yönelik gerekli tedbirleri almaya ve bu
olumsuzlukların etkisini azaltmaya gayret eder. Mesela, günlük
hayatta tehditlerden korunmanın yolu, bir imtihan için hazırlanma
çok ciddi ve yoğun sıkıntıyı azaltmaya yarayan bir uygulamayı içerir
veya son trene yetişmek için koşmaya mecbur olmak gibi. Bu şekilde,
anksiyete dağılmayı önler. Çünkü anksiyete şahsa gerekli tedbirleri
alması için önceden tehlikeyi haber vermiştir.
c) Stress,
çatışma ve anksiyete XE "anksiyete"
Egonun temel
fonksiyonu iç dünyamız ile dış dünya arasında bir denge sağlamaktır.
İçten gelen uyarılarla dış dünyanın realitesi arasında bir denge
kurulursa ego fonksiyonunu başarı ile yapmış demektir. Eğer bir
denge korunamaz ve dengesizlik ortaya çıkarsa, yani iç dünyamızın
talepleri ile dış dünyanın gerçekleri çatışırsa dengesizlik ve
kararsızlık meydana gelir. Bu da kronik anksiyete XE "anksiyete"
olarak
algılanır.
Bu çatışma
hastanın iç dünyasından gelen impulsif dürtüler(örneğin, sinirlilik,
seksüel veya bağlanma ihtiyaçları v.s.) ile bilinç arasında, veya
dış dünyanın gerçekleri ile kişinin egosu veya iç dünyası arasında
oluşabilir. Bu denge bozukluğuna ÇATIŞMA demek mümkündür.
İnsanlar
arası ilişkilerimiz, sosyal olaylardaki rolümüz, toplumdan
beklentilerimizdeki iç dünyamıza uygun olmayan sonuçlar,
çatışmaların kaynağını oluşturabilir.
d)
Psikolojik ve Bilişsel Semptomlar
Anksiyetenin
iki temel parçasını tespit edilmiştir. Bunlar;
1-Farkında
olunan fizyolojik duyumlar.(örneğin: çarpıntı ve terleme gibi)
2-Korku ve
sinirlilik halinin hissedilmesi.
Anksiyetenin
motor ve visseral etkilerine ilaveten; Anksiyete, düşünceyi,
algılamayı ve öğrenmeyi de etkiler. Anksiyete konfüzyona,
algılamanın çarpıtılmasına neden olur. Algılamanın çarpıtılması
sadece yer ve zaman adaptasyonu ile ilgili olmayıp tüm dış dünyadaki
olaylar ve insanlarla bağlantılı olarak ortaya çıkmaktadır. Bu
çarpıtmalar, konsantrasyon gücünün azalmasına bağlı olarak öğrenmeyi
olumsuz yönde etkiler, hafızayı ve hatırlamayı zayıflatır, olaylar
arasındaki bağlantıyı bulmakta zorluk yaratır.
Duygularının
bilişsel düzey üzerine olumsuz etkilerinden biri de seçici algılama
yapmasıdır. Kişi korkusuna ve endişesine bağlı olarak olayların veya
olguların belirli yönlerini algılar, diğer kısımlarını algı dışı
bırakabilir.
Dolayısı ile
cevaplarda seçici algılama hatalarına bağlı olarak, korku ile
birlikte yanlış ve hatalı, şekilde bir algılama ortaya çıkar. Bu da
kısır bir döngüyü yaratır. Yanlış algılama, yanlış cevabı doğurur.
Bunun sonucunda anksiyete XE "anksiyete"
daha da
artar ve algılama daha da bozulur.
3.
Patolojik Anksiyete
a)
Psikolojik Teoriler
Psikolojik
teorilerin temel üç okulu vardır. Bunlar;
i.
Psikanalitik XE "Psikanalitik"
ii.
Davranışçı
iii.
Varoluşçu
Bu üç temel
teori anksiyeteye bir bakış açısı getirmişler ve bu bakış açıları
ile de tedavi planlarını şekillendirmişlerdir.
i.
Psikanalitik XE "Psikanalitik"
Teori
Freud’un
anksiyete XE "anksiyete"
ile ilgili
görüşlerini 1895’te yayınladığı “Obsesyonlar ve Fobiler”(Freud
1895b[1894]) 1895 teki kitabı “Histeri Üzerine Çalışmalar”(Breuer,
Freud 1893 1895) ve en son 1926’da yayınlanan “İnhibisyonlar ,
Semptomlar ve Anksiyete”(Freud 1926) kitabında görmek
mümkündür. Freud bu kitabında anksiyeteyi baskılanmış dürtülerin
bilince çıkmak için temsil edilmesi ve deşarj yolları bulmak için
egoyla verdiği bir işaret olarak değerlendirmektedir. Bu sinyal
sistemi ile bilinçdışı dürtü ve duygular egonun bilinçli alanına
çıkmak ister. Bu basınç gittikçe artar. Bu basıncın artması ile
birlikte anksiyetenin yoğunluğu da artar. Bu basınç ve anksiyetenin
şiddeti kritik değeri aşarsa, o zaman panik atak ortaya çıkar.
Bastırmanın yalnız başına bir savunma düzeneği olarak kullanılması,
egonun savunma düzeneklerinde semptom değiştirme veya ona eşdeğer
diğer türevi olmadan başvurulan bir çözüm yoludur. Bu durumda
represyon sayesinde bilinçdışı dürtüler, fanteziler ve duygular ve
onların bağlantıları bilinçdışına tekrar geri gönderilir. Bir
savunma düzeneği olarak represyon başarısız ise, o zaman diğer
savunma düzenekleri devreye girer. Mesela konversiyon reaksiyonu,yer
değiştirme, veya regresyon olabilir. Bu şekilde semptom formasyonu
ile sonuçlanabilir. Başarılı olamayan represyon sonucunda ortaya
çıkan diğer savunma düzenekleri ile bir semptom profili ortaya çıkar
ki, bu da klasik nevroz hastalığının herhangi bir klinik görünümünü
ortaya koyar. Bu durumda karşımıza histeri, fobi XE "fobi"
ve
obsesif-kompülsif nevroz çıkar. (Cooper 1985., Michels ve ark.
1985., Nemiah 1988)
Psikanalitik
XE "Psikanalitik"
teoriye göre
anksiyeteyi oluşturan 4 ana parça vardır. Bunlar: (Klein 1948.,
Flescher 1955)
1)
İd veya impulsif anksiyete XE "anksiyete"
2)
Ayrılık anksiyetesi
3)
İğdiş edilme anksiyetesi
4)
Süper ego anksiyetesi
Anksiyetenin
bu varyasyonları kişiliğin bu psikoseksüel gelişim ve büyümenin
çeşitli türlerinde karşımıza çıkar. (Gabbard 1990)
İd veya
impulsif anksiyete: (Freud 1895a [1894]/1962) Erken döneminde
bebeğin talepleri perspektifinde ortaya çıkar. Bebek bu dönemde
tamamen pasif ve annesinden ihtiyaçlarını gidermesini bekler.
Olaylar üzerine herhangi bir kontrolü yoktur.
Ayrışma
anksiyetesi ise preodipal dönemden, erken bebeklik döneminden sonra
ortaya çıkar. Bu dönemde sevgi objesinin kaybından dolayı korkmaya
bağlı ortaya çıkar. Bebek için önemli olan sevgi objesi ailesi veya
annesidir. (Faravelli ve Pallanti 1989) Onun vasıtası ile dış
dünya üzerine bir hakimiyet kurabilmekte ve varlığı ancak onun ile
devam edebilmektedir. Bu sevgi objesinin uzaklaşması veya
kaybedilmesi tehdidi bu anksiyeteyi oluşturan temel şeydir.
(Klein D.F. 1964., Bowyby 1973., Cooper 1985) Bu çalışmayı köpek
ve maymun gibi hayvan modellerinde göstermek mümkün olmuştur.
(Scott 1975., Suami ve ark. 1978) Oluşturulan anksiyete
XE "anksiyete"
ve panik
atağı imipramin ile kontrol altına almak mümkün olmuştur.
(Gittelman-Klein ve Klein 1971., Weisman ve ark. 1984)
Kastrasyon
anksiyetesi ise odipal gelişme döneminde ortaya çıkan bir anksiyete
XE "anksiyete"
türüdür.
Çocuğun psikoseksüel gelişimi ile ilgili olarak geçirilen bu süreçte
çocuğun hissettiği korkuları içerir.
Süper ego
anksiyetesi ise odipal dönemi aşmış, prepubertal dönemdeki çocuğun
gelişen süper egosunun baskısına bağlı hissedilen anksiyetidir.
Psikanalistler arasında anksiyetenin tabiatı ve kaynağı hakkında
farklı görüşlerde ileri sürülmüştür.
Otto Rank,
anksiyetenin temel kaynağını doğum travmasına bağlamıştır.
Harry
Stack Sullivan
anksiyetenin kaynağını erken çocukluk döneminde çocuk ile anne
arasındaki ilişkilere bağlar. Annenin anksiyetesinin çocuğa
geçtiğini kabul eder.
Sonuç olarak
psikanaliz okul, anksiyete XE "anksiyete"
bozukluklarının tedavisini genellikle uzun süreli iç görü
yaklaşımlı terapilerle veya transferans olgusu ile
klasik-psikanalitik terapilerle yapmaya çalışırlar.
ii.
Davranışsal
Teori XE "Davranışsal
Teori"
Anksiyetenin
davranışsal veya öğrenim teorisi anksiyeti hastalıklarının
tedavisinde çok yararlı bazı yaklaşım metotlarını geliştirmiştir.
Anksiyete ile ilişkili olarak davranış teorisinin temelini, çevrede
meydana gelen spesifik çevresel uyaranlara karşı bireyin oluşturduğu
bir şartlanma cevabı oluşturur.
Klasik
şartlanma modeli içinde mesela bir şahsın herhangi bir yiyeceğe
karşı alerjisi yokken bir gün restoranda kontamine olmuş bir gıda
yedikten sonra hastalanmış olabilir. Daha sonra bu şahıs başkaları
tarafından hazırlanmış tüm gıdalara karşı tepkisellik içine
girebilir.
Veya
alternatif muhtemel bir sebep olarak ta ailesinden öğrendiği
yaklaşım tarzları ile (sosyal öğrenme teorisi) bazı durumlara karşı
anksiyete XE "anksiyete"
geliştirebilir.
Bu şekilde bu
hastalar, anksiyejenik uyaranların tekrarlanan ekspojure tedavisi
vasıtası ile desensitizasyonun bazı şekilleri ile tedavi edilir. Bu
desensitizasyon programına bilişsel psikoterapik yaklaşımları da
ilave etmek mümkündür. anksiyete XE "anksiyete"
Yılların
gelişimi ile bozukluklarında bilişsel tedavilerde büyük yol kat
etmişlerdir.Bilişsel teoriye göre anksiyete XE "anksiyete"
hastalıklarının temelinde düşüncenin yanlış yönlendirilmesi vardır.
Düşüncenin deformasyonu ve yanlış düşünce şemaları ile bozuk
davranışlar ve duygusal hastalıklar ortaya çıkmaktadır. Bu yanlış
modelleme, mesela panik bozuklukta ortaya çıkar. Buradaki temel
yanlış düşünce ölüm korkusu ve kontrolünün kaybedileceği yanlış
inancıdır. Sonuçta anksiyetenin veya korkunun fiziksel belirtileri
(çarpıntı, taşikardi) ortaya çıkar panik atağı meydana getirir. (Barlow
ve ark. 1989., Beck ve ark. 1992., Michelson ve ark. 1990.,
Salkovskis ve ark. 1986)
iii.
Varoluşçu Teori
Varoluşçu
teoriler genel anksiyete XE "anksiyete"
bozuklukları
için bir model geliştirmişlerdir. Kronik anksiyete hissinde herhangi
belirlenmiş bir uyaran yoktur.
Bunlara göre
ölümün çaresizliği ve kaçınılmazlığı karşısında hissedilen ve
derinden yaşanan memnuniyetsizlik hissi sonucu anksiyete XE "anksiyete"
ortaya
çıkar. Anksiyete hayatı anlamlandıran ve var olmanın bir aracı
olarak veya hissetmenin bir aracı olarak kullanılmaktadır. Varlığın
ve anlamın, derin boşluğuna veya anlamsızlığına karşı kişinin
geliştirdiği bir cevaptır.
Varoluşçu
yaklaşım nükleer silahlar gelişiminden sonra daha çok dikkat çekici
olmuş olabilir.
|